
Bilge Karasu kitaplarını okumak, Proust ya da Woolf okumakla eşdeğerdir benim için. Okuru zorlayan metinler aynı zamanda okura büyülü edebiyat dünyasında yolculuk yapma şansı verir. Sözcüklerin, betimlemelerin, metinler arası atıfların arasında kaybolurken, kendi zihin labirentimden çıkış yollarını bulabildiğimi hissederim. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Karasu’nun 1963- 1967 yılları arasında yazdığı üç öyküden oluşmakta. Ada (1963) ve Tepe (1965) birbiriyle bağlantılı 8. ve 9. yy Bizans dönemlerini kurgularken; Dutlar (1967) İkinci Dünya savaşı öncesi ve sonrasını kurgulamaktadır. Üç öykünün ortak meselesi – inanç, baskı, otoriter rejimler, korku, sevgi ve yaşama tutunma istenci- ve karakterlerin yoğun devinim halinde olan iç dünyaları, ruh halleri metnin dilinde, ritminde, üslubunda, kurgusunda post modernist bir bakış açısıyla yansıtılıyor. Öykülerdeki imgeler ve çağrışımlar, mekansız ve zamansız akış okuru da içine katıp metnin birden fazla okunmasına zemin hazırlıyor.
Modernizm, aydınlanma dönemi sonrasında, dünyayı ve olayları aklın ve bilimin ışığında, kesinlik ve homojenlik çerçevesinde ele alan bir dönemdi. Ama bu kesinlik ve tek doğru bilgi arayışı, mutlak iktidar hakimiyeti ve farklılıkların yok sayılması gibi bir takım sorunları doğurdu. Modernist edebiyatta, bireyin var oluşunu temellendiren kent yaşamı ve onun getirdiği olgular üzerinde yoğunlaşan yazarlar; metinde kesinlik ve netlik yakalamak için somut mekanlar, kesin tarihler üzerinden kurguladığı, okura fazla da alan açmadan onu aklın yoluyla rehberlik etmeye çalıştığı eserler ürettiler. Toplumun metinde yansımasında üst aklın ürettiği, görünürde kapsayıcı birleştirici dil, tartışılmaz aklın rehberliğinde ve onunla biçimlenen anlayış, anti otoriter davranış kalıplarının doğmasına, akla dair kavramlara şüphecilikle yaklaşılmasına, saf aklın belirlemeleri yerine birden fazla bakış ve yaşam biçiminin var olduğu ya da tercih edilebildiği post modern anlayışın doğmasına zemin hazırlamıştır.
Kitapta yer alan üç öykü de kendi içinde kapalı, anlam açısından çözülmesi zor, kuralsız bir üsluba sahiptir. Bu şekilde yazar, okuru da metne dahil edip, onu bakmaya zorlayıp anlatının her seferinde bozulup yeniden yapılandırılmasına uygun bir biçim belirlemiştir.
Ada öyküsü Keşiş Andronikos’un yıllardır bağlandığı, inandığı, yaşamına şekil veren; aynı zamanda diğer insanların inanması için yaymaya çalıştığı dini öğretilerin yerine yeni bir inancı benimsemesi istendiğinde yaşadığı çelişkiler sonrasında kendisini bir anlamda sürgün etmek için kaçtığı adada yaşadığı iç hesaplaşmalarını anlatıyor. 8.yy’da Bizans İmparatoru doğu illerinin ileri gelenlerinin etkisiyle, Hristiyanlık dininde ikonaklasm (put kırıcılık) denilen hareketi başlatıyor ve kiliselerdeki resimleri ve ikonaları ve onlara ibadet etmeyi yasaklıyor. Andronikos yeni inanca bağlanmayı reddediyor ama eski inancına bağlı kalmanın cezasını çekmeye de cesaret edemiyor.
“İnanç değilse bile, benim her günkü hareketlerimde, davranışlarımda beliren uygulama, benim yaşayışımın her anı olan, olması gereken uygulama değişirken, ben bu değişikliği gömlek değiştirir gibi kabul edersem yıllarca yalan söylemiş, yalan yaşamış olacağım…Oysa bunu istemiyorum. Ama zindana atılmak da beni korkuttuğuna göre inandığımı sandığım şeye beni bağlayan inanç bağlarının ne kadar ince, ne kadar dayanıksız olduğunu anlıyorum” ( Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, s. 41-42)
Toplumsal otorite, bireyin yaşam pratiğini kontrol ettiği gibi inanç sistemini de kendi sisteminin devamlılığı için yönetmek ister. Benlik oluşumu inanmak, bağlanmak ve inandığımız değerler etrafında yaşamı sürdürmek üzerine kurulur. Andronikos’un tereddütleri, çatışmaları, hayal kırıklıkları; doğruyu arayışı öykünün, sürekli tekrarlarla, yarım kalan cümlelerle, geçmiş ve şimdi arasında gidip gelen zamansız akışıyla oluşturulan biçimiyle güçlendiriliyor:
“ Kendi kendine soru sormak, kendi kendini araştırmak belki de, adanın ilk öğrettiği şey olacak. Bugüne dek, farkına varmaksızın yaptığı, yapmış olacağı bir şeyi, burada, bile bile, farkına vara vara, yapıyor sabahtan beri. Yıllarca, yaptığını sandığı, oysa toplumun, içinde yaşadığı topluluğun sınırları dışında varlığını kabul etmediği, etmemeği öğrendiği şeyi, burada bile bile yapıyor. Akşam olmadan bir şey öğrenmiş bulunduğuna, bugününe yeni bir şey kattığına seviniyor. Bir şeye daha seviniyor. Bu sevincini küçüksemek, kötülemek zorunda kalmadığına, bu zorunluğu
duymadığına…”( Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, s. 54)
İzole ve terk edilmiş bir adaya kaçmayı tercih etmeyi, su ve barınak bulma arayışını bir anlamda insanlık tarihinin en başına dönüp, sevgi, inanç, bağlılık gibi değerler üzerindeki çarpık öğretilerden, baskılardan sıyrılıp yaşamın yeniden inşası üzerine bir metafor olarak değerlendirebiliriz. Büyükada’daki hayat, öykünün bir katmanını oluştururken, Andronikos’un manastıra geldiği günden bu güne kadar olan geçmişini hatırlaması ve sorgulaması da öykünün diğer katmanını oluşturmaktadır. Tarihsel anlamda yazar günümüze, bizans dönemine hatta Keşiş Andronikos’un kendisini Filistin’in bir dağında çarmıha gerili ölen köylü ile aynı yaşta bulmasıyla İsa dönemine atıfta bulunmaktadır. Bu metinler arası geçişler, yazarın, sürekli değişim içerisinde olan tarihsel akışta okuru bu zihinsel yolculuğa bakmaya, yorumlamaya zorlayan post modern bir müdahalesidir.
İkinci öykü Tepe, Ada’nın bir devamı niteliğinde Andronikos’un cezasını çekmek üzere manastıra geri dönüşüyle başlıyor. Aynı şekilde, Keşiş İoakim de manastıra ilk geldiği günden, yetmiş yaşındaki bu güne sürekli gidip gelen zihinsel dalgalanmalarla aktarıyor olayları. Andronikos’un yakın arkadaşı olduğu için, cezasını çekerken başında durma sorumluluğu ona veriliyor. Andronikos yeni yasaları reddettiği için hiç susmamacasına konuşma cezasına çarptırılıyor. Nefesi kesilinceye kadar konuşmaya zorlanıyor ve günler sonra ölüyor.
“ O oyun gibi başlamış ama kısa zamanda oyunluğu kalmamış, daha doğrusu, oyun olmadığı kısa süre içinde anlaşılmış, o işkenceyle yavaş yavaş öldürülen adamın karşısında uyuklayabilmek, dalabilmek, susmaktı İoakim’in işkencesi. Ona öbür yüzü düşmüştü bu cezanın, uyutulmayanın karşısında uyumak, konuşturulanın karşısında susmak.” ( Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, s. 101)
İoakim cezalandırılmak yerine yeni yasaları kabul etmeyi tercih ediyor. İstanbul’daki manastırdan ayrılıp Roma’da bir manastıra yerleşiyor. Yetmiş yaşına kadar sessizliği tercih edip her gün çok yüksek bir tepeye ağır ağır çıkıp geri iniyor. Bu yürüyüşlerde İoakim’in kendisiyle hesaplaşmalarında yaşadığı bütün çelişkiler ve suçluluk duygusu onun zihninden okurun zihnine biçimde kesik kesik ifadeler ve anlatıda tekrar eden kelimeler ve seslerle aktarılmış. Bu tepeye yapılan yürüyüşü, Camus’nün Sisifos Söyleni’nde temellendirdiği uyumsuzluk felsefesine bir gönderme olarak değerlendirebiliriz. Camus’nün de dediği gibi gerçek özgürlük hayatın anlamsızlığını bilerek yaşamaya devam etmektir. İoakim de gerçekliğin insan yaşayışında ne kadar da az yer tuttuğunu, tanrı, inanç, doğruluk ve erdem gibi kavramların gerçek ötesi öğretilerle şekillendirilerek bize sunulduğunu bilerek sessizce varlığını sürdürüyor. İnandığı bütün öğretileri hatta yaşamını yok saydığı kararının cezasını çekmek için o tepeye çıkarak bi anlamda tanrılara ve anlamsızlığa başkaldırıyor. Yürüyüşünü bir iç burkuntusu, etine saplana bir diken olarak tasvir ediyor İoakim:
“Bu dikenin rahatlığının acısına katlanıyordu. Bütün acılarını, pişmanlıklarını, suçluluk duygularını bu dikende topluyor, başka bir şey düşünmemek için artık bir felsefe imgesi olan, boş, soyut bir dikenin acısına sığınıyordu. Sığındığı için katlanması, katlanabilmesi, acısını artırdıkça, katlanmayı bir parçacık olsun bağışlayabiliyor, kendini bağışlayabilmesi kendi gözünde kendini küçülttükçe duyduğu sevinci bilmezden gelmeğe çalışıyordu.” ( Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, s. 78)
Karasu öykülerinde sembollere çokça yer veriyor. Bunlardan bir tanesi de tepe öyküsündeki tilkicik. Manastırın sütununa boynundan zincirle bağlı tilkicik, yemek verildiği ve onunla oynandığı zamanlarda mutlu oluyor. İoakim’e göre bu efendi köle ilişkisinde yaşanan yanılsamayla eşdeğer. Öyle ki tilkiciği bu yanılsamadan kurtarmak için boğarak öldürüyor. Karasu, dolaylı anlatımındaki bu sembolle okura tanrı inancının yozlaşmasına başka açılardan bakmayı ve Andronikos’un cesareti karşısında kendi davranışını anlamsız bulan İoakim’i bir anti kahraman olarak görmemizi salık veriyor.
“ Kendisinin kahraman olmaktan kaçınması, kahraman olmamak için bütün gücünü kullanmış olması, gerçekte bir şeyi değiştirmezdi. Önemli olan kahraman yetiştiren bu kentlerin, bu
insan topluluklarının onları yetiştirmez duruma gelebilmesiydi. Onları yetiştirmeyi gereksinmemesiydi.” ( Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, s. 82)
Kitaptaki üçüncü öykü Dutlar, ikinci dünya savaşı sonrası 1960 Türkiyesinde geçiyor. Karakterimiz, çocukluğunda tanıştığı piyano hocası Bayan Pozzi’nin ikinci dünya savaşı öncesinde İtalya’dan kaçışını ve Türkiye’de yaşadıklarını hatırlamaya çalışıyor. Şimdide dolaştığı sokaklarda çocukluk anılarının duygusunu, tırtılların her yeri sarmasından dolayı hissettiği tiksintiyle yansıtmaya çalışıyor bilinci. Öykünün metinler arası kurgusunda; savaş öncesi Avrupa’daki baskı ortamı, insanların bu ayrımcılığa ve soykırıma karşı kayıtsız kalışı, diktatör rejimlerin insanları inancına göre cezalandırdığı, hayatlarını nasıl da bir anda yok ettiği konu ediniliyor. Dutlar öyküsünde de çok katmanlı bir yapıya denk geliyoruz. Bir yandan 1960’lar Türkiye’sinde politize olmuş grupların sokak çatışmaları, öğrenci olayları aktarılırken bir yandan da ikinci dünya savaşı döneminde hakim olan şiddet, kaos, işgal ve kıyım olayları hatırlatılıyor.
Karasu, karakterlerin bireysel tarihinden yola çıkarak kurguladığı bu üç öyküsünde; tarihin yanılabilirliğini, öznelliğini ve yeniden yazılabilirliğini vurgulamış. Öykülerinde yansıtmaya çalıştığı baskı, inanç, özgürlük ve yaşama istenci meselesini, her okunduğunda yeniden anlamlandırılabilecek, kapalı, dolaylı ve okuru zorlayan bir dille biçimlendirmiş. Yazarın Türk Edebiyatında yeni bir dönem açtığı post modern bakış açısıyla ilgili, Sadık Yalsızuçanlar’ın Metis Yayınları için hazırladığı yazısındaki yorumu da önemlidir:
“Bilge Karasu’nun diline, dünyasına ilişkin yeterince yazılıp çizilmedi. O’nun, modern Türk edebiyatının en zengin yazarının dili kullanış biçimi, nesneleri, onlarla ilişkisini, nesnelerin arasındaki ilişkiyi adeta bir dalgıç gibi derinlerde seyrederek anlatması bana daima ilginç görünmüştür. Bu dil, çok katlıdır, uzantıları, kapsadıkları ve öteledikleri bakımından üzerinde dilbilimsel çalışmaları gerekli kılar.”
Özgür ve özerk kılmaya çalıştığımız hayatımızın, toplumsal yargıların, yasaların karşısında yok sayıldığı, siyasi baskının bireyler üzerinde otokontrole dönüştürüldüğü günümüzde, çıkışı zihnimize kapı açan metinlerde bulabiliriz. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’ndaki öyküleri, sanki bizim iç sesimizmiş gibi okuyup, yazarın zamansız akışında gidip geldiğimizde varoluş sürecimizi sorgulayabiliriz.
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu. Metis Yayınları, 2025.
Sadık Yalsızuçanlar, “Bilge Karasu ve çokkatlı dil” Dergibi Dergi. https://www.metiskitap.com/catalog/text/60448 17.08.2026

















