Masthead header

Bir devrimciden bir parça umut | Havanur Taflan

Kendi başına çalışan bireysel insan beyni doğadaki tek yaratıcı organdır. Bu yüzden olsa gerek ona hükmetmek isteyenler aydınlanmasını istemezler. Sorgusuz sualsiz itaat eden kişisel amacı olmaksızın çalışan, aklını kullanamayan lümpen insanı yaratırlar. Kaderciliğin o yumuşak karnına yaslanan bu insanlarda kapıldıkları rehavetle düşünme yetilerini kaybederler. Tüm bunlara rağmen insan aydınlanmayı başarmış devrimler gerçekleştirmiştir. (Hep acıyla tecrübe etse de…) Fakat hep kısa soluklu bir mutluluktur bu. Tüm sorguladığı neden ve sonuçları unutup aynı hataları tekrarlar insan çünkü. Sanki görevi ve amacı tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ispatlamakmış gibi…

Çalışma ağrıları çeken kaslar, tek bir gereksinmenin ötesini yaratma sancıları çeken beyinlerdir insan; John Steinbeck’e göre. Hayatta kalmanın dışında evrene hâkim olma iddiasından kaynaklıdır sancıları. İşte Steinbeck burada yazarın; onu iyileştirme amacıyla ışığı buluncaya kadar karanlık ve tehlikeli hayallerinin derinliğine inip hata ve yanılgılarını sergilemekle yükümlü olduğunu söyler. Belki de o yüzden hep sıradan insanları bulup çıkarır hikâyelerinde. Bir yol hikâyesini anlattığı Gazap Üzümleri kitabındaki Joad ailesi gibi… 1936’da, bir San Francisco gazetesi için haber yaparken Kaliforniya’daki göçmen işçi kamplarında gördüğü sefaletten etkilenerek kaleme alır kitabını. “Kaliforniya’nın büyük mahsullerinin, ağır üzümlerin, kuru eriklerin, elmaların ve marulların ve hızla olgunlaşan pamuğun hasat edildiği yılın bu mevsiminde, karayollarımız göçmen işçilerle dolup taşmaktadır, o değişen göçebe, yoksulluk- açlık ve mahsulden mahsule, hasattan hasata, eyaletten yukarı ve aşağı açlık ve açlık tehdidi tarafından yönlendirilen hasatçılar… Eyalette bir aşağı bir yukarı dolaşan en az 150.000 evsiz göçmen var…”

Malsız, yersiz yurtsuz ve ezilen insanlar… Açlık, sefalet ve zorbalıkla evlerini terk etmek zorunda kalan kendilerine pazarlanan hayalin peşinden giden tüm bu insanları Joad ailesi üzerinden anlatır bize. Daha önce derdi, yağmur, rüzgâr, toz ve ürünün kaldırılması olan bu insanların, yağı, benzini, yol ile hava arasında boyuna aşınmakta olan lastiği düşünen göçmenler haline nasıl getirildiklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer.  Büyük  buhran döneminde yoksullaşan, mülksüzleşenlerin mücadelesidir anlatı.

Büyük holdinglerden atılacak ekmek kırıntılarını arayan, yolların kenarındaki toprakları özleyen sert yüzlü, açlıktan ve açlığa karşı koymaktan sıskalaşmış, dalgın bakışlı, sert çeneli insanlardır kahramanları. Yaşadıkları hayal kırıklığıyla acı ve öfke dolu bu insanları bir nakış gibi işler olay örgüsünün içine. “Gözlerde artan kızgınlık, bir gazap… Halkın ruhunda büyüyen gazap üzümleri olgunlaşıp ağırlaşıyor ve bağbozumunu hazırlıyordu.” Kokusu tüm ülkeye yayılan (bugüne kadar gelen) bir çürüme dönemidir anlattığı zaman. Kapitalizmin çarklarının dişlileri arasına sıkışmış (bugün de hala değişmeyen) dünyanın panoraması… Yeni meyveler yaratmasını bilen insanlar, bu meyvelerin yenmesini sağlayacak adaletli eşitlikçi sistemleri neden yaratamamışlardır ki?  Tüm o açlığa ve çaresizliğe rağmen umudu örmeye devam eder yine de. Hikâyede kendiyle özleştirdiği kahramanı Tom’la mesaj gönderir bize; “…Nereye baksan, orada… Aç insanların bir lokma bulması uğruna nerede bir kavga çıkarsa, orada olurum ben. Nerede polis birini döverse, orada olurum. (…) insanların öfkelendiği zaman kopardığı çığlıkta olurum… Sonra, bir çocuğun karnı açken, yemeğin hazırlanmakta olduğunu bildiği zamanki gülüşünde olurum.” 

Yaratıcı akla yapılan her türlü müdahaleye karşıdır Steinbeck. Düşünceyi (ki bu sorgulamadır) gericiliğin mezar kazıyıcısı olarak görür. Bildiğimiz en büyük devrimler bütün insanlar birey olarak önemli ve biricik olduklarını keşfettiğinde gerçekleşmemiş midir zaten? Ama onun istediği kalıcı devrimdir. “…ben bir insanın ya da öteki insanları ya da grupları sömürme, eziyet etme ya da katletme özgürlüğü olduğuna inanmayacak kadar ihanet içindeyim.” der Nobel konuşmasında.  Dünyanın tüm çirkinlikleri karşısında bir isyandır kalemi. “…eğer bir at satın alır ve onu yalnızca çalıştırdığınız zaman beslerseniz hayvan ölür. Hiç kimse de kalkıp çalışmayan bir atı niye beslemiyorsun diye şikâyet etmez. Ama topraklarımızda çalışan insanların beslenmesinden bahsediyoruz burada. Bu eyaletin, topraklarımızı dünyanın en zengin arazisi yapan bu insanları besleyip giydiremeyecek kadar aptal, kör, açgözlü olması mümkün mü?” Açlık ile öfke arasında kıl kadar fark vardır oysa. Korkunun yerini öfke aldığında… İşte o zaman her şey değişecektir. Ama onun öfkesi başkadır. “… Bir şey yapmak için açlığın öfkeye, öfkenin de isyana dönüşmesini beklemek zorunda mıyız?” 

“…Bu çömelen insanları birbirinden ayırın. Birbirinden tiksindirin yoksa burada bir şeyler doğuyor. Ben toprağımı kaybettim! Sözü artık değişiyor. Sizin hoşlanmadığınız bir şeyler doğuyor. Toprağımızı kaybettik! İşte asıl tehlike burada çünkü iki insan, bir insan gibi yalnız ve şaşkın değildir. Ve bu ilk ‘biz’ den daha tehlikeli bir şey doğmaktadır.” diye seslenir devrimden korkanlara. Acıları tecrübe edinen yaşadıklarını sorgulayanlar  aynı düşüncenin kolektif birlikteliğini sağladıklarında doğacaktır devrim çünkü. Çarkın dişlilerine de ‘siz bunu anlayamazsınız’ der Steinbeck. Çünkü ona göre; mülkiyet onları sonsuzluğa kadar ‘ben’ olarak dondurmuş ve ‘biz’ den ayırmıştır.

Küreselleşmenin kazananları ve kaybedenleri var der Birleşmiş Milletlerin bir raporu. Zenginlik denizi kabardıkça da bütün sandalların yükseleceğini varsayar raporu yazanlar. Ama herkes aynı koşullarda mı yolculuk yapar? İşte bunu görmezden gelirler. Birileri son teknolojiyle donatılmış gemilerle yol alırken birileri derme çatma gemilerinde su alarak hızla dibe çökmektedir oysa. Tarih boyunca olduğu gibi… Gerçi onlar için çok da önemli değildir bu… 

Bugün de değişen bir şey yok aslında… Zengin ülkelerin parası mesaisiz iş günlerinin çekimine kapılmış yoksul ülkelere yolculuk yapmaya devam ederken, yoksul ülkelerin işçileri de reklamların sunduğu mutluluk görüntülerinin çekimlerine kapılmış zengin ülkelere gidiyor hala. İnsanlar ülkeleri dışında ve içinde hala hayatta kalma mücadelesi veriyor. Emekleri ise görünmezlik iksirine bulanmış olarak kapitalizmin çarkları arasında ezilmeye devam ediyor. Kapitalizm… O da sayısı artan dişlilerini cilalamakla meşgul…

Steinbeck ise; kahramanı Rose ile açlıktan ölmekte olan adam arasındaki o vurucu sahneyle bitirir hikâyesini. Her şey onca değişmeye karşı yine de aynı kalıyor diyen Pavese’nin umutsuzluğuna karşı umudu yeşertmek ister HER ŞEYE İNAT… İnsana ve devrime olan inancıyla… 

Ben halkım, kalabalıklar, yığınlar, ayaktakımı.
Bilir misin, dünyanın bütün büyük işlerini
benim yaptığımı?
İşçiyim ben, mucidim, dünyanın yiyeceği dünyanın giyeceği
benim elimden çıkar.
Benim, tarihe tanıklık eden seyirci.

Carl Sandburg

Kaynak:

John Steinbeck, Gazap Üzümleri, İletişim Yayınları

John Steinbeck, Ben Bir Devrimciyim, Sel Yayınları

https://sits.sjsu.edu/context/influencers/

edebiyathaber.net (18 Ocak 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r