
Hikâyesi Olmak…
Her insanın bir hikâyesi olduğu gerçek.
Varlığın, varoluşun özünde yatan bir olgudur bu.
Anlatılanlardan çıkarsadıklarımıza çok sonrasında da yaşadıklarımıza katarak bu hikâyeleri dillendiririz. Yani öyküleştiririz.
Sıklıkla yinelemişimdir, hatta bunu bir kitaba da yansıtmışımdır. (*)
Yazma kıyısına gelmek kuşkusuz anlatma isteğinden doğar. Bunu var edenin ne olduğunu anlamak ise yazarak geldiğimiz kıyıdır bence. Yazarak anlattığımız her şeyde biraz da kendi gözlem ve tanıklıklarımız vardır. Yazarak düşünmek o “hikâye”den yola çıkmakla başlar işte. Bir yanıyla sizin gittiğiniz veya size gelenlerle…
“Tuhaf” mı Olmalı Öykünüz?
Eni konu kurmaya başlarsınız o gelip sizi bulanları.
Kurmacanıza konu olan şey gerçekten “tuhaf”mı olmalıdır? Yoksa bunu öylesine kılan sizin bakışınız, konuyu biçimleme düşünceniz midir?
Şuradan başlayalım öyleyse:
Yazar nedir, kurmaca yazarlığı öğrenilebilir mi?
Her önüne gelen yazarsa, yazdığını da “tuhaf” nitelerse ortaya çıkan nasıl bir “edebiyat”tır?
Asıl tuhaflık nerededir, yazılanda da, yazanda mı ?
Bence tuhaf yazabilmek ustalık gerektiren bir şey. Önce bunu belirleyelim. Konu ilginç olabilir. Sizin buluşturabileceğiniz parçalarla birlikte edebi bilinciniz deneyimleriniz asıl o tuhaflığı ancak yaratabilir.
Olagelen bir “olay”ı iyi analiz edebilmeniz, bunun neden niçinlerini görebilmeniz hem tuhaflıkları görebilmenizi hem de size göre tuhaf geleni anlatabilmeniz de bir başlama noktasıdır.
Yazmak ciddi iştir, herkes yazamaz yazar olamaz demek istemiyorum elbette. Yazmak öğrenilebilir, ama yazar olmak işte o tuhaflıkları dönüştürebilme bilinci bakışı yetisi gerektirir. Bunu da biraz “cinius” olarak nitelendiririz. Yani yazarın dokusunda olan…Herkesten onu farklı kılan yan…
Gitmek
Geçen gün kapanıp okuduğum bir kitabın satırları arasında gezinirken yola çıkış öncesinde yaşadığım kısa serüveni hatırladım. Dahası yol öncesi hazırlıktı bu. Bir kez yaşanmayan, her yolculuk öncesi gelip beni bulan bu gitmenin eşiğindeki duygu şunu da anlatıyordu: gitmek insanın vazgeçilmezi. Bir yerde duramama halimizi engellerle tutuyoruz sürekli. Gitme biçimleri üzerine zaman zaman düşünmüş yazmış da olsam, karşıma çıkan bir kitapla bunu daha yoğunca düşünüp yeni bir şey yazmanın notlarını aldım o gün. Hele yol öncesi hazırlığım, yazmaya başlamam ise bir başka “şenlik”ti. Gelin görün ki gitmek öyle her zaman şenlik değildir. Burukluklar da içerir. Yüzleştirir, şaşırtır, öğretir, zamanlara taşır…Özcesi gitmek kopuşla varış arasında upuzun bir çizgi gibi görülse de ne çok şey içerir.
Aramızdaki sözün evrildiği yerde bizi bir yere götürüyor aslında. Gitmenin bir başka boyutu değil midir bu da? Şimdi buna dönünce yüzümü, gitmenin hallerine dönük daha çok şey yazabileceğimi düşündüm bir â nda. Gitmek karşılaşmaktır üstelik. Zaman zaman da başka bir boyuta geçmek, hayata dair yeni şeyler edinmektir.
Kahve içmeye gidelim dedim, durdunuz; olmazladınız. Oysa o da bir gitmekti, yeni sözlere kapı aralamaktı. Ama ben gideceğim bu sabah, size sözünü ettiğim gibi yazacağım da orada.
Bir zamanı başka bir zamana taşımaktır üstelik gitmek. Dönüşmektir hem, yeni başlangıçlara kanat açmaktır. İç’ten dış’a uzanmaktır. Ama o içsesinizi de taşımaktır her yere.
Bir film izledim bugün. Filmin kahramanlarından biri 30. yaşında kendisine armağan edilen bir öykü kitabındaki bir öyküyü anlatıyordu yakın bir dostuna.
Sabah uyanıp kendini yataktan kaldıramayan adam, gözlerini kendini savunmak için kapatıyordur. O ân hayatını gözden geçirmektedir. Yorgundur, her şey yoruyordur onu. Çantalarını toplar, insanlarla ilişkilerini keser: Tanıdığı insanlarla yaşayamıyordur, onu şoka sokuyorlardır. Alıp başını Roma’ya gider. Dünyanın köklerine saklanmak istiyor, tıpkı tohum gibi. Roma’da da eski hayatındaki insanlardan kaçamıyor. Bu yüzden doğduğu ve eğitildiği şehre geri döner. Ama tam olarak “ev” diyemiyordur artık. Yaptığı şey ona yardım edemiyor ne yazık ki. Geri dönüşünü ölü bir adamın hak ettiğinden fazla hak ettiğini düşünmüyor. Ne yapabilirim diye soruyor. Soruna farklı bir çözüm bulmak istiyor. Sadece yeni bir dünya arıyor, yeni bir dil. Hiçbir şey değişmiyor hayatında. Farklılıklar ve yapacak başka hiçbir şeyin olamaması nedeniyle yeniden evini terk etmeye karar veriyor. Yola çıkıyor otostopla belirsizliğe yöneliyor. Yolda bir adam durup alıyor onu aracına. Gece boyunca yolculuk yapıyorlar. Bir yerde araç duvara çarpıyor, şoför ölüyor, adam hastaneye kaldırılıyor. Aylar geçiyor. Yaraları iyileşiyor. Özgüvene sahip olduğunu görüyor. Bunu açıklama ihtiyacı hissetmiyor kimseye. Dokunmayı seviyor yalnızca. Tenine değen şeylerin tadını çıkarıyor. Hastaneden çıkmak ve hayata karışmak için sabırsızlanıyor. Doktorla konuşuyor. Doktor şunları söylüyor: “Kalk ve yürü, hiçbir kemiğin kırık değil…”
Bu öykünün açılış cümlesi ise şöyleymiş: “Otuzuncu yılına gelen bir adama insanlar ‘genç’ demeyi bırakmayacaklar.”
Sonra devam ettim, hiçbir şeye değer vermedim…
Filmdeki kahraman buna şunu ekler bir de: Gerçek ve harika olan şeyler şaşırtıcı olmaz.
Size, yazdıklarınıza yönelirken bunu gördüm sanki! Yazıp ettikleriniz hiç de şaşırtıcı gelmedi bana! Neden diye de sormayın! Siz de oturup hikâyenizi yazın derim. “Tuhaf” olup olmadığını düşünmeden üstelik!
















