Masthead header

Bir de kitapları okusaydınız… | Zeynep Heyzen Ateş

zeynep heyzen ateşİnsanın aklına ister istemez şu soru takılıyor: Yapıt insanın elinden bırakamayacağı kadar başarılı olduğu halde işi o yapıtla ilgili kişiler bile romanları okumuyorsa Penguin random House CEO’su Markus Dohle’nin kehaneti doğru olabilir mi? Kitaplar ve yayıncılık platformları gerçekten de asıl savaşı televizyona karşı mı veriyor?

2014 yılının ilk haftasında Space City Convention’ın davetlisi olarak Houston’daydım. SCC, Bilim kurgu dünyası için önemli kongrelerdendir. Bilim kurgu yazarlarının, dizi yapımcılarının, HBO ve Sci-fi Chanel gibi kanallardan oyuncuların katıldığı imza günleri ve paneller düzenlenir, yayıncılık, yayıncılıgın geleceği, senaryolar tartışılır, bilim kurgu ve fantastik edebiyat hakkında sektörü etkileyen isimlerin katıldığı konferanslar, FRP’ler ve Cosplaylerle ( kostümlü canlandırmalarl) ortam renklendirilir. Koridordan geçerken Örümcek Adam ile karşılaşabilirsiniz. Balo salonunda çeşitli kılıç kullanma teknikleriyle ilgili atölyeler yapılır.

Her şeye yetişmenin elbette imkanı yok, okuyacağınız benim takip edebildiğim kadarından parçalar. Üç ayrı makalede dikkatimi çeken konuları aktarmaya çalışacağım. İlki, yani şu anda okumakta olduğunuz makale Buz ve Ateşin Şarkısı/Taht oyunları hakkında. Kongrenin ilk iki gününe damgasını vuran “franchise”, kitapları, dizisi, oyuncakları, oyuncuları, senaryosu ve hayranlarıyşa Taht Oyunları serisiydi. George RR Martin’in çok satan romanları HBO tarafından satınTAHT-OYUNLARI_124285_1alınıp İzlanda ve Malta’da yapılan çekimlerle hayali mekanlar izleyicilere ulaştırmış, genel izleyici kitlesine ulaşmış böylece fantastik edebiyat Tolkien’den sonra ikinci kez yükseliş dönemine geçmişti. (Vampir Günlükleri türü kitaplar gençlik romanı sayılıyor ve bana sorarsanız fantastikten çok pembe dizi başlığını hak ediyorlar, ama konumuz bu değil.)

Taht Oyunları’ndaki halklar, kültürleri ve dilleri ikinci makalenin konusu olacak. (Gercek bir dahi diyebileceğim David J. Paterson ile röportajım yarım kaldı, yarın bitireceğiz.) Bu makale ise dizi-edebiyat eseri ilişkisi hakkında. Alacakaranlık, Vampir Günlükleri veya True blood gibi örneklerde yazarlar televizyona/beyaz perdeye ve senaristlere çok şey borçlu. Bir kısmı Stephen King’in tabiriyle ucuz roman dahi sayılamayacak bu kitaplar, yazarlarından çok daha iyi kalemler tarafından ekrana aktarıldı, hatta bir kısmı belli bir noktadan sonra yazarın ürettiğinden farklı yönlere bile gitti. Romanlarla adlarımdışında bir bağları kalmadı.

Ama George Martin farklı. Kendisinin sık sık esprili bir şekilde ifade ettiği üzere “çok pahalıya geliyor, bu kadar kalabalık sahneler yazma” denmesinden sıkılıp senaristlikten dilediği kadar kalabalık sahneler yazabileceği romancılığa geçmiş biri. Ne yazdığını, niye yazdığını çok iyi biliyor, kurgu ustası, dahası diziden çok önce son kitabının çıkmasını yıllarca beklemiş sadık okuyucularından biri olarak konuşuyorum, asla editör emriyle veya okuyucu baskısıyla işini aceleye getirmeyen bir yazar. Haliyle dizi de Paterson’ın katkıları dışında romanların özüne, kurgusuna sadık.

Buna rağmen Finn Jones (Loras tyrell) veya Gethin Anthony (Renly Baratheon) gibi oyuncular çıkıp “kitapları okumamıştık, sonrasında da okumadık” diyebiliyorlar. Panelde büyük bir şaşkınlıkla, neredeyse gurur duyarak bunu -okumamayı- sahiplenişlerini dinledim. İyi niyetli olduğunuzdan bunun oyunculukla ilgili bir tercih olduğunu sanabilirsiniz ama enine boyuna yer kaplayan, duruşuyla da sahneyi dolduran Jason Momoa ilk iki kitabı hemen okumuş. Demek ki okuyan okuyor. (O da kendi ölümünden sonrasını okumaya gerek duymamış gerçi.) Winterfell’de fahişeyi oynayan Esme Bianco’nun açıklamasıysa (bence) neresinden tutsanız elde kalacak türden: “okumadım çünkü romanlarda zaten yoktum.” İçinde yer aldığı işe neyin ilham verdiğini, tüm bunların başlangıç noktasını merak etmemiş belli ki. Ama “dizinin sıkı bir izleyicisiymiş.” Bianco’nun karakteri kitapta kızıl saçlı fahişe olarak geçiyor. Ama olduğu sahneler seyirciden o kadar iyi tepki almış ki romanlarda olmadığı halde dizideki rolünü uzatmaya karar vermişler, George Martin’in önerisiyle de karaktere isim verilmiş (Ros).

İnsanın aklına ister istemez şu soru takılıyor: Yapıt insanın elinden bırakamayacağı kadar başarılı olduğu halde işi o yapıtla ilgili kişiler bile romanları okumuyorsa Penguin random House CEO’su Markus Dohle’nin kehaneti doğru olabilir mi? Kitaplar ve yayıncılık platformları gerçekten de asıl savaşı televizyona karşı mı veriyor?… (Aklıma takılan bir soru, yukarıdaki karakterlerin çoğu romanları okuyanların ne zaman öleceklerini bildikleri karakterler, ne de olsa romanlar diziden yıllar önce yayımlanmıştı. Acaba bu oyuncular kontratlarını imzalarken bir sonraki sezonda diziye veda edeceklerinden haberdar mıydılar? Değillerse buna hak ettiğini bulmak denebilir belki de…)

Zeynep Heyzen Ateş – edebiyathaber.net (8 Aralık 2014)

  • Leyla Yücel Vaneyghen - 04/12/2014 - 13:49

    Son cümle çok yerinde olmus. Tutkunu oldugum Harry Potter serisi geldi hemen aklima. Daniel, Emma ve Rupert kitaplari (okudugum kadariyla) defalarca okumuslar ve bu da onlarin filmleri cekerken tam bir einfühlung yasadiklarinin gostergesi. Bence bunu ekrana basarili bir sekilde yansitmislar da.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r