
Bazı kitaplar vardır, sayfaları çevirdikçe yalnızca bir hikâye okumaktan öteye geçer ve okuru yazarın iç dünyasının tam merkezine çeker. Alef Yayınları’nın son dönemde yayımladığı Yabanın Çocukları tam da böyle bir kitap. Gül Özlen’in akıcı ve özenli çevirisi sayesinde roman bir solukta okunuyor. Ancak kitap kapandıktan sonra etkisi uzun süre silinmiyor. Sonsözde yazarın bu hikâyeyi büyük ölçüde kendi gençliğinden esinlenerek kaleme aldığını belirtmesi, okurun merakını daha da artırıyor. Çünkü mutsuz bir çocukluk, edebiyat tarihinde pek çok yazar için güçlü bir yaratıcı kaynağa dönüşmüştür.
Roman, ana karakter Kai’nin yazarlığa doğru filizlenen yolculuğunu merkezine alıyor. Kai sekiz yaşına girmeden hemen önce babasını kaybettiğinde hayat bütünüyle değişir. Babanın kendi kendine ilan ettiği sözde Özgür Devlet içinde yaşayan o pozitif anarşist aile, bir anda yönünü kaybeder. Anne giderek uzaklaşan, çoğu zaman evde bile olmayan bir figüre dönüşür. Parayla başa çıkamaz, baş etmek de istemez. Kendi ifadesiyle anlık çözümler üretmekte ustadır. Dört çocuğun sorumluluğunu taşımak ise giderek Kai’nin omuzlarına yüklenir. Kai erken yaşta kaybettiği babasını idealleştirmeye, annesini ise tüm kırgınlıklarının kaynağı olarak görmeye eğilimlidir. Buna rağmen roman hiçbir karakteri tek boyutlu bir yargıya indirgemez. Her biri kendi kusurları, zaafları ve hayatta kalma biçimleriyle son derece canlıdır. Okur onları suçlamaktan çok anlamaya başlar.
Yabanın Çocukları yalnızca ihmal edilmiş bir çocukluğun otobiyografik anlatısı değildir. Aynı zamanda bir romanın ve bir yazarın doğuş hikâyesidir. Metin parçalı bir yapıya sahiptir, zaman içinde ileri geri sıçrar, ama duygusal yoğunluğu hiç azalmaz. Hulst mahrem olandan kaçmaz, rahatsız edici ayrıntılardan sakınmaz. Argo konuşmalar, sakınımsız cinsellik ve çocukça öfke patlamaları anlatının doğal bir parçasıdır. Bu açıklık hikâyeyi daha gerçek kılar. Okur anlatılanların ağırlığını tam da bu yüzden daha derinden hisseder. Romanın geçtiği Groningen kırsalı, çocukların gözünden bakıldığında özgürlük ve macera dolu bir alan gibi görünür. Ancak bir yetişkinin bakışında aynı coğrafya ihmalin ve sorumsuzluğun sert bir tablosuna dönüşür. Hulst’un başarısı, bu iki bakışı aynı anda görünür kılabilmesinde yatar. Kai’nin yaşadıklarını okurken hem çocukluğun masumiyetini hem de yetişkinliğin acı gerçeğini aynı anda hissederiz.
Auke Anthony Hulst 1975 yılında Hollanda’nın kuzeyindeki Hoogezand-Sappemeer kasabasında doğdu. Çocukluğunu Groningen bölgesinin rüzgârlı ve sert atmosferinde geçirdi. Bu coğrafya daha sonra eserlerinin temel arka planlarından biri hâline geldi. Üniversitede görsel-işitsel sanatlar, Hollanda edebiyatı ve İngilizce eğitimi aldı. Ancak akademik bir kariyer yerine yazmayı seçti. Gazetecilikle başladığı yazı hayatında Hollanda ve Belçika’nın saygın yayınlarında çalıştı. Vrij Nederland, Esquire, NRC Handelsblad ve De Groene Amsterdammer gibi dergilerde yazılar yazdı. Seyahat yazıları, denemeleri ve kültür eleştirileriyle kısa sürede tanınan bir isim oldu.
Hulst’un edebiyat yolculuğu 2006 yılında yayımlanan ilk romanı Jij en ik en alles daartussenin ile başladı. Bu kitapla Hollanda edebiyat sahnesine dikkat çekici bir giriş yaptı. Ardından gelen eserlerinde türler arasında rahatça dolaşan, müzikten, popüler kültürden ve bilimkurgudan beslenen özgün bir üslup geliştirdi. Çizgi roman sanatçısı Raoul Deleo ile birlikte hazırladığı disiplinler arası projeler, onun yalnızca bir romancı değil, aynı zamanda çok yönlü bir hikâye anlatıcısı olduğunu gösterdi. 2012 yılında yayımlanan Kinderen van het Ruige Land, yani Türkçedeki adıyla Yabanın Çocukları, yazarın en kişisel kitabı olarak kabul edildi ve geniş bir okur kitlesine ulaşmasını sağladı. Daha sonra kaleme aldığı De Mitsukoshi Troostbaby Company ise bilimkurgu, alternatif tarih ve kişisel anlatıyı bir araya getiren yapısıyla Hulst’u uluslararası alanda da konuşulan bir yazar hâline getirdi.
Hulst yalnızca romancı değildir. Aynı zamanda müzisyen, senarist ve gezgindir. Seyahat yazılarında dünyayı dolaşan bir gözlemci olarak karşımıza çıkar. Kurmaca eserlerinde ise kişisel hafıza, kimlik, aile bağları ve kayıp duygusu ana temalar hâline gelir. Onun edebiyatında çocukluk, çoğu zaman geri dönülmesi imkânsız bir ülke olarak resmedilir. Yabanın Çocukları da tam olarak bu ülkenin acımasız ama gerçekçi bir haritasıdır.
Romanı okurken Kurt, Kai, Shirley Jane ve Deedee için derin bir hüzün duyuyor insan. Anne figürü ise kitabın en karmaşık karakteridir. Ne tam anlamıyla suçludur ne de bütünüyle masumdur. Hulst, onu tüm çelişkileriyle resmeder. Bu da metni basit bir mağduriyet hikâyesi olmaktan çıkarır. Kitap diliyle ve dürüstlüğüyle okuru sarsar. Boğazından yakalar ve son sayfaya kadar bırakmaz. Ben de romanı okurken kendimi sürekli bu dünyanın içinde buldum. Günlük işlerimi erteledim, başka kitapları bir kenara bıraktım. Çünkü Hulst’un anlattığı hikâye insanı içine çekiyor ve kolay kolay bırakmıyor.
Yabanın Çocukları ham, sert, içten ve cesur bir roman. Bir çocuğun gözünden görülen ihmalin, yasın ve büyüme sancısının sarsıcı bir portresi. Aynı zamanda bir yazarın kendi sesini bulma mücadelesinin edebi kaydı. Bu kitabı bitirdiğinizde yalnızca Kai’yi değil, Auke Hulst’u da daha yakından tanımış oluyorsunuz. Bu yüzden güçlü edebiyattan hoşlanan herkes için tereddütsüz bir öneri. Yeter ki kalbinizi kıracak kadar gerçek kitaplara dayanabiliyor olun.















