Masthead header

Ben artık hep konuşacağım | Berrin Yelkenbiçer

Ali, Ayşe, Ece ve ben aynı dönemin çocuklarıyız.

Ali’yle Ayşe roman kahramanları. Yedi sekiz yaş civarındalar. Okumayı sökeli çok olmamış. Ali Hayat Ansiklopedisi’ne bayılıyorken Ayşe şimdilik sadece büyük yazıları okuyabiliyor ama Ali’nin ansiklopedi okuyabilmesine hayran. Ali gecekondu çocuğu. Annesi Ayşe’lerin evine temizliğe gidiyor. Ayşe’ler orta sınıf bir aile ama biraz da destek olmak amacıyla annenin eve temizliğe gelmesini kabul ediyorlar. Sınıf farklılıkları o yaş çocuklarda işlemiyor. Ali’yle Ayşe çok iyi arkadaş olup kuğuları kurtarmanın peşine düşüyorlar.

Ece (kitabın yazarı), o Devir’de onlarla aynı yaşta. Üçü de çocukluğun tam ortasındalar. Ben (bu satırların yazarı), çocukluğun sonlarına yaklaşmaya başlamış olup ergenliğe göz kırpıyorum.

Devir, sonuçta dördümüzün de çocuk olduğu 12 Eylül darbesi öncesini anlatıyor. Benim için her şey o kadar tanıdık bildik ki!

“Küçük şeyleri unutmayanlar, en geri hatıraları da unutmayanlardır. Hafızaların bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan, her yeri her şeyi severek öleceklerdir.”

Roman, Sait Faik’ten bu alıntıyla başlıyor. Sayfalarda ilerledikçe anlatılan birçok şeyi ve birçok gerçek kişiyi hatırladığıma göre bu kehanet benim için de geçerli.

Kitabın ilk basımı 2015’te yapılmış. Demek Ece de Sait Faik’in kehanetinden nasibini alarak hatıralarından yola çıkmış ve 1980 yazını anlatan beş yüz sayfalık bir roman yazmış.

Başlarda diğer kişilerinin konuştuğu kısımlar olsa da romanın tamamı Ali ve Ayşe’nin ağzından anlatılıyor. Yani bir nevi okurken aynı zamanda dinliyoruz.

İki güzel çocuğun anlatımıyla darbe öncesi Ankara yazına tanık oluyoruz. Her şeyin ve herkesin çocuk gözüyle ve çocuk anlatımıyla aktarımı bazı okuyuculara inandırıcı gelmeyebilir belki ama ben çocukların zihinlerinin ve dünyalarının sandığımızdan daha geniş olduğuna yürekten inandığımdan çok ikna olarak okudum.

Ali devrimci abileriyle ablalarının bir gecede konduruverdikleri bir evde büyüyor. Hayat Ansiklopedisi’ni yalayıp yuttuğundan çok şey biliyor.  Pal Sokağı Çocukları’nı bile okuyor. Ayşe, Ali çok şey bildiği için ona güveniyor. Ali’nin babası Devlet Planlama’da çaycı, annesi Ayşe’lerin gündelikçisi. Anneanne Nejla Hanım Ayşe’yi tonti diye seviyor, ekmek dilimlerine kenarlarında hiç boş yer kalmayacak şekilde şokella sürüp ikisinin eline tutuşturuyor.

Ayşe’nin babası da Devlet Planlama’da ama odası var. Annesi Meclis’te çalışıyor. Ali’yle Ayşe, ipekböceklerine güvenip kelebekleri Meclis’e sokmayı bir de Kuğulu Park’taki dilsiz kuğuları kanatları kesilmeden kurtarmayı kendilerine görev ediniyorlar. Sanıyorlar ki o zaman Ali’nin Hüseyin abisi de, Birgül ablası da, ülke de kurtulacak, özgür olacak. Ali “İnsan görevi olduğunda korkmaz!” diyor. Korkmamaya çalışıyorken Ayşe’nin de elinden tutuyor.

Ayşe’lerin komşusu Jale teyzelerin evinde Dallas seyrediliyor, Hafta Sonu okunuyor. Büfelerde sarı fincan takımları var. Meclis koridorlarında ellerinde iskelet anahtarlıklarını sallayan ve Bülent Ersoy’un dellenip memelerini seyirciye açtığı için jandarma tarafından götürülmesini konuşan memurlar dolaşıyor.

Fonda “ben bu dertten ölürsem söyle küçük bey, hiç mi kalbin sızlamaz” çalıyor, “ikimiz bir fidanın…” çalıyor, “sabuha” çalıyor.

Çocuklar pazar sinemasında kovboy filmleri izliyorlar. Ali az yiyebildiği etleri Vikingler’dekilere benzetiyor.

Anneanne Necla Hanım, gerdan kırdığı Cavit Bey’e yaşlılık üzerine şahane bir tirat atıyor: “Hasılı Cavit Bey, meğer ihtiyarlamak elden ayaktan düşmek değil, hükümsüz sayılmakmış. Tedavülden kalkan banknotları bilirsiniz. Artık bir kıymeti yoktur ama bir türlü de çöpe atılmaz. Evin içinde oradan oraya kaldırıp dururuz, oraya buraya sıkıştırıveririz. İhtiyarlık buymuş meğer Cavit Bey. Atamadıkları için bir çekmecenin dibine itivermeye çalışıyorlar. Artık hisleriniz, arzularınız yokmuş sanılıyor. Ezcümle, böyle bir ruh hali içinde insan bir nefes sesi arıyor.”

Aynı anneanne Ayşe’ye: “Tonti, insan kederli şeyleri bir tek ben düşünüyorum sanır. Kederde bir kibir var Ayşeciğim. Tek sende var sanıyorsun.” diyor. Ayşe anlıyor.

Fonda “papatya gibisin beyaz ve ince çalıyor”, “dertlerin kalkınca şaha, bir küfür yolla Allah’a” çalıyor. Necla Hanım bu sefer de “Bir şarkı diline pelesenk oldu mu bil ki diyemediğin derdin o şarkıda saklı.” diyor.

“Sağcı” çocuklar solcuları, “solcu” çocuklar sağcıları öldürüyor. Nereden geldiği belirsiz silahlar elden ele dolaşıyor. Gecekondular yakılıyor.  Nihat Erim’le Gün Sazak öldürülüyor.

“Zulüm karşısında halkımın tepkisi zalime direnmek değil, zulmü kendinden güçsüz olana yöneltmek!” diyor Ayşe’nin babası.

Ben (bu satırların yazarı) de yalayıp yuttum Hayat Ansiklopedisi’ni, Pal Sokağı’ndaki Nemeçek’in ölümüne tam da o zamanlar çok üzüldüm. Dallas’ın Ceyar’ına kızdım, şokellayla ekmeği katık ettim. Bizim büfemizde de sarı fincanlar vardı, Hafta Sonu’nu bulursam okurdum, Bülent Ersoy’la Zeki Müren’in arasındaki rekabete tanıktım ama neler olup bittiğini pek çözemiyordum. Ben de Ayşe gibi defter sayfalarının sol tarafına kırmızı çizgiler çiziyordum cetvelle. Banker Kastelli’nin neler çevirdiğini o zaman değil ama az büyüdüğümde Emin Çölaşan’dan okuduğum “Yalçın Nereye Koşuyor?” kitabında anladım.

Benim hayatımın fonunda da hep o şarkılar çalıyordu.

Ben de çok kişi gibi 12 Eylül sonrasının çok güzel olacağını sandım. Hadi ben çocuktum, peki ya diğerleri?

“Hiç sevişmeden de sevgili olunabildiğini” öğrenerek büyümeye başladım sonra. “Hayatın küçük kazıklarının hep pusuda beklediğini” fark ettiğimde az daha büyümüştüm. Goya kunduracısından ayakkabı satın alabildiğimde iyice büyüyüp kendi paramı kazanıyordum artık.  

 Bir Ankara yazına sığdırılmış koca bir devri, iki çocuğun naif dünyasından sade ve akıcı bir dille anlatıyor Ece Temelkuran. Unutmaya ve susmaya direniyor.

“Çünkü insan belki hiç konuşamaz bir kere susarsa!”

edebiyathaber.net (5 Eylül 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r