Masthead header

Bir bakışı solduran zaman (22) | Yitirdiğimiz ne varsa… | Feridun Andaç

“Aşındır okyanuslarla korunamayan

ışığımı tuz firarıyla,

ve belle rüzgâr ilmini

ruhun uç veren manzarasında.”  

Nelly Sachs/Çev.: Melike Öztürk

Gözlerindeki kederi bastırarak kadına baktın. Çayını yudumlarken önündeki kitabın sayfalarını ağır ağır çeviriyordu. O ân onun duygularını merak ettin. Ne düşündüğünü… Ama okuduğu kitabı daha çok merak ettin. Bekledin bir süre. Ötede işlerin yapılıyordu, makinelerin sesleri insan seslerini bastırmıştı. Birkaç kalem seçip üst kata çıkmıştın. Schneider’ın yeni serisi yazma arzunu kabartmış, tutup yeni bir defter daha almıştın. Kadına bakıyordun. Onun sessizliğine, sayfaların hışırtısına… Başını kaldırıp baktı sana. Gülümsedin.

“Ne güzel bu saatte kitap okumak!”

“Benim değil, oradaki arkadaşın. Daldım, güzelmiş!”

“Ama, o zaman siz Gülistan’ ı da okumalısınız…”

“O daha mı güzel?”

“Hayır, birbirini tamamlıyor. Sadî’yi öksüz bırakmamış olursunuz böylece.”

“Ne güzel konuşuyorsunuz… Öksüz bırakmamak… Bir yazar bunu mu ister sizden, diğer kitabına da dönmezsek…”

Aklına düşmüştü şairin dizeleri:

“Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.” (Yahya Kemal)

***

Oysa, sabah beri, geceden yazmaya başladığın “Saklı Kalsın” metniyle yola çıkmıştın. Bir imgenin belleğindeki izleri seni Şair’in anlattıklarına döndürmüştü. Saçları gümüş rengindeki Kadın ne günler geceler geçirmişti. Bunu anlatıyordu sana bir bir.

Sakın yazmayın, deyip başlamıştı anlatmaya…

Yakup Kadri Bey, beni o genç yaşımda alıp yanına İsviçre’ye götürmüştü sekreter olarak. Nasıl da toy biriydim. Öyküler yazıp yazıp duruyordum. Onun büyük bir romancı olduğunun farkındaydım. Belki de o yanı beni etkilemişti, daha sonraları roman yazmamda bunun yansıları vardır. Utanırım hep. Ben bambaşka şeyler yazdım uzunca süre.

Ah, sahi, size Şair’i anlatacağım… O koca yürekli, kızıl saçlı Şair’i… Mahpusluğunu, sürgünlüğünü, sevdalı hallerini…

Diyerek başlamıştı.

Genç kadına bakınca bir de bunu hatırlamıştın. Şair’in Rubailer’i gelmişti bir de aklına:

“İnsan

ya hayrandır sana, ya düşman.

Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun

ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan…”

Ezberinden söylemişti sana Rubailer’inden birkaçını, “en güzel şiirleri,” bunlar diyerek…

O metni yazmayı sürdürürken, çıkıp ormanda yürümüştün bir süre. Sabahın soğuğuna, ayazına aldırmadan. Sonra, yola çıkıp yapacaklarına dönmüştün.

Aklın Şair’deydi, bir de gümüş saçlı kadın Romancı’da.

İkisini de anarak şunu fısıldamak istemiştin kitabını okumaya veren genç kadına:

“Kitap okurum:

                   içinde sen varsın,

şarkı dinlerim:  

                    içinde sen.

Oturdum ekmeğimi yerim:

                   Karşımda sen oturursun,

Çalışırım:

                  Karşımda sen.

Sen ki, her yerde ‘hâzırı nâzır’ımsın,

                   konuşamayız seninle,

                   duyamayız sesini birbirimizin:

sen benim sekiz yıldır dul karımsın…”

İşte bu burukluk zamanlarından söz etmişti sana Romancı.

Artık kopmuştu Piraye’den, yüzünü döndüğü Kadın benim çocukluk arkadaşımdı. Ama gönlü bana da meyletmişti. Şair bu, sanırdı ki bütün kadınlar benden yana. Kaçar olmuştum, içimden; “Bu nasıl şey, rezil olurum arkadaşıma karşı,” diyerekten…

Bir çay söyledi sana genç kadın, “Sizi bir yerden tanıyorum,” diyerekten. “Benzerlik,” deyip geçiştirmiştin.

“Demek siz de okudunuz bunları, biliyorsunuz ki hemen önerdiniz diğerini…”

Sonra, bunu okuyan diğerini de mi okumalıdan başlayıp kitaptan yazıdan söz etmiştiniz. O ısrarlıydı seni tanıyabilmekte. Elindeki kitaba bakınca, duralamıştı. Bir dostun için ilk baskısının fotokopisini yaptırıyordun. Rasgele bir yerini açıp ona şunları okumuştun çayını içerken:

“Bizim için kültür, yalnızca tiyatro oyunu, film, senfoni, tablo, kitap üretimi ve tüketimiyle sınırlı değildi. Kültürden, insanları buluşturan, birleştiren herhangi bir yer yaratmayı anlıyorduk. Bizim için, kolektif bilincin ve kimliğin tüm simgeleri kültürdü: bizi biz yapan belgeler, düşgücümüz, varolmamızı engelleyen her şeyi  açıklayan bilgiler…” (*)

Kitabını kapamış, okuduğun kitaba göz atmak istemişti.

“Elinize almayın, bu sizi yakabilir,” demiştin gülümseyerek.

Az ötede, bu gece, sizin oyununuz vardı. Aklıma düşmüştü bu da. Gene ışıkların içindeydiniz siz, karanlıkta size bakan bir çift göz olmak istediğimi düşündüm.

Bir de Eduardo Galeano’yu, o genç kadına değil de, size okumayı.

 (*) Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Eduardo Galeano; İspanyolcadan Çev.: Gülin Dalaman, 1986, Alan Yayıncılık

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (22 Eylül 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r