Beşir Sevim: “İki kişinin okuduğu aynı sözcükler olsa bile aynı şiir değildir.”

Eylül 2, 2020

Beşir Sevim: “İki kişinin okuduğu aynı sözcükler olsa bile aynı şiir değildir.”

Söyleşi: Didem Görkay

Beşir Sevim’le geçtiğimiz yıl Everest Yayınları etiketiyle okurla buluşan şiir kitabı “Bildiğim Bütün Kırmızılar” hakkında konuştuk.

Bildiğim Bütün Kırmızılar’da işlediğiniz konu skalası oldukça geniş… Kiminde kadim bir anlayışa göndermeler varken kiminde de yakın dönemde kitleleri derinden etkilemiş toplumsal olaylar ele alınıyor. Şiir alanındaki üretimlerinizi oluşturan art alanınız nasıl oluştu?

Evet. Şiire konu olan çok fazla ve farklı mesele olduğu kesin. Bunda da sanırım kitapta bir araya gelen şiirlerin on beş yıla varan bir sürede yazılmasının etkisi büyük. Dosyadaki şiirlerin yazılması geniş bir zamana yayılınca konuların çeşitliliği de kaçınılmaz oluyor. İlk kitaptan sonra evlendim, yaşadığım şehri değiştirdim, çocuklarım dünyaya geldi, ikinci bir lisans okudum; ülkemizde, dünyada yaşanan sarsıcı olaylara tanıklık ettim. Seyrettiğim filmleri ve oyunları, okuduğum kitapları, dinlediğim müzikleri ve daha birçok şeyi saymıyorum bile. Bütün bunların hayata bakışımızda, yazdıklarımıza yansımasında mutlaka etkisi oluyor. Olan bitene rağmen değişmemek/değişememek korkunç olurdu. Bu nedenle hayatta denk gelebileceğimiz, akla gelebilecek ne varsa şiirlere sızıp Bildiğim Bütün Kırmızılar’da kendine yer buldu.

Ölüm Masalı şiirinde:

“birinci ders:

sözcükler ağır mı?

ağır… adamın belini büküyor yazmasa.”

dizeleriniz var. Beşir Sevim için şairliği bağlamında “sözcükler” nedir?

Edebiyatın, şiirin malzemesi doğal bir malzeme: dil yani. Dili meydana getiren de sözcükler… Anlatılmak, aktarılmak istenen her şeyi sözcüklerin üzerine, yine onların kendisiyle inşa etmek durumundayız. Plastik sanatlarda yoğrulan, eğilip bükülen, yapıştırılan, yontulan malzemeler gibi dili de, sözcükleri de işlenebilen bir malzeme olarak ele alıyorum ve buna uygun şekilde metne yaklaşmaya çalışıyorum. Divan şiirinden, halk edebiyatından tutun da geleneksel formların dışında yazılan yeni, yıkıcı, modern bütün şiirlerde de bunun böyle olması gerektiğine inanıyorum. Sadece şiire özgü değil bu durum. Roman için, hikâye için de geçerli… Sözcüklerle yaratılan öteki bütün türler ve metinler için de…  Yazan herkesin, hepimizin içinde olduğu şey, bir dil kurma çabası sonuçta. Dilin olanakları içinde kendi sözcüklerimizle bir özgünlük yakalama mücadelesi veriyoruz. Kendi adıma bunu ne kadar başarabildiğim, elbette tartışmaya açık… Ayrıca sözcükler bir yanıyla “ağır bir yük”, bir yanıyla da “dilimdeki kambur”dur. Yazarak, anlatarak yani sözcükler sayesinde yine onların ağırlığından, onların hissettirdiklerinden, işaret ettiklerinden kurtulmaya, hafiflemeye çalışıyorum.

Yine kitabınızdaki bir dizeye gönderme yaparak sorayım: “Kanınıza dokunan şeyler”i bir şair olarak nasıl algılıyorsunuz, bunları şiir diline aktarmak için zihninizde neler olup bitiyor?

Kanıma dokunan şeyleri aslında “kanımıza dokunan şeyler” olarak okuyup yorumluyorum. İçinde bulunduğum toplumdan farklı değilim, ayrı bir yerde de durmuyorum. Onların canını acıtan şey, benim de canımı acıtıyor; beni rahatsız eden şey, onları da rahatsız ediyor, çoğunlukla bu böyle, biliyorum.  Memnuniyetsizliklerimizi dile getirmenin, tepkilerimizi ifade etmenin türlü türlü yolları var. Ben şiir yazarak bunu yapmaya çalışıyorum. Kimi şarkı söyleyerek, roman ya da hikâye yazarak, sinema veya tiyatro yaparak kimi meydanlarda bağırarak, sloganlar atarak kimi de sosyal medyada görseller, iletiler paylaşarak… Benim kendimi ifade etme biçimim de şiirle. Şiiri yazarken çoğunlukla gözümün hafızasından yararlanıyorum. Bende sözcükleri çağırıp bir araya getiren şey, gözlerimin unutmadığı/unutamadığı anlık küçük görüntüler oluyor genellikle. Bu görüntüleri tasvir etme çabalarımın sonucu olarak şiirler ortaya çıkıyor.

Şiirin ya da genel anlamda yazınsal türlerin keskin tanımları yoktur. Şiirde bu çabalar daha derinlikli noktalara evrilir. Şiirin net bir tanımı neden yapılamaz, sizin şiir tanımız nedir?

Burada sözünü ettiğimiz şey, şiir. Sanatın içinde yer alan unsurlardan tartışmaya, yoruma en açık olan türlerden bir tanesi yani.  Bilimsel olanın kesinliği, mutlaklığı şiir için veya sanatın öteki türleri için geçerli olsaydı sanatın, şiirin bir değeri, farklılığı, zenginliği olmazdı. Şiiri özel kılan şey; herkese, her şeye ve her döneme özgü tanımlarının olması. Bu devingenlik, bu kişiye özgü olma hâli, ona cazibe kazandırıyor zaten. Herkes kendince şiire bir tanım getirebilir ve iki kişinin okuduğu aynı sözcükler olsa bile aynı şiir değildir. Çünkü her sözcüğün, bireydeki karşılığı, hissettirdikleri ve çağrıştırdıkları farklıdır. İnsanların yaşadığı çocukluk ve mazide bıraktıklarıdır sözcüklere anlam kazandıran. Bu bağlamda kelimeler, hatırlattıklarıyla insandan insana farklı bir dünya vaat eder. Vaat edilen dünyaların çeşitliliği, insanlara farklı farklı tanımlar yapma imkânı tanır. Bu imkân dâhilinde yapılan tanımlar tümüyle hem doğrudur hem de yanlıştır. Benim yapacağım tanım da bana göre doğruyken benim dışımda kalan herkes için yanlış olma riskini taşır. Benim tanımlamamı kabul edenler ya da benim tanımını kabul ettiklerim bu gerçeği değiştirmez.

Şiir yazan herkes gibi ben de şiirin ne olduğu üzerine çok kafa yordum. İkna olduğum tanımları zaman zaman metinlerimde kullandım. Kimini hâlâ benimsemekle birlikte kimini unutmak istediğim de oldu. Yalancı Kehribar’da yer alan “yaşamın gölgesi” isimli şiirimdeki bir dizeyi çoğaltarak yanıt vereyim sorunun bu kısmına: “insana ve dünyaya bakmanın diyetidir şiir”.

“İki yüzüm var benim, biliyorum

            İkisine de tahammül edemiyorum.”

diyen Beşir Sevim için şiir kendini ifade ediş için bir çıkış yolu mu?

Evet, öyle başladı ve aynı şekilde devam ediyor. Yazmak konusunda çok ketum hareket ediyorum, yazmamak için çoğu zaman direniyorum. Tabi bazen de yazamadığım oluyor. Hangi sebepten olursa olsun -hem yazmaktan hem de yazamamaktan- bir noktadan sonra kendime fazla gelmeye başlıyorum, tahammül edemiyorum. Hem kendime hem dünyaya… Demin yanıtladığım bir soruda da değinmiştim buna aslında. Sustuklarım dilimde bir kambura dönüşüyor, kelimelerin altında eziliyorum. Yazmak bu anlamda, kendi yıkıntılarımın altındaki “ben”i çekip alıyor. Bana tahammül gücü veriyor, hem de her şeye.

Şiirin/şairin bilmediği kırmızılar var mıdır?

Elbette vardır. Ben denk geldiğim, bana dokunan kırmızıları yazdım. Benim bilmediğim, karşılaşmadığım daha pek çok kırmızı vardır mutlaka.  Onları da belki başka şiirlerde, başka kitaplarda okuruz bir gün.

Size göre nitelikli yazınsal içeriği yaşantılar mı oluşturur yoksa okumalar mı?

İkisinin de katkısı olduğunu düşünüyorum. Sadece yaşantılarla ya da kurmaca metinlerle yola çıkmak, yazmaya hevesi olanı yolda bırakır bence. Bu nedenle gerektiği kadar ikisinden de yararlanmak, en doğrusu olur sanırım.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2020)

Yorum yapın