Masthead header

Bir çığlık: Everybody Somebody! | Havanur Taflan

Kendimizden olmayanı dışlama, düşman belleme, aciz, yetersiz ve yönlendirilmeye muhtaç addetme eğilimimizin o kadar çok uzun bir tarihi var ki. Ve hala kurtulamadık bu alışkanlığımızdan… Birilerinden üstün olma arzumuzun sonucu bu. Kendini beğenmişlik halimizin… Oysa “duyduğumuz her şey bir görüştür, gerçek değildir. Gördüğümüz her şey bir perspektiftir, hakikat değildir.” der Aurelius. Çeşitlilikten çok korkuyoruz. Ama bir taraftan da küreselleşmenin hışmına uğrayıp büyük dil ve kültürler içinde gücümüzü yitirmekten tasalanıyoruz. İçine doğduğumuz toplumun değerlerini sorgulamayıp o kayıtsız kalma halimizle bir öteki yaratmaya devam ediyoruz öte yandan. Toplumun geleneklerini, yanlışlarını kabul edip ‘ne yapayım burada doğdum, ne yapabilirim?’ gibi cümlelerin arkasına sığınıp o kayıtsızlıkla yanlışın bir parçası oluyoruz. Hem de sürekli… Sorgulama dürtümüzde bir eksiklik mi var acaba? Yapısal bir bozukluk belki de… Eğer öyleyse; gelişimi tamamlanmamış türüz biz…

Irk bir türün sınıflandırılması ise ‘ki biz öyle diyoruz’ o zaman bizler insan ırkından başka bir şey değiliz. O halde bunca düşmanlığın ve kavganın nedeni ne? Birbirimize iyi niyetle yaklaşmak, bizi birbirimizden ayırdığını sandığımız o yalancı farklılıkları aşmak gerçekten çok mu zor? Aramızdaki mesafelerin ortadan kalkmasını sağlayan dilimiz varken neden başaramıyoruz bunu? Aramıza ister kıtalar girsin ister bir yastığa baş koyalım ister yaş, kültür, cinsiyet farkı olsun ister farklılıklarımız toplumsal yaratılmış ister biyolojik olsun aramızdaki tüm mesafeleri onun aracılığıyla aşmıyor muyuz? Ya dili harekete geçiren imgeler? Sadece ne bildiğimizi ve ne hissettiğimizi değil, aynı zamanda hislerimizin hangilerini önemsememiz gerektiğini belirleyen imgeler… Deneyimlerimizi besleyip şekillendiren dil ve imge… Peki, yeterince neden kullanamıyoruz onları? Bebeğin elinde üstüne bir parça ipliğe bağlı olan bir makara vardır Freud’un bir deneyinde. Bebek eliyle ipin bir ucundan tutup makarayı yatağının köşesinden aşağıya sarkıtırken, gitti ya da uzaklaştı anlamına gelen sesler çıkarır. Makarayı kendi görüş alanına çektiğinde makaranın yeniden görünmesine sevinerek neşeyle ‘da!’ der. Bu oyun, on sekiz aylık bir bebeğin annesinin yokluğunda yaşadığı acı dolu deneyime katlanmasını, annesinin ortadan kaybolması ile yeniden ortaya çıkması gibi iki ayrı durumla baş etmesini sağlamakla kalmaz; bir yandan da gerçeklikten bağımsız bir biçimde doğan dili gösterir bize. Ama en önemlisi Freud dilin bizi yaşanan deneyimlerden nasıl uzaklaştırdığını gösterir. 

Irkı ele alan ifadelerden kaçınma yöntemini ilk defa Resitatif adlı öyküsünde yapar Toni Morrison. Biri siyah biri beyaz iki kadın oyuncu için bir senaryo yazması istenir ondan. Fakat oyuncular metni beğenmeyince o da öyküye dönüştürür yazdıklarını. Karakterlerini bir ırkla ilişkilendirecek her türlü tutum ve davranıştan arındırarak… Olay örgüsüne ve karakterlerinin gelişimine odaklanmasını ister okurdan da. Twyla ve Roberta adındaki iki küçük yoksul kızın devlet korumasında kaldıkları yerde tanışıklıkları üzerine şekillenir hikâye. Anlatıcı Twyla; “Annem bütün gece dans etmişti. Roberta’nınki de hastaymış” diye başlar anlatmaya. “Apayrı iki ırktan bir kızla yabancı bir yerde tıkılıp kalmak…” Kimin hangi ırktan olduğu belli değildir öyküde. Bir deney yapar sanki Morrison. Biz okurlar da birer denek oluruz anlatının içine girdikçe. Kimin siyah kimin beyaz olduğu çok mu önemlidir? Ayırt edici özeliklerimizi bilmek neden önemli olsun ki? Aynı ırkın bir parçası değil miyiz hepimiz? Edebiyat kişinin kendini nasıl tanımladığını görmesini ve bu tanım üzerine düşünmesini sağlar.  Kurmaca anlatı ise belli ölçüde kontrol altında tutulan vahşi yaşama benzer. Ve öteki olma, vahşi olma, ona dönüşme olanağı sunarak kendimize bakma riskini almamızı ister bizden. Morrison ise; renk fetişinin gözden düşmesi ve yok olması için bir alan görür edebiyatı.   

Efsaneye göre insanoğlu binlerce yıl önce tek bir dil konuşur. Birbirleriyle bu sayede rahatça iletişim kurar. Ta ki insanlar Tanrı katına yükselmek ve Tanrı’nın gizlerine ulaşmak, onları öğrenmek için Babil Kulesi’ni inşa etmeye başlayana kadar. Bunu kendisine karşı bir saygısızlık, bir meydan okuma olarak gören Tanrı; tek bir dil konuşan ve aralarında anlaşan bu saygısız kullarının dil birliğini bozar. Kuleyi inşa eden her insana farklı bir dil verir, aralarına nifak ve bölücülüğü yerleştirir. İnsanlar birbirleriyle anlaşamadıkları için kulenin yapımı da durur.  Konuşulan dillerin çeşitliliği midir sorun? Yaşadığımız toplumda aynı dili konuştuğumuz halde anlaşamamamızın nedeni ne öyleyse? Cehaletin dilini, polisin dilini, iktidarın dilini, ataerkil dilini… Tüm bunları ne yapacağız? Yaratılan tüm ötekilerin, dışlanmış olanların sorumlusu bu diller değil mi? Ya ayırt edici bir dili bile olmayanlar… Hikâyedeki horlanan dilsiz yaşlı Maggie gibi. Ölesiye korkuyoruz bize benzemeyenlerden… Ya da onlara benzemekten… Ya kendi yüzlerimiz? Bazılarını benimsediğimiz bazılarından kendimizi sakındığımız o yüzlerimiz… Kendini tanımlamaya yarayacak bir ötekine ihtiyaç duyan yalnızlaşmış olan benliğimizden korkuyoruz. Ötekine sahip olduğumuzda kendi benliğimizde seyrettiğimiz yüzlerimizden…  

Zaman sıçramasıyla her iki karakter tekrar tekrar karşılaşırlar anlatıda. Sıcak bir buluşmanın yaşanmadığı, birbirlerine söyleyecek sözlerin olmadığı karşılaşmalardır bunlar… Sığınma evinde kimsenin bilmediği, inanılması gereken şeye nasıl inanılacağını bilen iki küçük kız; yine aynı durumdadırlar yıllar sonra. On iki yıl sonra ikinci kez karşılaştıklarında; bir oğlu olan Twyla bir itfaiyeci ile evlenmiş. Roberta ise ekonomik durumu iyi bir adamla evli ve üvey dört çocuğu olan bir kadın olarak karşımızdadır. “Sen yere düşmüş yaşlı, zavallı bir siyah kadını tekmeleyen devlet korumasındaki çocuksun hala.“Roberta’nın karşılaşmalarında Twyla’ya söylediği suçlamadır bu… Tekrar karşılaştıklarında ise; Maggie’nin siyah olup olmadığını hatırlamadığını ve onu tekmelemediklerini itiraf eder ona. Büyük çocukların Maggie’ye yaptıklarına kayıtsız kalıp seyretmişlerdir sadece. “Çok yaşlıydı. Ve konuşamadığı için… Şey, biliyorsun işte, Deli olduğunu zannederdim. Annem gibi o da bir devlet kurumunda büyümüştü, benim de başıma aynı şeyin geleceğini düşündüm. Onu tekmelemedik. Görgüsüzler yaptı. Sadece onlar… Ama o gün onu tekmelemeyi o kadar çok istemiştim ki. İstemek yapmaktır.” Ötekileştirilen bu iki küçük kız çocuğu diğer ötekilere benzemekten korkmuşlardır sadece… “Çocuktuk, Roberta. Sekiz yaşındaydık. Ve yalnızdık. Korkmuştuk da.” Peki, onlar çocukluğun arkasına sığınırlarken bizler neyin ardına saklanacağız. Kendi yüzlerimizle hesaplaşırken… 

Gerçek olgunluğa erişmek; kendini düşünmeden başkasını sevebilmektir. Sartre ‘cehennem başkalarıdır’ derken sevgimizin sahip olma arzusuna dönüşmemesi uyarısında bulunmuştur belki de bize. Zadie Smith: “…kimileri ‘insanlarım’ kategorisine mümkün olan en dar bakış açısıyla yaklaşır: Sadece kendi ailelerini kastederler. Başkaları içinse attıkları çığlık bir şehri, bir milleti, bir inanç grubunu, bir ırk kategorisini, bir diasporayı kapsayacak kadar geniştir.” diye yazar kitabın önsözünde. Morrison’un yaptığı da budur. Yaşadığımız dünyadaki tüm yapıların bizi ‘hiç kimse’ diye sınıflandırmasına karşın ‘biri’ olduğumuz konusunda ayak direyen bir çığlıktır onunki. Efsanede gökyüzünde aranılan o cenneti neden yeryüzünde inşa etmiyoruz? Yeryüzünde birlikte tüm dayatmalardan kalıplardan sıyrılmış bütün bir yaşamı…  Bir düşünsenize… Böylesi bir yaşam cennet değilse nedir!

Kaynak:

Toni Morrison, Resitatif, Sel Yayınları

Toni Morrison, Ötekilerin Kökeni, Sel Yayınları

https://www.nobelprize.org/prizes/literature/1993/morrison/lecture/

edebiyathaber.net (1 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r