Masthead header

Başar Başarır: “Yazarken de okurken de tercihim daima neşe’den yanadır”

Başar Başarır’ın son romanı Dolunay İki Gece Sürer, geçtiğimiz günlerde Can Yayınları’ndan yayımlandı.  Dolunay İki Gece Sürer, mübadeleyi, Türkiye-Yunanistan ilişkilerini,  iki ülke arasında devir daime dönen krizleri, kabuk tutan yaraları, baba-kız ilişkilerini, Akdeniz neşesini, Ege esintisini,  Fellini temaşası ve uzo hafifliğinde anlatıyor. Başar Başarır’la Dolunay İki Gece Sürer’i, Girit’i, mübadeleyi, ikimizin de uzmanlık konusu ekonomiyi suyun öte tarafına bakarak konuştuk.

Söyleşi: Can Öktemer

Klasik bir soruyla başlayalım dilerseniz. Dolunay İki Gece Sürer geçtiğimiz günlerde Can Yayınları’ndan yayımlandı. Bize kitabın oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?

Klasik bir yanıtla devam edelim öyleyse. 2016 yılında bir önceki romanı yayınevine teslim eder etmez kaşınmaya başlamıştım. Beynimin yaşamak için değil de yazmak için kullandığım yarısı aylak kalmıştı ve bu kabul edilemez bir şeydi. Tesadüf o yaz Yunanistan’a tatile gittik. Odyseus’un adası İtaka’daydık. Çevreme baktım ve sonra kendime şöyle dedim: Biz manyak mıyız ya durmadan kapı komşumuzla kavga ediyoruz? Sonra olaylar gelişti.

Roman zaman aralığı olarak milenyum başlangıcında geçiyor. 2000’li yıllar bir tarafta dünyanın sonu ihtimallerinin konuşulduğu, diğer taraftan insanlık adına yeni ve güzel başlangıçların olacağına dair inançların korunduğu bir dönemdi. Lakin başta Türkiye olmak üzere bir dizi krizle milenyuma başlamak durumunda kaldık. Hikâyenin 2000’li yıllarda geçmesinin özel bir sebebi var mı?

Yunanistan-Türkiye ilişkilerini mesele edinen herkesin ilk bakması gereken atipik dönem 2001 yılıdır. 1999 depreminde suyun öte yanından bize doğru akan yardımlar, iyileştirici söylemler sayesinde ivmelenen iki ülke ilişkileri 2001 yılında zirve yapmıştı. Tabii bunda merhum dışişleri bakanımız İsmail Cem ve Yunan meslektaşı Yorgo Papandreu’nun büyük katkıları vardı. İşte birlikte Boğaz’a bakıp rakı içmeler, Sisam adasında Sirtaki oynamalar filan derken, en azından görünüşte, mucizevi bir yakınlık, sıcaklık peyda oldu. Zamanlama tercihimin çıkış noktası bu küçük mucizedir. Başka yerde bulunmayacak bir cevher içerir 2001 yılı.

Geriye gitmemin başka bir nedeni de, burası biraz karışık işte, tamamen matematik çünkü hikâyenin gidişatı açısından 1923 mübadelesini görmüş, Hanya’dan İzmir’e gelirken Gülcemal Vapurunda kaybolmuş, sonra da bir sır gibi saklanmış o aile büyüğünün hayatta olması ihtimalini ayakta tutmaktı. Şimdi bu adam 1918’de doğmuş olsa, 2001 de 83 yaşını idrak edebilecekti ki eh, gerçek veya değil, kafası güzel bir fantezi gibi geldi bana doğrusu. Roman 2020’de geçseydi o amcanın hâlâ yaşıyor olması neredeyse imkânsız sayılacaktı.

Son olarak bir de Yap/Yapma Kılavuzu meselesi var. Kurgu gereği Atinalı Stavros öğrenci değişim programı Erasmus’la İstanbul’a gelecek, yüksek lisans tezi olarak Yunan-Türk ilişkilerini konu alan bir Yap/Yapma Kılavuzu yazacak falan ya, hem bunların hepsi 2001’in o ılıman havasına çok yakışıyordu hem de zamanlama gerçek hayata uygun düşüyordu. Çünkü Herkül Millas büyüğümüzün kaleme aldığı, benim de mütevelli heyetinde bulunmaktan gurur duyduğum Tarih Vakfı tarafından yayınlanmış olan Daha İyi Türk Yunan İlişkileri İçin Yap/Yapma Kılavuzu’nun basım tarihi 2002’dir. Yeri gelmişken merak edenler için ekleyeyim, adı geçen kitap yazarın kendi sitesinden, pdf formatında ücretsiz indirilebiliyor. Bir Google’a yazmaya bakar.

Yine, 2000’li yıllardan devam etmek isterim. Türkiye, 2000’li yılların başında tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşamamıştı malum. Romanda da bu durumu görüyoruz. Benzer bir krizle kısa bir süre sonra Yunanistan da karşılaşmıştı. Görülüyor ki, yaşanan krizler kesmemiş olacak ki şimdilerde daha derin ekonomik krizle karşı karşıyayız. Coğrafyanın zamanın bir yerine saplanıp krizlere bu denli teşne olması için ne diyorsunuz?  

Sadece ekonomik krizler değil, iki ülkenin siyasi krizleri de tekrarlanıyor. Kendi iç krizleri ayrı bir döngüde, birbirleriyle olan çatışmaları ise -iç krizlerinden bağımsız olarak- başka bir devr-i daim içinde. Ben yazmaya niyetlendiğimden beri her yıl 3-4 majör, onlarca minör takışma oldu. Tabii siyasetin bu saçmalıkları insanları da etkiliyor, halkların birbirine bakışını zedeliyor. Ben buna “kötülük helezonu” adını veriyorum. Yeni bir şeymiş gibi tekrar tekrar yaşanan, hep kusuru karşı tarafta arayan, başkasının, ötekinin yaptığı kötülüklere odaklanan, kendini asla tartmadan, yargılamadan haklı çıkaran bir kör salınım, helezonik bir hareket. Zaman ilerliyor, biz ilerleyemiyoruz. Bunu elbette iki taraf için de söylüyorum. İki yakadaki insanlar akıllanıp, el ele verip, tahammüden bu helezonu kırıp dışına çıkmadıkça da bu böyle gider. Ondan sonra gelsin vatan millet sakarya. He canım, he.

Dolunay İki Gece Sürer üzerinde uzun zamandır çalıştığınızı biliyoruz. Kitap yayımlandıktan sonra döviz kuru kontrolden çıktı malum. Kitapta da tanıklık ettiğimiz, kriz yine gerçeğin bir parçası oldu. Bu durum için ne demek istersiniz? “Ekonomi tıkırında mı?” sizce?

1970 doğumluyum. 1973 petrol krizi ve 1974 silah ambargosuyla başlayarak her türlü krizi bilaistisna idrak etmiş, elhamdulillah, bir T.C. vatandaşı olarak söylüyorum: “oyna vatandaş oyna, ekonomi tıkırında.” Hiçbir şey olmaz. Biraz daha alçaktan sürünüz o kadar.

Benim tanıklık ettiğim yarım asırlık zaman zarfında cennet vatanımızın hali hiç değişmedi. Hani şu sınırları muğlak Ortadoğu ile merhum Varşova paktı üyesi ülkeler arasında bir yere sıkışmış, alttakinden bir tık fazla, üstekinden bir tık eksik, demokratik eğilimleri olan ama bu konuyu çok da “şey etmeyen” bir havada yaşayıp gidiyoruz işte. Vatandaş da maşallah şerbetli, her krizi makul bir zayiatla atlatıp önündeki maçlara bakıyor.

Şaka bir yana, çekilen büyük acılar, verilen onca kayıp neden bir türlü işe yaramıyor? Öğrenmediğimiz için, kendi gerçeklerimizle barışmadığımız için.

Dolunay İki Gece Sürer, mübadele gibi kabuk tutan yaraları, her daim patinajlı baba kız ilişkilerini, hayal kırıklıklarını anlatıyor. Bununla beraber, roman bu zorlu temaları şenlikli, karnalevesk bir dille cıvıl cıvıl bir akdeniz neşesiyle anlatıyor. Üstelik dünyanın sonunu havai fişeklerle karşılandığı bir zamanda neşeyi korumayı başarabilmişsiniz. Romandaki “Neşeli Günler” haleti ruhiyesi tercihinizden bahsedebilir misiniz?

Çok güzel teşhis ve ifade etmişsiniz. Vallahi bravo. Yazarken de, (büyük ölçüde) okurken de tercihim daima neşe’den yanadır. Misal, Saatleri Ayarlama Enstitüsü benim için Huzur’dan birkaç ışık yılı ötede bir metindir. Neden biliyor musunuz? Çünkü kendiyle ve dünyayla dalga geçebilen kalem hayatı bir miktar daha katlanabilir kılar da o yüzden. Hani Twitter’da bazen yazıyorlar ya “ölene kadar bu sitedeyim” diye, hah, benim durumum da aynen öyle, işin makarasındayım ölene kadar. Sonrası için kendimi bağlamak istemem, şimdiden büyük konuşmayayım.

Sizin dile yönelik özel bir hassasiyetinizin olduğunu biliyoruz. Romanda, zaman zaman hikâyeden rol çalan mavra yapmaktan çekinmeyen bir anlatıcı var. Romanı yazarken nasıl bir yol güzergâhı çizdiniz kendinize?

Çok fazla yol mol, güzergâh neyin düşünmedim açıkçası. İşte başlıca karakterler, bir yanda toy Gamze, bir yanda hezeyanlı babası İhsan Sami Bey, bunların arasındaki münasebet, sonra çıkılan bir seyahat, değişen dekor, manzara filan. Bunları bilerek başladım sadece. Ötesini fazla kurcalamadım. Benim bir yazma tarzım var. Bölüm bölüm yazıyorum ve her bölüme bir numara değil de bir isim veriyorum. Anlayacağınız romandaki her bölümü bağımsız birer öykü gibi düşünüyorum. Adını koyarken de meramını anlatan bir şey seçiyorum bilhassa. İşte bu küçük küçük birimler kendi içinde ve tek başına anlamlı, derdini söyleyen, okuyan gözü aydınlatan, bakan yüzü gülümseten bir mahiyette olmalı. Bu şart. Yeter şart değil ama gerek şart. Olmazsa olmaz. Sonra bu bölümler birleşince aynı değirmene su taşımalı, taşırken de aynı telden çalmalı.

Bu romanda toplam yazma sürem şubat başı mayıs sonuydu, yani 4 ay sürdü. Bu süre zarfında, üzerinize afiyet bir de Covid geçirdim, aşısız başımla 10 gün yataklara serildim. Ama asla sizin “mavra” dediğiniz o şenlikten taviz vermedim. Veremem, çünkü başka türlüsü gelmez elimden.

Dolunay İki Gece Sürer, göçmenlik ve mübadele üzerine bir roman. Romandaki İhsan Sami Bey, hiç yaşamadığı halde suyun öte tarafına dair anılarını her daim taze tutuyor oraya özlemi her daim taze. Göçmenler için kimliklerine dair hafızayı diri tutmak önemlidir. Bu anlamda fotoğraf, mektup gibi şeyler oraya dair anıların diri tutulması kimliğin ve hafızanın gelecek kuşaklara kalmasına sağlayan önemli etmenlerdir. Gamze’nin fotoğrafa olan merakı ve iki arada bir dere kalmış İhsan Sami bey’in sürekli lafı mübadeleye getirmesini böyle okuyabilir miyiz?

Bakın bu hiç aklıma gelmemişti. Gamze’nin fotoğraf tutkusu tamamen bir kaçış. Eve gitmemek için karanlık odaya saklanıp film banyo ediyor. Her türlü fotoğraf aslında bir “belge”dir ve hatırlamaya (da) hizmet eder. İhsan Sami Bey’in mübadilliği de bir efsaneden ibaret. Gidip görmemiş, yaşamamış, o acıları bizzat çekmemiş. Ama kimliğini mübadele üzerinden tarif ediyor. Hilmi Yavuz’un deyişiyle, bütün bir mübadele trajedisini “temellük” etmiş. O yüzden hafızaya ihtiyacı var. Baba-kız bu halleriyle ayrı gezegenlerin insanlarıdır. Onları hafıza denen dipsiz kuyu bambaşka bir düzeyde buluşturuyor sanki.

Uzatmayayım, cevap veriyorum, cem’an yekûn: evet okuyabiliriz.

Dolunay İki Gece Sürer’in önemli karakterlerinden biri de Girit. Girit, yolunu kaybetmişler, her şeyin ötekisi olanlar ve yaşama dair sahici bir neden arayanlar için ütopik bir lokasyon olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan Girit’in sinema perdesinde görüldüğü gibi olmadığını da hatırlatıyorsunuz romanda. Romandaki Girit’in romantik biraz da ütopik kaçış alanı olması için ne demek isteriniz? Geçmişimizden bir şekilde kaçtık diyelim. Peki, kendimizden uzaklara kaçabiliyor muyuz?

Girit hayal kurmaya, yalan atmaya elverişli, yeşil denizin ortasındaki mavi bir kara parçası sadece, efsanesi kendinden menkul. Nereden bakarsanız oradan ses veriyor. Bir yandan hani derler ya, Zeus özenip de yaratmış, tam bir cennet bahçesi, hatta kayıp kıta Atlantis, bir eşi yok. Öte yandan kavgacı, çeteci, yabancı düşmanı, bağnaz. Bokuyla kavga eden histerik bir dert çukuru. Giden yolcunun adımındaki niyete bağlı Girit’te ne bulacağı. Bağlı derken, ters orantıyla bağlı. Kavgayla giderseniz sulh olup dönersiniz; çiçek böcek peşinde pembe kanatlarınızla gidip barış ve sevda türküleri söylemeye kalkarsanız, kim bilir, belki de papazı bulursunuz.

Tam bu noktada, Girit özelinde merak sahibi okura bir tavsiyem olacak. Toprağı bol olsun, Byron Ayanoğlu ağabeyimizin Taciser Belge çevirisiyle çıkan “İstiridye Üstü Girit” kitabını tavsiye ederim. Baskısı yok ama, sahaf zahmetine katlanmaya değer. Girit’in kaç bucak olduğunu fevkalade güzel anlatıyor.

Dolunay İki Gece Sürer büyümek, kökleri aramak hatta hayal kırıklılarıyla tanışmak ve onunla mücadele etmek üzerine de bir roman. Kimliğimiz ve varoluşumuz sürekli değişen ve dönüşen bir vaziyet. Gamze de hikâye boyunca böyle bir yüzleşmeyle karşılaşıyor. Ama diğer taraftan da kökleriyle yeniden temas kuruyor. Bu onun yükünü de hafifletiyor, Kazancakis vari özgürleşiyor galiba. Baba kız çatışması da hafifliyor biraz. Hayatın esası devamlılık sanki peki sizce kökler burada nerede duruyor?

Şahsi kanaatim itibarıyla kökler maalesef en ortada duruyor. Öhö, burada özellikle genç okura seslenmek isterim. Şimdi siz anne babanızı beğenmiyorsunuz ya. Sevgiden bahseden yok, elbet seversiniz onları, herkes sever; lakin bazı halleri, huyları, sözleri size çok dokunuyor ya. Hiç merak etmeyin. Göz açıp kapayana dek zaman geçecek ve onlarda en beğenmediğiniz, en çok eleştirdiğiniz ne varsa bir miktarını üzerinize giyinmiş halde bulacaksınız kendinizi. Tabii aynen değil, biraz laciverdi olacak, iki ton açığı felan, o kadar yani. Bu durum çatışmayı göze alan, dünyaya eleştirel camlarla bakmaya hazır, zinde ruhlar için böyle. Hele bir de konfor alanından çıkmadan aile mirasını olduğu gibi benimseyenler var ki, onlar daha da kötü olacak. Anne-babasından bin beter hale gelecekler.

Tabiat tuhaf işliyor. İnsanda kötü, çirkin, olumsuz ne özellik varsa, bu özellikleri nesilden nesile aktaran genleri baskındır. İyi ve olumlu saydıklarımız ise gen itibarıyla resesif, yani çekiniktir. Dolayısıyla iyilik ve güzellik için mücadele edilmesi gerekir. İyilik ve güzellikten yana duran her insanın üzerinde bir başkasının emeği vardır, çabası vardır. Gamze özelinde annesi Feriha’nın hakkını teslim etmemiz gerekir. Kadınlardan daima daha umutlu olmamız bu yüzdendir.

Romanın önemli temalarından biri de hiç kuşku yok ki banal milliyetçilik. İki tarafın da uzun yıllardır baklavadan, yoğurda, suyun üstünde beliren küçük taş parçasına, elde kronometre birbirlerini kaç dakikada işgal edecekleri yarışına kadar bilenmesi, rekabet etmesi söz konusu. Bildiğiniz üzere, Benedict Anderson, milliyetçiliğin aslında var olmayan “Hayali Cemaatlere” dayandığını söyler. İhsan Sami bey de biraz böyle bir karakter sanki. İhsan Sami’nin bir gözü ailesinin geldiği yerde diğer tarafta varoluşunu şekillendiren milliyetçilik mitlerine de sıkı sıkıya sarılmış durumda. Suyun öte yanı da bu konuda az değil tabii. Üstelik, İhsan Sami’nin bir de Stravros isimli yabancı damat aday adayı var. Hem artık kabak tadı varan bu milliyetçilik halleri hem de İhsan Sami bey’in büyük çaresizlik durumları için ne demek istersiniz?

Bir kere kafadan söyleyeyim de, benim için milliyetçilik günümüz uygarlığının en büyük yanılgılarından biridir. Aynı zamanda pek de masum olmayan bir çıkarlar ittifakıdır. Bu bütün toplumlar için böyledir. Hani Tolstoy Anna Karanina’da der ya, mutluluk mutlu olan her evde aynıdır diye, milliyetçilik de öyle. Her toplumda milliyetçilik aynıdır. Bazen iki milliyetçi cemaat birbiriyle oydaşma içinde bulunsa bile, aslında derinde kendilerine şunu söylerler: bizim gibisi yok, en iyisi biziz. Bu yanılgının çatışmacı doğası lüzumundan fazla baskın olduğundan, ne zaman bir tarafın milliyetçiliği karşıya sürtünse orada çakan ilk kıvılcım da yine karşı-milliyetçilik olur. Farklı isimli, aynı içerikli iki kutup çekişmeye başlar.

Bu derdin tek devası vardır, o da tanışma, tanıma, yaklaşmadır. Eskiden siyasette kullanılırdı, “güven arttırıcı önlemler” diye bir laf vardı, hah işte o yöntemlerle neyse önce şöyle güzel bir güven ortamı inşa edilir, kurumuş yapraklar sabırla üst üste biriktirilir. Titizlikle korunur. Kimsenin esip, gürleyip o yaprak kulesini yıkmasına izin verilmez. Önce dış, sonra iç temizlik yapılır. Dıştan içe doğru. Yani önce dildeki ajitasyon ayıklanır, sonra yürekteki. Zahmetli bir iştir bu temizlik, ancak elzemdir.

İhsan Sami Bey’in vaziyeti başlangıçta tam bir felaketti. Ama uyanık adam, yavaş yavaş adapte olmayı bildi duruma. Ee, iş başa düşünce don başa geçermiş, ne yapsın gariban.

Bildiğim kadarıyla siz de mübadil bir aileden geliyorsunuz. Benim de ailemin bir tarafı Selanik göçmeni. Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanmış mübadele iki ülke halkı açısından büyük yaralara neden olmuş. Göçmen aileler yıllar boyu ne oralı ne buralı olmuşlar. Türkiye özelinden bakalım. Geçmişi unutmaya teşne bir yapımız var. En basitinden 6-7 Eylül bile yaşanmamış gibi davranılabiliyor. Sizce bu konuyla ilgili hakiki bir geçmişle yüzleşme yapabildik mi? 

Maalesef. Çok yol kat ettik ama genelde bireysel, kesimsel ve kısmi yollar bunlar. “Biz” (yani bir bütün olarak toplumumuz) henüz olduğumuz yerde duruyor gibiyiz. Genelde şöyle bir duvar çıkıyor karşınıza: Ama onlar da… Ya da: Durup dururken olmamıştır… Falan. Böyle yani. Ama ben milletimizin adaptasyon yeteneğine güveniyorum. Günün birinde merkezden başlayarak hötzöt bitecek, bu uzlaşmacı kültürel değerler yeniden yükselecek ve o zaman yeni kuşaklar hızla benimseyecekler özlediğimiz insancıl bakışı; geçmişin fenalıklarıyla yüzleşecekler.

Son olarak, kitabınız 2015 yılında kaybettiğimiz Vangelis Kechriotis’den bir epigrafla başlıyor. Vangelis Kechriotis için bir şeyler söylemek ister misiniz?

Vangelis’i andığınız için çok teşekkür ederim. Vangelis Kechriotis, Atina doğumlu Yunan bir tarihçi olarak 12 yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesinde ders verdi ve bu süre zarfında temas ettiği herkesi enerjisiyle, çalışkanlığıyla, iyimserliğiyle kendine hayran bıraktı. Ben şahsen hiç tanışmamıştım, ortak arkadaşlarımız oldu sadece. Vangelis’in nüktedanlığını, annesinin yemeklerini, eşi Ceyda’nın dost sofralarını onlardan dinlemiştim. Akademi çevrelerinde ve özellikle de Tarih Vakfı bünyesinde toplaşan tarihçiler arasında da çok sevildiğini biliyorum. Henüz 46 yaşındayken hayata veda etti, çok sevdiği İstanbul’a gömüldü. Yunan-Türk dostluğu için telafisi güç, büyük bir kayıptır. Dilerseniz son söz olarak kitabın başına aldığım, sizin de andığınız o epigrafla selamlayalım bu büyük adamı:

“Gerçek hayatla ilgisi olmayan her şeyi zaman geçtikçe unutacaksınız çünkü konu tarih olunca sarsılmaz kurallar yoktur ve tek yapmanız gereken geçmişle bugünün gerçeği arasında bir yol inşa etmektir.’’

edebiyathaber.net (3 Aralık 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r