Masthead header

Bilimkurgu dünyasında “İLK” hakkında önemli bir söyleşi

Söyleşi: Canan Aydın

Dünya, fantastik diyebileceğimiz ilkel bir bilimkurgu çağından geçiyor. Tüm Dünya’yı saran Covid19 salgını nicedir bizi birbirimizden kopardı. Şöyle ağız dolusu gülüşemediğimiz, birbirimize dokunamadığımız zaman tünelinde, yorgun argın ilerlerken neyse ki bize bu karanlığı unutturacak bir haber geldi: Uzaya gidiyoruz. Öyle yavaş da değil sert bir inişle. Bu vesileyle Dünya da bizi fark etti. 

Neyse tüm bu ‘gelişmeler’ bir yana edebiyatın bilimkurgu alanında ciddi, güzel, eğlenceli bir kitap çıktı. Bir bilimkurgu seçkisi olan İLK adlı kitap İthaki Yayınları imzalı. Kitapta 21 yazar kendi kurgu dünyasından ayakları yere basan birbirinden özenli hikâyelerini okurla paylaşıyor. Ben her yeni hikâyeye başlarken merakla devam ettim. Naçizane, bir okur olarak kitabı tavsiye eder aradan çekilirim. Kitabın yazarlarından biraz kitabı biraz bilimkurguyu, kendi hikâyelerini ve ilham kaynaklarını dinleyelim.

21 yazar ortak bir amaç için bir araya gelerek; telif ücreti ‘Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi’ne bağışlanacak bir esere katkı sundunuz. Siz bu üretime nasıl dâhil oldunuz? Bu eserin sizin için nasıl bir anlamı var?

Çağrı Mert Bakırcı: Bilimkurgu Kulübü benim için Türkiye’nin en kıymetli oluşumlarından birisi ve onların bünyesinden çıkan her türlü esere, onlar da talep ettiği sürece, katkı sağlamak için elimden geleni yapıyorum. İlk olarak Yeryüzü Müzesi’nde bu fırsata erişmiştim, şimdi de İlk’te birlikteyiz. Bu kadar özel bir isme adanmış ve bu kadar özel isimleri bir araya getiren bir esere katkı sunabilmiş olmak çok sevindirici.

Müfit Özdeş: Bilimkurgu Kulübünün derlediği ilk seçki olan Yeryüzü Müzesi, “iyi bilimkurgu iyi edebiyattır” anlayışına hizmet ediyordu. Kulübün yıllık seçki derlemelerini gelenekleştiren bu derlemeye de davet üzerine severek katıldım. Eseri benim için daha anlamlı hale getiren şey ise yazarların telif gelirlerini yitirdiğimiz genç fizikçimiz Özgen Berkol Doğan’ın anısını yaşatmak için ailesi tarafından kurulan Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi’ne bağışlamaları. Maddi anlamda belki fazla bir şey tutmayan bu katkının duygusal değerinin yüksek olduğuna inanıyorum.

İsmail Yamanov: Kuşkusuz yazarı için her eserin ayrı bir önemi ve değeri vardır. İlk, bir öykü seçkisi ve bünyesinde birçok yazarı barındırıyor. Bunlardan bir kısmı daha önceki bilimkurgu eserlerinden de tanıdığımız isimler. Diğer kısmı ise bilimkurguda ilk kez kalem koşturan yazarlar. Bu birliktelik, aynı zamanda kitabı muadillerinden ayırarak farklı bir yere konumlandırıyor. Türe içeriden ve dışarıdan bakış atma imkânı sunuyor. Bunun değerli olduğunu ve seçkiye dinamizm kattığını düşünüyorum. Ayrıca yerli bilimkurgu edebiyatımızın gelecekteki yükselişine dair de ipuçları taşıdığı inancındayım. Yerli bilimkurgu edebiyatında üretim arttığı gibi, bu üretimlere olan talep de artıyor. Bilginin azgın bir nehir olup köpüre köpüre aktığı çağımızda, her türlü bilimsel ve teknolojik atılım, nerede yapıldığından bağımsız olarak tüm insanlığı etkileyebiliyor. Yani kafanızı kuma gömüp dünyanın geri kalanından kendinizi izole etmeniz pek de kolay değil artık. Bilim ve teknoloji ilerledikçe, bilimkurgu da doğal olarak bundan nasibini alıyor ve çok daha geniş kitlelere açılma şansı yakalıyor.Telif gelirlerinin Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi’ne bağışlanması yönündeki fikir ise çok isabetli. Bu topraklarda bilimkurguyu canlandıracaksak bunu her alanda yapmaya gayret etmeliyiz. Kütüphaneler de bu denklemin olmazsa olmaz parçaları.

Afşin Kum: Bilimkurgu edebiyatı çevirileri ülkemizde bolca okunuyor olsa da, hâlâ yerli yazarlardan beklenen bir tür değil. O yüzden bu tarz seçkiler, bilimkurgu yazarlarının bir tür dayanışma içine girmesini sağladığı için önemli. Yerli bilimkurguya şüpheyle yaklaşan okurlara da bir giriş kapısı olması mümkün. Bu seçkide farklı kuşaklardan seçkin yazarlarla birarada olmak mutluluk verici. Özellikle de annem Feyza Hepçilingirler’le böyle bir kitapta buluşmak benim için ayrıca anlamlı oldu.

Bilimkurgu denilince metaforlarla örülü gerçeküstü hikâyeler akla geliyor. Tarihte kurguların gerçeğe dönüştüğü anlar oldu. Bu konuda ne söylemek isterseniz?

İsmail Yamanov: “Bilimkurgucular hayal eder, bilim insanları gerçekleştirir,” diye çok sevdiğim ünlü bir söz var. Çok da doğru. Sonuçta bilimsel ve teknolojik gelişmeler de en başta bir fikir ve hayal kıvılcımıyla başlar. Bilim insanlarını ya da mucitleri harekete geçiren ve “acaba?” diye düşündürten güç çoğu zaman bilimkurgu olagelmiştir. Bu yüzdendir ki bilimkurgu, her zaman bilimin birkaç adım önünde ilerler.

Müfit Özdeş: Bilimkurguyu gerçeküstücülükle bir tutmak bence doğru değil. “Ne diyorsam odur” gerçekçiliği bence bilimkurgunun vazgeçilmezi. Ama isterseniz yüklediğiniz metaforlarla daha üst bir gerçeği işaret edebilirsiniz. Eğer somut gerçekle bağımızı koparıp sadece gerçeküstü sularda yüzmeye kalkarsak bir bakarsınız anlatımız da bilimkurgu olmaktan çıkıp fantaziye dönüşüvermiş.

Afşin Kum: Bilimkurgu, aslında edebiyatın her türü gibi, hayata dokunabildiği derecede değer kazanıyor. Ancak, tanım gereği spekülatif bir tür olduğu için, yani bildiğimiz gerçekliğin dışında bir şeyler anlattığı için, metaforlar ve alegoriler burada özel önem kazanıyor. İlk bakışta tümüyle hayal ürünü gibi görünen, ama en üstteki katmanını kaldırdığınızda, aslında yaşadığımız hayatı başka bir gözle anlattığını gördüğümüz eserler, bu türün en değerli eserleridir genelde. Gerçekdışı gibi görünür, ama biraz düşününce gerçeğin kendisinden daha gerçek olduğunu anlarsınız.

Bilimkurgu yazarları ya da bu alanda üretim yapanların yaşamla matematiksel bir bağ kurduklarını bir tasarımcı gibi çalıştıklarını düşünürüm hep. Bilimkurgu yazarlarının ortak özelliği var mı?

Müfit Özdeş: Olmaz olur mu? Hepimizde gerçeğe değe değe giden ve onun sınırlarını zorlayan azgın bir düş gücü var bir kere. Adım atılmamış yerlere ayak basmaktan da korkmazlar üstelik. Yaşamla hem duyusal ve duygusal boyutları hem de matematiksel ve fiziksel boyutları olan bir bağ kurar bilimkurgucular. Oysa dünyadaki aydınların çoğu için dünya tek boyutludur. Ya acıların, tutkuların, özlemlerin, aşkların ve ihanetlerin dünyasında yaşarsınız ya da denklemlerin, formüllerin, virütik organizmaların ve patlayan yıldızların evreninde. Bilimkurgu işte bu iki dünyayı ayıran uçurumun aşılmasıdır.

Erken kapitalizmin tek boyutluluğuna alışanlar işte bu yüzden bilimkurguyu ve bilimkurgucuyu yadırgarlar. Bir bilimadamının hayal dünyalarında da gezmesini, romanlar, şiirler okumasını, dans etmesini ve kaleminin ucundan iyi edebiyat dökülmesini yadırgarlar. Tıpkı bir yazarın ya da ressamın termodinamiğin yasalarıyla ilgilenmesini, RNA virüsleri ile DNA virüsleri arasındaki farkı bilmesini ve karadeliklerin içini merak etmesini yadırgadıkları gibi.

İsmail Yamanov: Bilim ile bilimkurgu arasındaki ilgileşimi de düşünürsek, çoğu bilimkurgu yazarının iyi birer bilim ve teknoloji takipçisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bilimkurgu yazarları, bilimin verdikleriyle yetinmeyen, ötesini düşleyen ve olasılıkları kurcalayan birer maceracı da aynı zamanda.

Afşin Kum: Biimkurguya tutkuyla bağlı okurlar kadar, hatta daha çok, bilimkurgu türünü pek ciddiye almayan okur kitlesi mevcut. Aslında bence her iki yaklaşım da, bilimkurgunun içine işlemiş çocuksuluktan, oyunculuktan kaynaklanıyor. Bilimkurgu yazarı oyuncudur. Okuyucuyu birlikte bir oyun oynamaya davet eder. Gerçek hayatı soyutlaştırırlar, başka bir katmanda yeniden yaratırlar. Matematik de az çok böyle bir şeydir, gerçek hayatı bir yönüyle temsil eden soyut varlıklardan oluşur. Böyle bir paralellik var sanırım.

Türkiye’de bu türe ilişkin edebiyattan sinemaya hatırı sayılır bir üretim neden yok?

İsmail Yamanov: Toplumsal anlamda bilimsel ve teknolojik atılımlara gereksinimimiz var. Ne yazık ki bilim ve teknoloji üretiminde çok gerilerdeyiz. Dolayısıyla bu durum, bilimkurgu yazınımızda da yansımalarını bulmakta gecikmiyor. Tabii buna bağlı olarak bilimkurgu sinemamızda da yaprak kıpırdamıyor. Ancak bu manzaranın yavaş da olsa değişeceğini düşünüyorum. Edebiyat alanındaki atılımlar, günün birinde sinema sektörüne de sirayet edecek. Çünkü bugün biliyoruz ki sinemayı besleyen en önemli faktör edebiyat. Eğer gelişmiş ve yaygınlaşmış bir bilimkurgu edebiyatı var edebilirsek, bunun etkilerini sinemamızda da göreceğimizden endişem yok.  

Müfit Özdeş: Ülkemizde hatırı sayılır bir bilimkurgu üretimi olmadığına gelince… Artık var aslında, ufak ufak. Eskiden halimiz haraptı. Nedenine gelince: Hemen hemen tüm edebiyatçılar, sanatçılar, eleştirmenler, bu dünyayı hepimize öğreten öğretmenler demin değindiğim uçurumun tek tarafına yığılmışlardı. Tuhaf bir durum.

Bunun bir sebebi toplumumuzda bilimsel bilginin üretimiyle uğraşanların, hayatını bu yoldan kazanma imkânı bulanların oransal olarak azlığı; dolayısıyla yazarın deneyimleyebileceği ya da gözleyebileceği bilimsel konuların ve olayların da azlığıdır,

Düşünün hele, ülkemiz insanı Uzay Yolu vb dizileri ekranda ilgi ve heyecanla izliyor, yani saf bilimkurgusal serüvenlere talep var. Ama bunu yapabileceklerin kafa yapısı sadece Astronot Fehmi gibi pornolara veya Gora gibi “uzayda Türkler” parodilerine yetiyor. İçler acısı bir durum.

Afşin Kum: Öncelikle, öyle bir gelenek oluşmadığı için. İlk romanım Sıcak Kafa yayınlandığında, kitapçılarda ve kitap satış sitelerinde bilimkurgu türü altında gruplanan kitapların tamamen çevirilerden oluştuğunu fark etmiştim. Türk yazarlardan bilimkurgu yazmaları beklenmiyor. Belki ülkenin öyle ağır gerçekleri, öyle derin problemleri var ki, edebiyatın bunlarla uğraşmaktan, bir adım geri çekilip daha kadim gerçeklere bakmaya zamanı kalmıyordur. Sinemada tabii yüksek bütçeli Hollywood bilimkurgularının parsellediği bir alana girme riskini almak çok daha zor. Ama bir değişim var. Yavaş ama kararlı şekilde yerli bilimkurgu yükseliyor.

Bilimin temel kuralları ihlal edilmemeli

(TRANS) Çağrı Mert Bakırcı

Öykünüzü okuduğumda telefonumdan bilgisayarıma evde robotgillerden sayacağım her şeye sevgiyle yaklaşmaya çalıştım. Siz hikâyenizi kurgularken nelerden etkilendiniz?

Ç. M. B.: Ben bilimkurgunun bir “derdi” olması gerektiğini düşünüyorum. Bir sorunu, bir problemi, bir paradoksu, bir bilinmeyeni ele alabilmeli, onu parçalara ayırıp, okurun zihninde bilimkurgu çerçevesinde yeniden birleştirebilmeli. Ama bu meseleyi anlatırken, bilimi de isabetli bir şekilde temsil edebilmeli. Hayal gücünün sınırlarını çizerken, okura realist ve ayakları yere basan bir temel de sunabilmeli. En azından bilimin temel kuralları ihlal edilmemeli, içinde yaşadığımız günümüz ile hikâyenin okurun zihninde yarattığı gelecek arasında sağlam bir bağ kurabilmeli. Yazar tüm bunları yaparken okur; geliştiğini, farkındalığa eriştiğini, farklı bakabildiğini hissetmeli, sadece uçuk kaçık bir hayal dünyasına hapsedilmemeli. En azından benim tercih ettiğim bilimkurgu bu türden olan bilimkurgu; dolayısıyla yazmaya çalıştığım bilimkurgu da bu çerçevede şekilleniyor. Bu hikâyemde de toplumumuzda gördüğüm, yıllar sonra ayıplanacağından emin olduğum bir sorunu, bilimi ayaklar altına almaksızın, bilimkurgu formatında yansıtmaya çalıştım. Eğer söylediğiniz gibi bir hisse yol açtıysa, tam 12’den vurabilmişim demektir. Bunu duymak sevindirici.

İnsan zekâsı ile robot zekâsı evet… Peki, insan duygusuyla robot duygusu arasında bir akrabalık kurulabilir mi?

Ç. M. B.: Kesinlikle! Şunu unutmamak gerek, bizim düzeyimizde zekâya sahip olduğunu bildiğimiz tek canlı biziz. Bu nedenle ürettiğimiz her “zeki ürün”, ister istemez bizimkinin bir kopyası veya bizimkini temel alan bir yapı olacak. Hâlbuki Evren’de belki de şu anda aklımıza hayalimize gelmeyecek türden zekâlar da evrimleşebiliyordur; bizim elimizde ise sadece tek bir evrim ağacı, tek bir canlılık var. Duygu dediğimiz şeyler, 4 milyar yılda inşa edilmiş bu evrim ağacının dallarında ortaya çıkmış fiziksel, hormonal, fizyolojik özellikler; dolayısıyla kendi beynimizi veya ona benzer bir yapıyı modellemeye çalıştığımızda, sinir yolaklarının bir sonucu olan duygularımızı da yarattıklarımıza empoze etmiş, kendi önyargılarımızı öyle veya böyle yansıtmış olacağız. Sırf bu nedenle bile en azından bizimkileri andıran sonuçlar elde etmemiz çok olası ve bu, arada bir akrabalık olacağını gösteriyor. Yapay Genel Zekâ, Dünya’daki evrim ağacının ilk biyoteknolojik dalı olabilir ve o dal, bizim biyolojik dalımızdan ayrılarak kendi evrim ağacına kök olacak.

Ayakkabı dükkânında çalışan robot Nikko’yla kahvecide çalışan 3VO’yu 2070’e gitmeden yanı başımdalar, tanıyorum. 2070’te görev değişimi dışında yaşamda yeni bir şey yok ne dersiniz?

Ç. M. B.: Dediğim gibi, ben bilimkurgunun gerçeklikten kopmasından pek hoşlanmıyorum. 50 yıl içinde intergalaktik bir süpermedeniyet olacağımızı düşünmüyorum, bu gerçekçi değil. Benzer şekilde, ürettiğimiz yapay zekaların da Dünya’nın tüm problemlerini çözebilecek veya bizi ele geçirip yok edecek süperzekalar olacağını varsaymak da çok absürt geliyor. Öykümde de bu gerçekçiliği yansıtmaya çalıştım aslında. Eğer bu gezegen, önümüzdeki 50 yılda yeni bir zekâ formu görecekse, bu form öncelikle Dünya’da kendi yerini anlamaya çalışacaktır; gidip de sadece kuantum fiziğine kafa yorup, uzay görevlerine açılmayacaktır. Dolayısıyla ben, 2070 yılı için çizdiğim çerçevede bir dünya görmeyi bekliyorum; peki ya 2170? 2570? Onlar da bir diğer öyküye kalsın.

Bilimi rehber edinen insanlara methiye

(İLK GÖREV) İsmail Yamanov:

Yapay Zekâ, Büyük Patlama, Enerji Tulumbaları, solucan deliğinden geçerek evrenlerarası köprü kurma… Öylesine heyecan verici ki. Hikâyeyi kurarken sizin ilham kaynağınız ne oldu?

İ. Y: Isaac Asimov’un “Son Soru” adlı öyküsünde ustalıkla yaptığına benzer şekilde bilimkurgu ile teolojiyi aynı potada eritip eritemeyeceğimi görmek, kendimi sınamak istedim. Bunu yaparken de nano teknoloji, yapay zekâ, solucan delikleri gibi bilimkurgunun evrensel enstrümanlarını öyküye yedirebilmek en büyük amacımdı. Ortaya nasıl bir öykü çıkacağına yönelik başlangıçta birtakım endişelerim olsa da, son noktayı koyduğumda içime sinen bir kurgu bütünlüğü yarattığımı hissedip rahatladım. Umarım okurlar için de keyifli bir deneyim olur.

Sizin kahramanınız Suyla Odana’nın iki asır sonra ‘İlk Görev Projesi’ni üstlenmesi hayal değil sanki. Hikâyede Nano-robotlara, iki asır önce ölmüş bir bilimkurgu yazarının karakterlerinin isminin verilmesi bir işaret olabilir mi?

İ. Y: Öykünün kahramanı Suyla Odana, gözü kara ve inatçı bir bilim insanı figürünü temsil ediyor. “Olmaz,” “imkânsız,” gibi caydırıcı öğütlere aldırış etmeyen, koşulları ve sınırları zorlamaktan çekinmeyen biri. Hayalini kurduğu projeye takıntı derecesinde bağlı oluşu da bunun bir göstergesi. Zaten öykü de onun nezdinde bilimi rehber edinen insanların engin ufkuna düzülmüş bir methiye olarak değerlendirilebilir. Böyle insanlara uygarlıkça çok ihtiyacımız var. İnsanlık onların azmi üzerinde yükselip serpiliyor.

Öğrenmek bir değişimdir

(BİTMEYEN SEVDA) Müfit Özdeş:

Zamanı tekrarlamak isterken aslında kendini de tekrar etmek kaçınılmaz bir son gibi. İsmi henüz konulmamış ama Günü Tekrarlama Makinesi diyebileceğimiz, Erol Emektar’ın ‘Bitmeyen Sevda’sını kurgularken nelerden etkilendiniz?

M. Ö.: Tahmin edebileceğiniz gibi Groundhog Day adlı eğlenceli, fakat benim karamsar yapıma ters düşen filmden etkilendim biraz. “Olur mu öyle şey?” diye düşünmüştüm filmi izlerken. Öğrenmek bir değişimdir. Öğreniyorsan zaman akıyor ve zaman aktıkça yaşlanıyorsun demektir. İşin kötüsü Erol yaşlanıyor ama büyümüyor. Her “çocuk” gibi o da zamanın aktığının ve yaşlandığının farkında değil. Durmadan ihtiyarlayan bir çocuk aslında. Her sabah ayna karşısında kendisiyle yüzleşerek günden güne yitirmekte olduğu gençliğini arıyor.

Yeni bedende yeniden başlamak

(YENİ HAYAT DÜKKANI) Afşin Kum

Düş tüccarı diyebileceğimiz bir doktor, insanlığın karanlık ruhuyla mutasyona uğramış bir balina ve ruh transferi… Tüm bunları nasıl bir araya getirdiniz? Size ilham veren şeyi çok merak ettim?

A. K.: Ruh transferi, ya da başka bir açıdan bakarsak beden değiş tokuşu, bilimkurgunun ve fantazyanın en eski ve en çok işlenen konularından biri. Freaky Friday tarzı aile komedilerinden, Face/Off ya da Avatar gibi aksiyonlara kadar geniş bir yelpazede kullanılagelen bir trük. Benim de aklımda epeydir dönüp duruyordu. Bunu, özellikle günümüz insanının büyük derdi olan, hayata karşı derin tatminsizliğe ve kendini imha etme arzusuna eğilmek için kullanmak ilgimi çekti. Bunu mümkün kılan teknolojiyi, tümüyle organik bir teknoloji olarak hayal ettim. Beynin içeriğini, dijital teknolojiyi hiç araya sokmadan, göbekbağına benzer kordonlar aracılığıyla, balina beynini tampon olarak kullanarak tamamen organik olarak aktarmak, öykünün karanlık atmosferini de besleyen değişik bir bakış açısı sağladı.

Ahlaki ilkeleri yok saymadığına inanan Doktor Malik, ‘masum’ bir ruh transferiyle bizi insan ruhunun kötücül dünyasına dahil ediyor. Peki, intikam duygusuyla yanıp tutuşan, ruh transferiyle bir birinin hayatını isteyen Sinan ve Aykut nasıl kurtulur?

A. K.: Elbette, böyle bir hikâyede ikisi için de kurtuluş yok maalesef. Başka bir bedenin içinde yeniden doğmak istemek, bir yandan mevcut bedeninin içinde ölmek istemek anlamına geliyor. Pişmanlıklar onları bu noktaya sürüklüyor. Yeni bir bedende yeniden başlayabileceklerini düşünüyorlar. Ama suçluluk duygusuyla ezilmiş ruhlarını da beraberlerinde götürdükleri için, muhtemelen asla pişmanlıklarını aşamayacaklar.

edebiyathaber.net (17 Şubat 2021)

  • Devrim - 18/02/2021 - 00:16

    Ismail Yamanov diye biri yok sanirim. “Yamanol” olacak.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r