
İkibinli yılları anlatıda bireysele önem vermenin yükselişi olarak tanımlasak hiç de yersiz olmaz. Filmler, diziler ve edebiyat en ufak travmaların kırıntısından bile bir şeyler inşa ederek çoğunlukla sıradan karakterleri sıra dışı olaylar zincirinin içinde savurarak işliyor. Modern dünyadaki en önemli kodun acılarla, yasla yüzleşmek ve yalnızlıkla başa çıkmak olduğu tezini savunuyorlar. Kadın ana karakterlerin çoğunlukla sesini yükseltip yeni bir hayata başlayarak kahramana dönüşümü, korku filmlerinin her durumdan kurtulan savaşçıya dönüşümü de ana rollerinden biri haline geldi. Erkeği ise bolca acı ve koca bir yalnızlık bekliyor. Travmalarıyla yüzleşmekten kaçınan, içki/uyuşturucu/kumar bağımlılıklarına savrulan ve sonunda kaybeden tutunamayan karakterler. Bu acı ve yalnızlık damarı o kadar etkili ki polisiye serilerinin dedektifleri bile bu şablonun üzerine kuruluyor. Jo Nesbo’nun meşhur dedektifi Harry Hole’u ilk akla gelen örnek olarak sayabiliriz. Red Kit gibi atını günbatımına süren yalnızlar kurgunun olmazsa olmazları konumunda. Sanki “kadınları anlamak zor” klişesini bir yana bıraktık erkekleri anlamaya çalışma çağındayız. Booker jürisi de bu erkekleri seviyor ve anlamaya çalışıyor olmalı. 2020 yılının kazananı Shuggie Bain de odağına aldığı bir yalnız ve uyumsuzu büyütüyordu. Beş yıl sonra yine bir uyumsuzu, tutunamayanı István’ı seçmişler. “Karanlık bir roman ama okuması büyük bir keyif. Altı şahane finalist arasından dönüp dolaşıp her seferinde kendimizi bu kitabın içinde bulduk.” diyerek duyurmuşlar seçimlerini. David Szalay’ın romanı “The Flesh” aldığı övgülerle büyük bir merak duygusu oluşturmuştu. Elif Ersavcı’nın çevirisiyle “Beden” adıyla Nisan ayında İthaki etiketiyle raflarda yerini aldı. Observer’ın “başyapıt” olarak nitelediği roman bizde de aynı yankıyı uyandıracak mı göreceğiz.
Öncelikle Szalay’ın romanının okurları ikiye böleceğini öngörmek zor değil. Zira sıradan -ya da vasat diyelim- okur için vaat ettiği bir şey yok Beden’in. O okurların beklediği atmosfer, karakter gelişimi, içselleştirme, altı çizilebilecek cümleler, çarpıcı anlar, yükselişler, derinlikler yok. Bu durum okura mesafe olarak yansıyacak ve bir türlü içine giremediği roman olacaktır muhtemelen. Sadece okuması kolay ve akıcı gelecektir. Romanı özel kılan tam da bu yapmadıkları aslında, söylemedikleri…
Küçük bir Szalay portresi de çizelim yeri gelmişken. 1974 Kanada doğumlu yazar 2008 yılında yayımlanan “London and the South-East” adlı ilk romanıyla Betty Trask Ödülü’nü kazanarak dikkat çekici bir başlangıç yapmış. 2016 yılında yayımlanan “All That Man Is” ile Man Booker Prize kısa listesinde yer alarak büyük beğeni toplamış. Bizde de “Erkek Dediğin…” adıyla yayımlanmıştı. Erkeklerin dünyasına açılan bir kapı aralayan Szalay, on yedi yaşındaki ana karakteri ile arkadaşının çıktığı Avrupa turuyla farklı yaşlarda ve milliyetlerde dokuz erkeğin hikâyesini anlatmıştı. Evlerinden uzakta, kalabalığın ortasında yalnız ve bu yalnızlığı derinden hisseden dokuz erkek… Yalnızlıklarından kurtulma çabalarıyla yaşı, milliyeti, sosyal konumu ne olursa olsun erkeklerin dünyaya ve düzene bakış açısını resmediyordu. “Beden”den önceki sağaltmayı yapmış diyebiliriz bir bakıma.
Bir portre çiziyor beden. Kendi seçimleri olmayan, rüzgâr nereye eserse oraya savrulan, hayatını kendi kontrol etmeyen, kontrolü karşısındakine bırakan, iradesiz, eksik, gedik, yitik Henüz on beş yaşında hayli rahatsız edici bir olayla yoğrulmuş bir hamur. Bir erkeğin, István’ın portresi. Bedeni sayesinde açılan kapılardan girmeyi ihmal etmedikçe beklenmedik şekilde yükselişe de geçen bir yaşam. Bir kahraman da değil István, bir anti kahraman da. Gelişi güzel yaşayan çok sıradan biri. İyi yaptığı, iyi olduğu bir şey de yok. Dünya ile kurduğu bir bağ yok. Kopuşu, unutuşu, şiddeti verebilen fiziksel yıkıcılığı cinsellikte bulabilen, kendinden tiksinme hissinden zevk alan bir beden. Boş ve yalnız bir beden. O bedenin yıllara yayılan hikâyesini okuyoruz.
Szalay bilinen kodların dışına çıkarak anlatıyor. Bahsettiğim genel okur beklentisinden uzak duruyor. Edebiyat parçalamadan, altı çizilecek cümle kurmadan, anlam yüklemeye çalışmadan ve çoğunlukla diyaloglar üzerinden anlatıyor. Ki bu diyaloglar da çoğunlukla kısa. “Hı Hı”lardan “evet”e geçiliyor en fazla. Kendini ifade etmediğini, soru sormadığını, tekliflerde bulunmadığını görüyoruz bu diyaloglarda. Karşısındakiyle iletişimi/etkileşimde etkin değil. Karşısındakinin teklifine olur vererek ilerleyen bir pasiflikte István. Güven duygusu var mı* Sevgisi var mı? Saygısı var mı? İlk elden/ağızdan direkt bilmediğimiz şeyler bunlar. Olaylara verdiği herhangi bir tepki var mı? Bunu da bilmiyoruz. Servete eriştiğinde de hırsı var mı bilemiyoruz, görmüyoruz. Hepsini hissediyoruz. Hayatı kontrolden çıkan István’ın yılları içinde ordudan başlayıp Londra’nın seçkin çevrelerine kadar yükselişi para ve güç odaklı çağda yolunu bulma çabası sıkışmışlıkla ilerliyor. Umuda ve inanca yer bırakmayan bir mahvoluş eşiğinde “Biriyle birlikte olmak rastlantısal bir şeymiş gibi geliyor ve rastgelelik hissi István’ın kaderinde onu bekleyen özel biri olduğuna dair ne inancı kaldıysa son kırıntıları da silip süpürüyor.” diyor Beden. Beklenmedik kayıplara “Ölümü düşünmek her şeyi hüzünlü gösteriyor, çünkü her şeyi önemsiz gösteriyor, en azından bir an için.” diyerek tepki veren yitik, tutunamayan bir erkek.
Szalay, psikanalize, alt metne, her şeyi anlatma çabasına girişmiyor. Cümle kurmadan anlatıyor evrensel bir yalnızı. Kodları da farklı kullanıyor. Algıların dışına çıkıyor. Szalay’ın yarattığı karakter ve kurduğu bu yapı nefis. İnsanın dinmeyen acısını ve ebedi yalnızlığını kurmadığı cümlelerle anlatıyor. Özgün ve benzersiz bir ses bu. Bu sesin filme dönüşme haberini de aldık geçenlerde. “Öğretmenler Odası” ve “Sarı Zarflar” ile tanıdığımız yönetmen İlker Çatak’ın romanı nasıl yorumlayacağını, peliküle nasıl aktaracağını da merak etmemek zor.
Roman sanatında yeni bir kapı araladığı için “başyapıt” olarak niteleniyor Beden. Yılın en iyisi ve heyecan vereni. İyi okurun baştacı. Özgün ve yeninin peşinde olanlar ıskalamasın derim. Ahmet Erhan’ın “Uçurum” adlı şiirinde dediği gibi: “Kendi sularınca boğulan bir denizim ben / Kendi taşlarınca zapt edilen bir kale / Başımı avuçlarıma alıp sıksam ne olur / Çıkarabilir miyim beynimdeki o kara suyu? / Bir çiçek tarlasına dönüştürebilir miyim?”

















