Masthead header

Bir bakışı solduran zaman (4): Can hûması, zaman humması… | Feridun Andaç

1./ Zaman döngüsü

Sözün uğrak yerlerinden geçiyor her bir bakışım… Durup tek bir yöne bakamıyorum. Bu nedenledir ki çoğalıyor sanrım.

Yaşadığın ânla varsın. Algın, bakışın, düşünüşünle.

Çaresiz alıp gezdireceksin gözlerini, aklını. Dokunacaksın her bir şeye, sana dokunsalar bile. Yeni başlangıçlar arayacaksın.

Sağanaktaki söz gibi çoğalacaksın her biriktirdiğinle.

İlk cümle:

Güzün son demlerinde sıkıcı bir gece vakti, karanlık bir adam elinde meşale geçti sokaktan.” Mutlu Moskova, Andrey Platonov

2./ Ara yerde, uzak bakışlarda

Dönünce Doğu’dan, yaşamla arama soğukluk girdi bir ânda. Bir tür yabancılaşma hâli… Anlamsızlık…

Toplumun yarılma durumunu gözlemek, karanlık zamanlara tanık olmak sanrıdan başka ne yaşatır ki insanda…

Öte yandan da geçmişteki yağmanın sonuçları çıkıyor karşımıza bir bir. Toplumdaki el değiştirmenin kan kaybı yaşattığını nice sonra öğreniyoruz. Bu da, o ara yerde duran bizleri hep uzak bakışların insanı kılıyor. Ezinçlerimiz biraz da bundan.

İlk cümle:

“1915 yılında sürgün edilen Ermenilerin bıraktıkları malların idaresi için gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde, bir dizi kanun ve kararname çıkarılmıştır.” Kanunların Ruhu/Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek, Taner Akçam/Ümit Kurt

3./ Sanki hiç yoktunuz 

Çocukluk kentim, “yitik cennetim” dediğim Erzurum’dan kopuşumda 19 yaşındaydım. Küsmüş, bir daha hiç dönmemeye karar vermiştim.

Bunun öyküsünü anlatmışımdır başka denemelerimde, kitaplarımda.

Kentime yıllar sonra ilk dönüşüm yazarak başlamıştı. Sonunda yazdıklarım beni bir gün çekeleyip Doğu Ekspresi’ne bindirmiş, kentime doğru, on beş yıl sonra yolculuğa çıkarmıştı.

Hatırlarım…

Kompartımanda okuduğum kitaplar arasında Puşkin, Gogol, Turgenyev, Çehov, Hamzatov, Furuğ ve Cemal Süreya vardı. Haçaturyan’ı, Bach’ı, Çaykovski’yi ve Mükerrem Kemertaş’ı dinliyordum yol boyunca…

Kentime vardığımda, İstasyon Caddesi’nin kente açılan, görkemli bir kartalın kanatlarını andıran duruşunun sünüp gitmesine kederlenmiştim bir ânda. Sanki çocukluğum alınmıştı elimden!

Çocukluğumun geçtiği sokaklara, mahallelere (Çamurlu Sokak, Yukarı Mumcu, Yeğenağa, Üç Kümbetler, Tohum Islah İstasyonu…) yolumu düşürdüğümde, kentimin nasıl tarumar edildiğini görecektim.

1990’ların başıydı…

Gene de yüksünüp küsmeden kentimi bir baştan bir başa adımlayarak fotoğraflamıştım. Biliyordum ki bu yerler de çıkıp gidecekti kentten, yıkılıp yok edilecekti. Çünkü talan kültürü başlamıştı her yerde.

İşte o yolculuğum beni “Bir Kentin Solgun Yüzü”nü yazmaya yöneltmişti. Yalnızca çocukluk cennetime dönmüyordum, adeta kentimle yüzleşiyordum.

Milliyetçi dalganın günbegün arttığı, cemaatlerin her alanda etkisini gösterdiği, kentin birçok kültürel/tarihsel değerinin yağmalandığı bir Erzurum duruyordu karşımda. Üstüne üstelik yenilgi, kırım-kıyım, savaş bayraklaştırılıyordu; Mustafa Kemal, ve bir ulusun ulus olma bilincinin dönüm noktası Erzurum Kongresi neredeyse yok sayılıyordu! Yaman bir çelişkiyi yaşıyordu kent. Giderek her türlü belleğini yitiren bir kent inşa ediliyordu. Milliyetçi muhafazakar zihniyet hallaç pamuğuna çevirmişti her yanı.

Nitekim bunu izleyen yıllarda bu daha da artarak ilerledi. Nitelikli göç verip niteliksiz göç alan kentin yeni sahipleri o talana katılarak yeni zenginlerini yarattı. Ama yoksulluk ve ötekileştirme hayatın her alanında olduğu gibi kentimde de varlığını gösteriyordu.

Yüzleştim, demiştim.

Evet, gözlerim bildik mekânları, tanıdık yüzleri arıyordu. Ama bunlardan  birine bile rastlamak ne mümkündü! Bana anlatılanlar, okuduklarımdan öğrendiklerim, gördüklerim, tanıdıklarım yoktu artık.

Bu kentte bir dönem Ermeniler yaşamış ve yaşamlarına/kültürlerine  dair derin  izler bırakmışlardı. Ticaretinde, zanaatında, mimarisinde…Kuruluşunda adları vardı, Karin nasıl unutulurdu?! Ama gelin görün ki onlara dair her şey, ama her şey adeta kazınıp silinmeye çalışılmış, yıkılmış, yağmalanmıştı. Bunun tek bahanesinin “Tehcir” olduğunu sanmıyorum! Üstelik tehcirle yerinden yurdundan edilen onlardı. Kırım-kıyım savaş ortamında kaçınılmaz olandı. Araştırıp ettiğinizde olayın arka planında Almanların askeri gücünün varlığını daha iyi görüyordunuz. Yakın zamanda yayımlanan bir çalışma  bunu ayan beyan ortaya koyuyordu.

Daha düne kadar köylerinin adları belleğimizdeydi, yerleri yurtları el koyan kişilerin gözdesi, kentteki zenginlikleriydi. Kendilerine namlı soyadları vererek bu el değiştiren zenginliği tescillendirenlerin adları çocukluk belleğimde yer eder. Çünkü aile içinde çok konuşulurdu bunlar. Kentin eskileri bu yeni zenginleri çok iyi bilirlerdi.

Tosik, Salasor, Pezgeriş, Erginiş, Igdasor, Norşen, Terkini ilk elde sayabileceğim ova  köyleriydi. Ailemin ortak anılarında Ermenilerle  bir arada yaşanmışlığın acı-tatlı güzel anları vardı üstelik.

O dönüş günümün ertesinde, Gümrük Hamamı’na (eski Gümrük Kapı’nın yanıbaşında) yakın bir yerdeki Karekin Pastırmacıyan’ın evini gidip bulmuş, fotoğraflarını çekmiştim. Yarı yıkık duruyordu. Daha beride, eski bisküvi fabrikasının sırasında bir Ermeni tüccarın konağı olan Dumlupınar İlkokulu’nun yerinde ise yeller esiyordu.

Demirciler Çarşısı’na inmiştim. Ermeni Kilisesi yıkıntı haldeydi, mezbelelikti adeta, henüz camiye dönüştürülmemişti. Tam karşısındaki papazın evi demir-çimento ardiyesi olarak kullanılıyordu. O güzelim yapı işgal altındaydı!

2000’lere gelindiğinde kent yağma ve yıkıntıya tamamen teslim olacak; artık hiçbir şeyin izi tozu kalmayacaktı. Ne Sanasaryan Mektebi, ne Ermeni evleri, kiliseleri, ne de  onlara dair bir tek sokak, bir tek kâğıt parçası…

Kentin yerlisi ve bekleyeni bir dostum, tüm tapu ve nüfus kayıtlarının, sicil defterlerinin yakılıp yok edilmiş, bazılarının da alınıp götürülmüş olduğunu; kente dair önemli belgelerin bazılarının Rus arşivlerinde bulunduğunu anlatmıştı.

Doğrusu, şu yakın zamanda gündeme gelen, tartışılıp duran gayrimüslimlerin el konulan mülklerinin iadesinin yanı sıra, kentsel dönüşümde yıkılıp yok edilen Ermeni evlerinin talanı bana aynı akıbete uğrayan Erzurum evlerini hatırlattı.

İki yıldır Üç Kümbetler ve çevresinde başlatılan yıkımlarda, ve daha başka semtlerde bekleyen/sürdürülen talanlarda hiç kimsenin sesi soluğu çıkmıyor. İnsan ister istemez, bu kentsel dönüşümde o yapıların yerine nelerin konulacağı, tescilli evlere ve kaderine/yıkılmaya terk edilen, hatta zamanında el konulan bir dolu Ermeni mülkü için bugünlerde neler planlanıyor merak ediyor.

“Bugün Erzurum’un hiçbir yerinde Ermenilerin izi tozu yoktur, onlar burada hiç yaşamamıştır,” demek için mi acaba hiç kimsenin sesi çıkmamaktadır? Ama, ben, en azından Karekin Pastırmacıyan’ın (Armen Garo) Erzurum’da doğup büyüdüğü , Sanasaryan Mektebi’nde okuduğunu, kentin varlıklı bir ailesinin çocuğu olduğunu, babasının ve dedesinin kentteki namını, yaşadıkları evin yerini biliyor; onun Meclis-i Mebusan’da Erzurum milletvekili olarak görev yaptığını da sizlere hatırlatıyorum.

İş “vatan”/”yurtseverlik” meselesine gelince; okuyun anılarını Armen Garo’nun, kimin daha yurtsever olduğunu, bu toprakları nasıl sevdiğini/savunduğunu çok iyi anlayacaksınız eminim…

Ara söz:

“Türkiye’den çıktığımdaki ‘yurt bilgim’ Ege ve Marmara’nın bir bölümü ile sınırlı idi. Berlin’deki mikro-Türkiye’de, yurdun her yerinden insanlarla karşılaştım. Gelenekleri, yemekleri, mantaliteleriyle tanıştım. Kısacası Türkiye’yi, onu terk ettikten  sonra tanımaya başladım. Burada tanıştığım birçok arkadaş için de geçerli idi. Sovyetler zamanında bir defasında  Doğu Alman televizyonunda bir Ermeni folklor ekibi gösterildi. Folklorcu arkadaşım şaşırdı, ‘Aaa’ dedi, ‘Bunlar bizim Bitlis oyunlarının kıyafeti!’ O zamanlar, rahmetli Eğinli babaannesinin bir Ermeni kızı olduğunu, babası hariç hiç kimse bilmiyordu.” Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, Serdar Dinçer

4./ Eşlik eden

Gözün dili gibi sözcüklerim. Her gün  onların bana eşlik etmesini seviyorum. Bir arada ve çoğuluz onlarda. Duygudayız hem, düşüncedeyiz hem de.

Gelip birinin hayatımıza katılması da zenginleştiriyor bu bakışımızı, ruhumuza iyi geliyor.

İşte o eşlik edenin esrimelerindeyim şu ân.

Bir yandan Spinoza’yı okuyor, ötede de onu düşlüyorum. Yarınki kavuşmamızı, bize eşlik eden duygu dilinin kanatlanışını.

Ara söz:

“Biz çizerler, sadece gözlemlediğimiz bir şeyi başkalarının da görmesini sağlamakla kalmayıp nereye varacağını kestirmenin mümkün olmadığı görünmez bir şeye de refakat ederiz aynı zamanda.” Bento’nun Eskiz Defteri, John Berger

5./ Kar yağdığında, kalbim

“Orada her şey göz kesilmiştir. Dilin ne yeri vardır?”

Şems-i Tebriz-î

Gördüğümü görmedim, duyduğumu duymadım. Kalbim kendi zamanının seyrindeydi.

Yağan karın selintisi zamansızlığın örtüsünü sermişti her yana.

Sesi işittim, kokuyu sineme çektim, dokundum ak örtüye. Gözlerimin mührü çözülmüştü bir kez. Karanlıklar geride kalmıştı. Kendinden vazgeçenlerin mesken tuttuğu bir yerden gelmiştim. Dilimdeydi söz:

“Gönül ararsam, senin semtinde görürüm,

Can istersem, saçlarının kıvrımlarında bulurum.

Çok susuz kalır da su içersem,

Kâsede yüzünün hayalini görürüm.” (*)

Aşinaydı duyularım hayatın buradaki rengine. Hiçbir şey bırakıldığı gibi kalmıyordu. Doğa yasasıydı bu. Gene de şu dağ, karın aklığını bendinde tutan şu zirve; ve her adım başı karşınıza çıkan çeşmeler… Durduraksız yağan karın selintisinin gölgesinde kurnalardan akıp duran suların çağıltısı çoğalan kar ezgisi…Ötede insanların sessiz, suskun, içe dönük hâlleri…

“Bundan daha perişan gönül hali olur mu?”

Hatırladım…

Dağın yamacında taş kesmiş ejderha geceleri  canlanıp dağdan usulca ovaya iniyor, kentin bütün çeşmelerinin sularını yudumlayıp, son uğrak yeri Cennet Çeşmesi’nin suyunda yüzünü yıkayarak gözpınarlarıyla taşıdığı suyu getirip türbedeki  Kesikçeşme’nin yalağına bırakıyor. O taşlık yerde gece gündüz demeden akan suyun bereketini buna yoran halamın anlattığı  masalı, gene bir kış gecesinde dinlediğimi hatırlattı bana karın yağışı.

Kentin uzaktan görünümü o aklıkta her şeyin silindiğini, eşitlendiğini hissettirmişti bir ânda.

Bu kez, uçağın seyir alanındayım. O beyaz örtü kentin saklı dili olarak çıkıyor karşıma.

Şems-i Tebriz-î’nin satır aralarında geziniyor bakışlarım:

“Gönlümü dava ettin ama, yolunda canımı da feda ettim.”

Kar düşleri beliriyor yere kanatlanarak indiğimizde. Savuran rüzgâr, dağ esintisiyle tozunan kar ayaklarıma dolanıyor. Durup avuçluyorum yurt toprağına kavuşurcasına. Bütün duyularımı uyarıyor kar soğuğu ve karın kokusu:

“Senin uykun, uyanıklık gibidir, ama yine de uyanma.”

İçimdeki kar uykusunun depreşmesini istemiyorum. Dağın uyanışını kucaklıyorum savrulan kar soğuğuyla.

Burada bırakılan, bir daha hiç dönülmeyen zamana geçişin işaretlerini taşıyordu bana her esinti.

Bıraktım kendimi o soğuğa, dağ esintisi, kar savruntusuna…Kapamadım paltomu, yün atkımı dolamadım boynuma, eldivenlerimi çıkarmadım cebimden…

Yönsüz yolcu olmayı seçtim…Gözlerim alışsın istedim beyazın tonlarına. Yürüdüm. Her adımda kulağımdaki kar ezgisini dinliyordum rüzgârın. Kar rüzgârıydı bu, kar ayazı, kar uğultusu… Bazen ıslık çalarcasına gelip yüzünüze vurup geçiyordu.

Uyarıları dinlemesem buradan kentin merkezine, Havuzbaşı’na kadar yürüyeceğim… Dilimde ezgisi:

“Havuzbaşı’nda üç testi,

Ne yaman bir rüzgâr esti,

O yâr benden ümit kesti,

Balam kaşların gözlerin,

Seni sinemde gizlerim,

On bir aydır yol gözlerim.”

Kentin dünü ve bugünü oradaydı. Geleceğe dönük düşlerin yolculuklarına oradan çıkılırdı. Başlayan ve süren hayatın izlerine rastlardınız, bir zaman dili olurdu kentin kapılarına açılan bu kavşak. Her kar mevsiminde gelip sizi orada kuşatan bakışın yolcusuydunuz çünkü.

Ayrılmak, uzaklaşmak, bir daha dönmemek üzre yola çıkışların başlama noktasıydı Havuzbaşı kimi zaman.

Her adımda kar yağardı geceye, içinize; yolların ucunda başlardı ayaz. Dilsizleştirirdi sizi karın yağışı. Kapılar kapanır, sokaklar ıssızlaşır, kömür sobalarının kokusu kar buğusuna karışır. Geçitsiz bir gecede, ceplerinde sıcak leblebilerle Nazik Çarşısı’ndan geçerek Kevelciler’den Tebriz Kapı’ya ulaşıyorsun. Kar tufanı alıyor önünü. Kar ışıltısı gecenin aydınlığı sana. Seni bırakmayan duygunun sağanağındasın. Aranızda bir tek karın engâh yağışı, bir de şairin sözleri var:

“Ey sabah rüzgârı, elinden ne gelirse bir gececik onun yurdundan geç!

Gönlün isterse, benden onun tarafına bir selâm götür.

Gönlümü orada görürsen, de ki, vuslat sana haram olsun!

Ben böyle senden uzakta, sen ise hep onunla diz dizesin.

Eğer oraya yetişebilirsen aheste git, yavaş yürü!

Ta ki, zülüflerinin kıvrımları dağılıp da birbirine karışmasın!”

Gecesi dolunay parıltısı, üşütmeyen ayazı kapanan zamanın dilidir. Ağdaşık bir seyirdesinizdir Erzurum’da karın yağışında. Ak örtülü dildir gece, duran zamandır bellekle aranızda. İblisin bekleyişine gölgedir her kar esintisi. Unutulmuş keder, saklanmış avuncun habercisidir. Bazen Emrah’tır söze düşen:

“Hiçbir kimse olmaz bu derde râzı

Nemle tazelensin bahtım beyâzı

Hâtıra düştükçe yâr bazı bazı

Ağla göz yaşıyla yaz bana gönder.”

Ve ansızın karşına çıkıyor Puşkin. Gözlerine göz oluyor bir süre. Kenti adımlıyorsunuz birlikte. Dilinde “Yevgeni Onegin”den ezgilediğin dizeler:

“Bir kulübede şarkılar söyleyerek bir genç kız

Yün eğiriyor, ve, gecelerin kış zamanı dostu,

Çıtırdıyor bir çıra karşısında onun.”

Kalbim, karlı yollarında kentin. Kavuşulmayan bir zamanın mührünü açan dilin dilbendi bakışlarda.

Biliyor ki artık, Doğu’da kış yalnızca karın yağışı, yolların kapanışı değildir. Gönlün buluşamadığı, zemheri ayına dönen tutkusunu hatırlatan bir zamandır da…

Ara söz:

“İçimize çekilerek bizi ötekilerden  ayıran, soyutlayan ve bizi biz yapan her şeyi daha derinden kavramaya çalışırız. Hemşerilerimizden uzak uzak durarak yalnızlığımızı yoğunlaştırırız. Ya onlarda kendimizi görmekten korktuğumuz için, ya da, ola ki kişisel duygularımızı paylaşmaktan çekindiğimiz için.”  Yalnızlık Dolambacı, Octavio Paz

6./ Hayatın silinen izleri

Bu kent belleğini adım adım yok ediyor.

Yıkılan eski yapıların arasına katılan, Cumhuriyet’in simgesi Halk Eğitim Merkezi binası kentin ne denli görüntü yoksulluğuna büründüğünün örneği. İster istemez Kastamonu geliyor aklıma. Onca yıkıma karşın kentteki yüksek koruma bilinci, kentin  kentsel dokusunu hemen size anlatıyor.

Erzurum, bu anlamda, kent dokusu açısından  daha da kimliksizleştiriliyor. Bir kent plancısının elinin değmediği yer durumunda. Evet, bir “yer”…yerel yöneticilerin akıllarınca evirip çevirip çirkinleştirdikleri bir yer…Bir kent olmaktan çıkarılmış, yıkıntılar, viraneliklere bürünmüş herhangi bir yer. Kentin hangi ucuna ulaşırsanız ulaşın karşınıza çıkan görünüm bu…

Tarihi mekân Taşmağazalar tamamen kimliksizleştirmiş… Açılan alt/üst geçitler, yapılan otoparklar, kendi haline bırakılan tarihsel mekânlar… Giderek iğreti bir kasaba görünümüne terk edilen kent bir pazar yeri adeta. Gelen ürünlerin yöre illere, kasaba ve köylere dağıtıldığı  bir yer…

Bir zamanlar hayatın derin izlerinin yaşandığı kentin yerel dokusu bozulduğu gibi, kenti terk edenlerin alıp götürdüklerinin yerine konulamadığını geleneksel kültürün nasıl kan kaybettiğinin de örneğini bize gösteriyor burada.

İlk söz:

“Her zaman, gördüğünü söylemesi gerekir insanın, ve özellikle de her zaman –ki bu daha zor- gördüğünü görmesi.(…)

Kinlerin, korkuların, düşünsel yoksullukların ve yaşam gücü eksikliklerinin tüm yırtıcılığıyla bu ülkenin –Fransa’nın- ve bu çağın en güzel yanlarıyla savaşmaya, onları uğursuz bir hırsla yok etmeye uğraşanları bir vicdan hesaplaşmasına ve pişmanlığa yöneltmek isterdim: Buluş gücünden, gözüpeklikten söz ediyorum ve yapı işleriyle çok yakından ilgili yaratıcı dehadan…Bu alanda akılla şiir bir arada yaşar; bilgelikle girişimcilik el ele verir. Katedraller henüz beyazken Avrupa, tekniklerin kaçınılmaz gereklerine göre bir kez örgütlemişti meslekleri.” Mimarlık Öğrencileriyle Söyleşi, Le Corbusier   

(*) Konuşmalar/Makalât II, Şems-i Tebriz-î, Çev.: M. Nuri Gencosman, 1975, Hürriyet Yay., 206 s. 

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (14 Nisan 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r