Bir Yazar Adayına Mektuplar: 8 “Her Yer Hiçbir Yer Demektir!” | Feridun Andaç

Ocak 20, 2026

Bir Yazar Adayına Mektuplar: 8 “Her Yer Hiçbir Yer Demektir!” | Feridun Andaç

Yazılanla okunanı en çok dengede tutan tür mektuptur.

Beklemeyen, bekletilmeyen… Yazılınca da illa ki okunması gereken.

Zamanla yazınsal bir türe dönüşmesi da sanırım bu öncelikli yapısından. Yani dolayımsız anlatım, “anlatmadan anlatım” da diyebiliriz. Düşü, düşünceyi bir araya getirdiği gibi; yazıya/anlatıya, okuma ve yaşamaya dair birçok şeyi de buluşturur. Sizi sürekli yazmamın nedeni de bu aslında. Yani yazılanla okunanın yolculuğunda hem sizin yazma serüveninize bakmak, bunun seyrini birlikte paylaşmak, hem de deneyimlenen bir uğraşın yansılarını size taşımak…

Hatırlarsanız, yazdıklarınızı okuduğum ilk günlerde, Pascal’ın Düşünceler kitabını okumanızı, hatta elinizin altında tutmanızı önermiştim.

Her yazınızda karşıma çıkan düşünsel boyut, bunu da duygu diliyle buluşturup bir anlatı yoğunluğuna dönüştürmeniz, sizin  farklı okumalara yönelmeniz düşüncesini doğurmuştu bende.

Sezgi…

Kavrayış…

Açık bilinç…

 Ve neyi/nasıl anlatacağını bilmek…Yani, bir laboratuvarda deney yapan, çalışan bir bilim insanı gibi odaklanılan şeyi-konuyu adeta simyadan geçirerek ortaya çıkarmak…

İşte bir anlatıcıya gerekli olan sezgili bakış… Bu da her zaman ne söylediğinizin dengesini kurdurur yazarken.

Bana bütün bunları düşündüren, söyleten “Kadın” öykünüz oldu. Süzülmüş bir bilinç, duyarlıklı bir bakış… Öyle ki; öyküye nokta koyduğunuz yerde, okurda sorular sorduran, düşündüren, hatta hissettiren bir söylemin belirmesi…

Kısa öykünüz şöyleydi:

“Boynumda bir ağrıyla uyandım. Saçımın arasına kum taneleri karışmış, hâlâ dilimde tuzlu suyun tadı vardı. Gözümü araladım. Bana yaklaştıkça küçülen dalgalar parmak uçlarımı ıslatıyordu. Her taraf karanlığa bürünmüştü.  Tek başımaydım. Koskoca deniz ve ben… Gülümsedim. Elimi kuma batırdım, tırnağımın arasına kaçtı taneleri. Bitsin istemiyordum bu an; bilmediğim sonsuzluğa kadar burada kalmak istiyordum. Bir başıma… Gözlerimi kapadım yeniden. Bir müzik geliyordu kulağıma, uzaklardan. Hayal mi ediyordum? Belki. Dün radyoda dinlemiştim bu narin tınıyı, hatırlıyorum. 

Bir gülüş duydum sonra. Çok tatlı, sımsıcak… Bir daha gülümsetti beni, bu sefer daha büyük. Daha aydınlık… Sonra bir kahkaha, bir kahkaha daha… Hayal ediyor olamazdım böyle güzel bir gülüşü. Mümkün değildi. Biri olmalıydı. Biri, burada benimle… Bir kadın, ay yüzlü bir kadın… Çünkü ancak o böyle gülebilirdi, ancak o bu kadar güzel duyulabilirdi. 

Gözümü açtım. Karşımda bir kadınla adam… Dalgaların arasında dans ediyorlardı. Kadın her ıslandığında bir kere daha gülüyor, uzaktan gelen müzikte kayboluyordu. Ay yüzlü kadın, ay ışığında dans ediyordu. Vücudu bir sağa bir sola salınıyordu. Kendimi hayal ettim yanında. Kollarını boynuma dolamış, yanağını yanağıma yaslamıştı. Gülüşü kulağımda yankılanıyordu, beni sevdiğini fısıldıyordu. Ellerimi beline sarmıştım. Rüzgarla uçuşan saçları yüzümü okşuyordu. Tüm gece dans etmiştik, sarılarak. Müzik durmuştu bir noktada, biz durmamıştık. Ayaklarımız su toplayana, bacaklarımız bizi taşıyamayana kadar devam etmiştik. Seviyorduk birbirimizi, bırakamıyorduk. Elimi tutuyordu arada, parmaklarıyla sarıyordu avcumu. Boynuma yaslıyordu başını. Saçları deniz kokuyordu. Mutluyduk, beraberdik, yaşıyorduk. Hiç olmadığı gibi güzel yaşıyorduk.

Bilmiyorum kaç ay, kaç yıl geçti o günün üstünden. Zaman algımı kaybettim. Saatlerim durdu o akşam. O giderken kumların arasından, beni mahkûm etmişti oraya. Diğerleri gibi ben de bir kum tanesi oldum o koskoca kumsalda.”




Tam da bir  kısa öykünün yapması/söylemesi gereken bu.

Hissettiren, her türlü yorumsayıcı bakışa da açık olan bir anlatı yoğunluğu.

Evet, bir oda müziği gibi yazıyorsunuz. Bir ara hiç yazmayıp, konuşmayınca; yazmaktan uzaklaştınız sandım!

Yaşam dengesini bulunca, insan duygu/düşünce labirentlerinde gezinebildiğince yazıya da kapılarını açabiliyor ancak.

Gördüm ki, susmanız bunun içinmiş. Bazen o içe çekilme zamanı yazan birisi için kaçınılmaz. Kuyunuza su çekebilmek için başka kazılara yönelmeniz gerek.

Susunca birçok nedenden dolayı insan; işte o an ancak yazıda konuşabiliyor.

Kendini her biçimde yazıya taşıyabilmek kendini de görmektir.

Böylesi bir yazma/okuma, yaşama tutumu olan biri için giderek yazabileceğinden söz ederim. Evet, giderek yazmak…Bir insana, bir duyguya, bir yere, bir yazara, bir düşünceye giderek yazmak…

Evet, yazınca, “her yer, hiçbir yer demektir!”

Yorum yapın