Bilmek istemezdim ama artık biliyorum | Havanur Taflan

Ekim 14, 2022

Bilmek istemezdim ama artık biliyorum | Havanur Taflan

Hadi çık uğursuz leke, çıksana!

Elim hâlâ kan kokuyor. 

Arabistan’ın tüm esansları yetmez bu küçük eli güzel kokutmaya.” 

Kendimizi dille var eden ve dille yok eden canlılarız biz. Bu yüzden olsa gerek anlatma çabası içinde kıvranır dururuz hep. Şimdiyi, geçmişi, geleceği… Daha önce olduğumuz insanı toprağın altına gömmek için çabalarız. Fotoğraflara hapsettiklerimiz susar sadece… Ama onlar da hatırlatır(bu misyonu üstlenmişler gibi) geçmişin hikâyelerini bize… Ta ki sararmış o fotoğraflara bakanlar kalmayıncaya kadar… Sonra… Yok olup giderler unutulmuşluk kervanına… Olduğumuz şeyle olmadığımız şey arasında, hayal ettiğimiz şeyle hayatın bizi yaptığı şey arasında bir boşluğuz bu yaşamda. (Pessoa’nın dediği gibi…) 

Her şey… Şu an olmakta olan her şey bile geçmişe geri döner. Açığa çıkmayı bekler saklandığı dehlizde… Zamanın o karanlık hapishanesinde sessizce anlatıcısına kavuşmayı… Anlatılmak için bekleyen hikâye ise; başından sonuna kadar anlatılabilecek güce kavuşana dek bekler durur. Ama biliriz ki istesek de istemesek de açığa çıkmanın bir yolunu bulur.  Fakat yine de hayat boyu o kadar çok şey kalır ki söylenmeyen… Ve o kadar çok hikâye anlatılmayı bekler ki… Ya kulaktaki dil? Suç işleyebilir mi? Olsa olsa ortaklık edebilir suça. Ya da suç işleyenin bahanesi olur. O zaman bilmek mi bilmemek mi daha iyidir? Bunun üzerine kurar Javier Marias Beyaz Kalp’te anlatısını. ‘Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!’ diyen Hamlet gibi. Havanalı bir annenin iki kızıyla da evlenen Janz’ın hikâyesidir anlatı.  Anlatıcı oğul Juan’ın diliyle aktarır bize hikâyeyi. Başkalarının söylediklerini aktaran, bir dilden diğerine tercüme eden bir tercümandır Juan. Yazarın deyimiyle kendi sesinden yoksundur ama her dilin de kelimelerine sahiptir. Farklı yüzyıllarda farklı dillerde söylenen tüm o kelimelere, hep aynı eyleme kışkırtan sahipsiz çevrilebilir kelimelere… Sözle bağı kalmayan onları silen sonrası ve öncesinden eylemi soyutlayan kelimelere… Kendi sesini arar Juan anlatı boyunca. Geçmişe saklanmış bir sırrın açığa çıkmayı nasıl beklediğinin peşine düşer. Ortak bir sırrın gizli tanıklar olan kelimelerin… Geçmişin geleceğin ve şimdinin yüzleşmesidir bu onun için. 

Hayat bizim için devam eder bir şekilde… Bazen seçerek, bazen ret ederek, bazen de üzerine ekleyerek… Tüm bunları yaparken o yolumuza takılanlar… Silikleşip geçerliliğini kaybettiği anda biricik hikâyemiz haline gelir. Onu paylaşıp paylaşmama kararsızlığı içinde debelenip dururken akıp gider zaman da. İnsan hayatı, kendisi için hep bir endişe. Ama başımıza gelen her şey olup bittikten sonra yabancılaşır bize. Artık bizim olmaktan çıkar eskisi kadar acıtmaz canımızı. Zamanın bize yaptığı en iyi iyiliktir bu. Yine de zordur anlatmak… Ağızdan çıkan bir söz yeter oysa başlamak için. Sonra çorap söküğü gibi gelir kelimeler ardı ardına. Beklediği o kuyunun derinliklerinden çıkar sonuçlarını düşünmeden… Affedilme isteğimizin dışa vurumu… Onca yükünün birden boşalmasının verdiği o rahatlık hissi… Ya dinleyen? Bir kez duymaya başladı mı hikâyeyi… Çok geçtir artık her şey onun için. Hikâyenin ayrıntılarını öğrenme isteği ile kıvranır durur. Bir sırra ortak olduğu için kendini çok önemli hisseder hissetmesine de istemeden bir yükün altına girer. Ya az sonra duyacağımız şey… Tüm hayatımızı altüst edecek bir gerçeklikse… Düşünülmeden ağzımızdan bir kez çıkmış bir söz… Birinin gerçekten ölümüne neden olmuşsa eğer… “Ellerim senin renginde, ama bu kadar beyaz bir kalp taşımaktan utanıyorum.” Sonsuza dek suçluluk halinde kalan Macbeth gibi uyku ölür bizim için. Peşinden koştuğumuz o arzularımız ve hırslarımız… Kendi yaşamlarımızın trajik kahramanlarıyız hep onların yüzünden. Lady Macbeth’i suç ortağı yapan şey ne kışkırtmaları ne de elini Duncan’ın kanına bulamasıdır. Onu suç ortağı yapan “ben yaptım” cümlesini duymasıdır Marias’a göre. Sadece duyması… Tıpkı Juan’ın teyzesi Teresa gibi. 

Kahramanları aşk, evlilik ve sırlar etrafında dönüp durur Marias’ınİki kişinin yapmacık bir biçimde açılışını birlikte yapmak zorunda oldukları ve yapmacıklı bir humma içerisinde hazırladıkları o ortak evle dışarıya ilan edilen bir törendir evlilik. Sözleşmeden sonra her iki tarafın karşılıklı olarak birbirlerinden eskiden oldukları, âşık oldukları o kişi olmaktan vazgeçmelerini istediklerinin kanıtıdır. Kendileriyle özdeşleşen evler yok olur zamanla. Her biri kendi hayatlarını yaşayan farklı yerlerde duran yalnız uyuyan bu iki farklı insan birden yapmacıklı bir birlikteliğin içinde bulur kendilerini. Artık ne bir konuk ne de bir diğeri ev sahibidir. Marias her şeyin bittiği duygusunun günümüz evlilik kurumunu kırılganlaştırdığını söyler bir röportajında. Küçük bilinmezliklerin ortadan kalkmasından, hayatın heyecanını yitirmesinden mustariptir Juan da. “Güzel, artık evlendin. Peki ya şimdi?” Babası Ranz’ın Juan’ın evlendiği gün söylediği bu söz okurun karşısına sürekli çıkar. Evliliğe kutsal bir yerden bakmaz. Zamanı gelince yapılması gereken, bazen kaçınılmaz olan bir durumdur evlilik onun için. Hayatın rutine dönüşmesi… “Evlilik mevcut tüm alışkanlıklarımı en önemlisi hayata bakışımı rafa kaldırmıştı.” Yeri değişen ve yeni alınan eşyalar yüzünden her seyahatten dönüşte yabancı bir eve geldiği hissini yaşar sürekli. Ev, karısı Luisa gibi sürekli bir devinim halinde ve değişime uğramaktadır. Ya Juan?

Yazar anlatı boyunca okura; neyi, ne kadar bilmek isteriz? Gerçekten bilmek istiyor muyuz? Sorularının etrafında döndürüp durdurur. Uzun ve tekrara düşen kelimeleriyle… “…konu dışına çıkışlar, hiç tartışmasız okumayı güneş gibi aydınlatır, onun canıdır, ruhudur. Onları bir kitaptan çıkarın, kitabı da kaldırıp atın; her bir sayfaya sonsuz soğuk bir kış çökecektir. Onları yazara geri verin, yeni damat gibi dimdik dikilir karşınıza, sizi selamlar; çeşni katar kitaba, iştahınızın kaçmasına fırsat vermez.” diyen Lawrence Sterne’nin yolundan gider Marias. Çevirdiği çok sayıdaki kitap içinden en çok Sterne’in kült kitabı Tristram Shandy Beyefendi’nin Hayatı’ndan etkilenmiştir. Edebiyat eğitiminin bir parçasıdır çevirmenlik onun için. Çevirmen ayrıcalıklı bir okuyucu olmaktan başka çevirdiği eserin her kelimesini yeniden yazdığı için ayrıcalıklı bir yazardır çünkü. 

Doğrusal akmaz hikâyesinde zaman Marias’ın. Tristram Shandy ve Don Kişot gibi doğrusal zamana karşı oynayan düzensiz, konu dışına çıkan kitaplardaki gibi. Zaman, diğer sanat biçimlerinden çok daha önemlidir romanda. Onunla oynayabilir, değiştirebilir, yavaşlatıp hızlandırılabilir yazar. Hatta isterse tamamen durdurabilir de. Müzikte bir melodinin farklı enstrümanlarla çalması gibidir bu. “Kitaplarımda bir cümleyi ya da bir görüntüyü- bir öncekinden biraz farklı hale getirmeye çalışıyorum. Her yeni görünüm bir öncekini aydınlatıyor, cümleler sadece ileriye doğru değil geriye doğru çalışıyor.”  

Yaşamımızı şekillendiren şeyler sadece bizim yaptıklarımıza bağlı değildir. Diğer insanların yaptıklarımız hakkındaki bildikleri yön verir çoğu zaman yaşamımıza… Tıpkı Juan ve babası Ranz’In hayatı gibi… “Luisa bazen banyoda bir şarkı mırıldanıyor onun hazırlanışını izliyorum tıpkı dünyayı kendi yastığından gören ya da kapının eşiğini asla geçmeyen tembel ya da hasta bir çocuk gibi ve oradan dişlerin arasından söylenen, bir başkasının dinlemesi, çevirmesi ya da yorumlaması için söylenmemiş, yine de duyulan, öğrenilen ve hiç unutulmayan, sebepsiz ve dinleyicisiz kadınlara ait bu şarkıyı dinliyorum. Her şeye rağmen daima söylenen bu şarkı, bir kez söylenince, arkasından gelen yetişkin hayatının sessizliğinde ne kesiliyor ne azalıyor, hep devam ediyor.”  Yaşamın döngüsü de böyle değil mi zaten. Her şeye rağmen bizim dışımızda akar hayat.

Luisa’nın şarkı söylediği bu sahne ile indirir perdeyi Marias. Olayların neden niçin nasıl olduğuyla ilgili tüm ayrıntıları anlattığına göre işi bitmiştir zaten. Okur da hepimizin biraz Macbeth (ve biraz da Hamlet) olduğumuz gerçekliğiyle kapatır kapağını kitabın. 

Kaynaklar:

https://bombmagazine.org/articles/javier-mar%C3%ADas/

https://www.nuevatribuna.es/articulo/cultura—ocio/javier-marias-indomito-refinado-cultura-obituario/202209

Beyaz Kalp, Javier Marias, çev. Bülent Kale, YKY

edebiyathaber.net (14 Ekim 2022)

Yorum yapın