
Robert Musil’in “Üç Kadın” kitabındaki “Grigia” öyküsünü okuyorum.
Anlatı ilk iki cümlesiyle sizi durdurup, âdeta “Beni yavaş, sindire sindire okuyun,” diye fısıldıyor:
“Yaşamda bir dönem vardır ki, devam etmekte tereddüt ediyormuş gibi, dikkat çekecek ölçüde yavaşlar yaşam. Böyle bir dönemde insanın başına bir felaket daha kolay gelir.”
O sese uyuyorum.
Bir oda müziğini dinlercesine ilerliyor cümleler…
Homo’nun gönülsüzlüğünden söz edişini anlıyorum. Ardından şu sözlerinin altını çiziyorum:
“…onu çok sevmişti, hâlâ da çok seviyordu ama bu sevgi çocuk yüzünden, içine sızan suyun sürekli aşındırdığı bir taş gibi kırılgan bir hâle gelmişti.”
Kırılganlık, insan ömrünün gölgedeki zamanı. Oraya bakınca görülemeyen çoğu şeyi görür, hissedilemeyenleri anlatır.
Dostoyevski’nin birçok öyküsü, anlatısı da bunu taşımaz mı bize?
“Kırılgan Bir Yürek” ya da “Yufka Yürek” deyin; ne derseniz deyin, bu öyküsünün zamanına yayılan da, bu duygudur aslında.
İnsanı hatırlayan, insanı hatırlatan bir öyküdür bu da.
Ortak bir dünyanın dili nasıl kurulabilir? Hep bunu arayıp sorgulamamış mıdır Dostoyevski? Çehov da öyle biri değil midir?
Alın “Küçük Köpekli Kadın” öyküsünü… Baştan sona kırılgan bir yüreğin zamanıdır orada anlatılan.
Musil daha başlangıçta anlatısını öyle bir kurar ki; anlatıcı, okura öykü kahramanının dünyasına dair ipuçlarını dantel örercesine verir.
Ama anlatıda bir şey daha var ki; anlatıcının bakışı/gözü, kahramanının her adımındadır. Dahası, öykülenen konunun geçtiği yer/atmosfer, zaman, mekân, nesneler onun bakışına değer.
Anlatıdaki gerçeklik duygusu yalnızca kişi/eylemde, olay/konuda değildir.
Musil bilir ki; kurmaca bir anlatıda atmosfer önemlidir.
Bunu da hem iç mekân anlatımında, hem de dışta özgün biçiminde yansıtır.
“Homo pansiyonda değil, neden kendisi de bilmiyordu… dönüşüyordu.”
Hem ardından dış mekânın atmosferini çizmeye yönelir:
“Sokaklarda kar ve güney karışımı bir hava vardı…”
Kavrayışı yüksek, algısı açık bir yazardır Musil.
Neye nasıl bakmasını bildiği gibi, parçaları bir araya getirip bütünleştirme hünerine sahiptir.
Bunun da onun düşünme ve görme biçiminde yattığını rahatça söyleyebiliriz.
Anlatırken resmetmenin ötesine geçiyor. Asıl düşünce/duyarlılıkla buluşturduğu da bu.
İmgeler, derken metaforlar… Ama anlatılan öykü/gerçeklikten sapmadan sözü edilenleri getirip bir yere bağlama hüneri, onun özgün anlatıcılığının en belirgin yanıdır.
Bir okuma biçimi size yazma yordamınızı yakalamayı da gösterir, hatta öğretir diyebilirim. Sıklıkla yinelediğim şu değil midir: Yazarken algınız kadarsınız. Aslında okurken de öyledir.
Anlatıda Süreklilik
Kurgusal bir anlatı denildiğinde ilk akla gelen “olay”dır; “olay örgüsü”dür.
İnsanlar bir roman ya da öyküden genellikle başlayan, süren ve biten “hikâye”ler beklerler.
“Şimdi ne olacak…”
Acaba hep böyle mi yaşıyoruz? Sanmıyorum!
Hayat anlardan oluşur, olgular böylece gerçekleşir. Sizin “olay” dediğiniz şey ise, her dakika yaşanan değildir.
Bugün artık “büyük olaylar, büyük romanları doğurur” düşüncesinden de çok uzağız.
Dünya küresel köy olduğu için değil; insan aklı/yaşamı başka başka evrilmelere yöneldiği için.
Bir bireyin/insanın üzerine kurulan roman, bugün her şey üzerine kurulabiliyor.
Örneğin, bir rüzgârgülü üzerine roman yazabilirsiniz. Ya da yazmak istediğiniz bir anlatının kahramanı ile yazarı arasındaki didişmeyi konu alan bir romanı da kaleme alabilirsiniz.
Bunlarda bir olay/olay örgüsü, süreklilik bekleyemezsiniz.
Ama şu elbette ki olmalıdır: Nedensellik ve bağlantı (kurmak).
Bir yazar/anlatıcı/metin kurucu için olmazsa olmazdır bunlar.
Sonra roman “çok”u, öykü “tek”i anlatır diye de bir sey yoktur.
Biri gösteren, diğeri hissettiren olduğu sürece; bu çokluk/azlık anlatıcının kimliğine kalmış bir şeydir.
Yusuf Atılgan, “Anayurt Oteli” ve “Aylak Adam” romanlarında pekâlâ “tek”i anlatıyor; ama “çok”ları da gösteriyordu.
Sait Faik’in öyküleri hep “çok”lar üzerine kuruludur, ama bize sürekli “tek”in dünyasını hissettirir.
Demek ki kurguda kuralı koyan anlatıcıdır, biraz da onun konusudur.
Bence, tümüyle bunların hepsinden de önemlisi “konu”dur. Asıl belirleyici olan budur. Ve bunu ele alıp işleyecek olan yazarın düşünen aklıdır.
İşte yazı bunsuz olmaz: Düşünen akıl. Size ilk önerim bu olabilir.
Yazarak Yer-Yurt Ararız Kendimize
Anlatıda bir bakış/ı oluşturup, bir düşünceyi geliştirebilmek için “geçmişin imgeleri”ne döneriz bazen yüzümüzü.
Orada bulduklarımız duyarlılığımızı devindirir. Ortaya çıkardıklarınızda bugünü anlatırken dün, dünü anlatırken de bugün vardır.
Bu da yazanın, yazarak /yazıda bir yurt arayışının göstergesidir bence.
Her sözcüğü, cümlesi âdeta buna varmak için yiv açma eylemidir sanki. Sonra da perçinleyici duyguları katarsınız bu yivlerin arasına.
Evet, bu bir yapı kurmaktır.
Yazan insan bir yerde yapı ustası, diğer yerde de mutfaktaki iyi bir aşçı gibidir.
Anlatırken düşe gelen her şeyi söze de getirendir.
Rüyalarınıza da dönün derim. Bunu da anlatacağım size.


















