Masthead header

Arzu Bahar: “En önem verdiğim nokta duru bir dil kullanmak.”

Söyleşi: İsmail Cem Doğru

Arzu Bahar ile Alakarga Yayınları tarafından 3. baskısı yapılan son kitabı “Kayıp” üzerine konuştuk.

Yazarlar sürece bağlı değişimlerinin yanında sürdürülebilir özellikleriyle de okurları tarafından izlenmekte… Yazarın iç dünyasındaki dönüşüm ve çelişkiler nitelikli okurda eserlerden öte bir merak uyandırır. Öykülerinizin aradığı okur şablonunu düşününce sizdeki dönüşümlerin onları ilgilendirmesinin kaçınılmazlığı ortaya çıkıyor. Sizce bu ayrıntı yazarda endişe uyandırır mı? Bu duruma göre yazarlık serüveninizin zaman içinde ortaya çıkan değişimlerinden ve değişmezlerinden söz eder misiniz?

Tabii ki takip ettiğimiz, okumaktan zevk aldığımız yazarların fikirlerindeki, hayata bakışlarındaki değişim, gelişim ya da gerilemeleri, yazma sürecindeki emeğini, tekrara düşüp düşmediğini yazdıklarından anlayabiliyoruz. Duyarlı olduğu konuları, anlatmaktan hoşlandığı hikâyeleri, sevdiği-sevmediği kişilik özelliklerini (belki kendininkileri de) yazar ister istemez yazdıklarına yansıtıyor ve dikkatli bir okursanız yazarın karakteri hakkında da bir fikriniz oluşabiliyor. Ve çok dikkatliyseniz, bir kurgu içinde yazmaktan en çok hoşlandığı karakteri bile tespit edebilirsiniz.

Bu ayrıntının endişe uyandırması dozunda olması şartıyla kabul edilebilir. Her seferinde daha iyisini yazma çabası, diri tutan, odaklanmayı sağlayan bir motivasyon kaynağı elbette. Ancak yalnızca bu endişeyle yazmaya başlarsam, sanıyorum ki ortaya çıkan sonuçtan mutlu olmam.

Benim yazarken özellikle dikkat ettiğim, değişmezim diyelim, yalın bir dille yazmak. Bu benim için çok önemli. Çok fazla imge, metafor kullanılmış olan eserleri okumak beni yoruyor ve çok hoşlanmıyorum. Her şeyi dozunda seviyorum. Değişkenler için de belki biraz daha uzun öyküler yazıyor olmamı söyleyebiliriz.

Kovulmadım Ben Ayrıldım”da da “Kayıp”ta da kahramanlarını incitmekten çekinmeyen bir yazar karakteriyle karşı karşıyayız. Aranızdaki ilişki daha çok yarattığı karakterleri ehlileştirirken onları dilediğince eleştiren, bu konuda kendini kısıtlamayan bir yazar-kahraman ilişkisini andırıyor. Sizce kahramanlarınız ironik yaklaşımlarınızdan, zaman zaman alaycı tavırlarla onları betimlemenizden memnun olabilirler mi? Bu durumun okur belleğini nasıl etkilemesini bekliyorsunuz?

Kurgu hayattan kesitler barındırıyorsa içinde, aslında yüzyüze geldiğimdekine yakın tepkiler veriyorum sanırım. Yani onları ben yazıyorum diye pışpışlamıyorum, pamuklara sarmıyorum.  Kötüyse kötü, acımazsızsa acımasız, iyiyse iyi… Söz konusu kahramanın kişiliğinin nasıl olduğunu düşünüyorsam onu yazıyorum ve bu insanların bende uyandırdığı duygular yol gösterici oluyor haliyle. Bu konuda kendimi kısıtlamayı sevmiyorum, aslında yazarken hiçbir konuda kendimi kısıtlamayı sevmiyorum. Bence kahramanlarım da bu objektif tutumdan hoşnutlardır.

Okuru öyküye dahil etmeyi seviyorum ben. Okurken kahramana -ya da anlattığım için belki bana- kızmalarını, sevmelerini, sevinmelerini, heyecanlanmalarını seviyorum. Sırf bu yüzden ucunu açık bıraktığım öykülerim var. “Sevgili Babam” öyküsünde anlattığım karakteri tüm özellikleriyle anlatıp, sonunda ölümü hak edip etmediklerine okurun karar vermesini istiyorum mesela. Ya da “Sibel” öyküsündeki anlatıcıyla dalga geçerek, “Oh iyi olmuş!” demelerini,  “Düğme” öyküsü bittiğinde “Ah!” demelerini, “Delilik”te şaşırmalarını… Yani gerçek hayatta şahit olduklarında ne tepki veriyorlarsa aynısını hissetmelerini istiyorum. Bir oyun kuruyorum ve okuru da bu oyuna davet ediyorum. Bu açıdan baktığımızda da alay edilen, ironiyle yaklaşılan, iyi, kötü, sevimli, saf karakterler bence okurun belleğinde olmaları gereken yeri buluyorlardır.

Öykünün romana göre okuru zorlayan biçimsel özellikleri olmasının yazardaki karşılıkları neler? Öykülerinizi okurken bir vargı kaygısından bağımsız okuru saran kişilik özellikleriyle güçlü karakterler tasarlıyorsunuz. Toplum içindeki yerini sorgulayan, sorunlarıyla yüzleşmeye hazırlanan karakterlerin belli bir kesim için fazla güncel olduğunu düşündüğünüz oluyor mu? Bu anlamda yerel coğrafik özelliklere ihtiyaç duymadığınızı bize düşündüren şey ne olabilir?

Kahramanlar, zaman, mekân ve olay örgüsünü okura doyurucu biçimde anlatmak, mantık hatası olmadan kurgulamak üstelik bunları romana göre hareket alanınızın daha kısıtlı olduğu bir zeminde yapmak, öykünün zorlayıcı özellikleri olarak görülebilir. Bunların yazardaki karşılığı nedir, sorunuza kendi adıma cevap verebilirim, çok zorlandığımı söyleyemem çünkü öykü yazmayı çok seviyorum. Olduğum yerden, yaptığım işten, öykücü olmaktan mutluyum. Belki bu sevgi, sözünü ettiğiniz zorluklarla başa çıkmamı sağlayan etkendir.

Öykü yazarken kahramanlarda da kurguda da bir vargı kaygısı taşımıyorum, doğru. Bir sonuca bağlamak, “iyilik yapan iyilik bulur” gibi nasihat veren -bunu çocuk kitaplarında da sevmiyorum-, anafikir çıkarmaya zorlayan öyküler yazmak gibi bir çabam yok. Kaldı ki okur çok zeki, böyle ‘kör göze parmak’ öyküler-karakterler okurun zekasıyla alay etmek gibi geliyor bana. Yazdıklarım her zaman güçlü, sorgulayan, toplumdaki yeri belli karakterler değiller aslında. Bocalayan, yanlış yapan, haksızlığa maruz kalan, tökezleyip düşünler de var aralarında. Fazla mı güncel? Belki. Ama gördüğüm, tanıdığım, duyduğum, gözlediğim insanlardan izler oluyor hepsinde ve o insanların kişilik gelişimleri, bakış açıları, hayatta durdukları yer -hepimiz gibi- yerel coğrafi özelliklerden, örf ve âdetlerden, alışkanlıklarından, öğrendiklerinden mutlaka etkilenmiş oluyor.

Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama bir romancı bazen yarattığı karaktere yazarın iradesini teslim etmek zorunda kalabileceğinden söz etmişti. Bu tür çatışmalara karşı nasıl bir tutumunuz var. Sıcak bakabilme olasılığınız var mıdır?

Şu ana kadar böyle bir şey başıma gelmedi. Sanırım öyküde bunun olması daha zor. Evet, bazen karakter -yazarken anlattığınız, sizin ona uygun gördüğünüz kişilik özelliklerinden dolayı yani yine buna sebep olan sizsiniz- hikâyeyi beklenmedik bir yere doğru sürükler, buna ne kadar izin vereceği ise yazarın tercihidir. Kontrolü kaybetmek kurgunun, konunun dağılması gibi tehlikeli bir sonuca da varabilir.

Öyküleriniz ağırlıklı olarak modern yaşamı ve kent kültürünün ayrıntılarına odaklanırken iş ortamını plato olarak kullanmayı sevdiğinizi düşündürüyor. Yaşadığımız koşulları yapay buluyor olabilir misiniz? Bu anlamda Düğme ya da Kayıp gibi öykülerde günlük yaşamın koşuşturmasındaki yapaylığa insanın gerçek acılarını hatırlatarak gönderme yaptığınızı düşünebilir miyiz?

Kent kültürüne ve modern yaşamın ayrıntılarına odaklanmam çok normal zira hayatım büyük şehirde ve iş ortamında geçti. Doğal olarak insan en iyi bildiğini anlatıyor.

Düğme ya da Kayıp öykülerinde -aslında hiçbir öykümde- gönderme yapmak gibi bir telaşım yok. Bu acıları hergün birileri yaşıyor zaten ve hepimiz çok farkındayız bunun. Kayıp ya da Kovulmadım Ben Ayrıldım kitabımdaki Salınım öyküleri pek çok insan gibi benim de üzüldüğüm, keyfimi kaçıran, kafamı kurcalayan olayları konu alıyor. Eğer bu toplumda yaşıyorsanız bu ve benzeri olaylara kayıtsız kalamıyorsunuz ve bir şekilde bu rahatsızlığınızı anlatmak ihtiyacı duyuyorsunuz. Yaptığım şey bir çeşit dertleşmek aslında.

Duru ve akıcı dilin yanında yaşayan sözcüklerle kuruyorsunuz öyküyü. Sanırım tüm öykülerinizin en önemli ortak özelliği bu. Bazen metinleri elimizde bir sözlükle okumak durumunda kalıyoruz. Yazarın sözcükleri dolaşıma sokma sorumluluğunda sınır nedir?

Evet,  ilk soruda da söylediğim gibi en önem verdiğim nokta duru bir dil kullanmak. Bunun dile getirilmesi de ayrıca sevindiriyor beni.

Türkçe o kadar güzel bir dil ki derdinizi dilediğiniz gibi anlatmanıza izin veriyor. Zorlamaya, eğip bükmeye çok da ihtiyaç kalmıyor. Yeni sözcükleri dolaşıma sokmak, fazla kullanılmayan sözcükleri anımsatmak elbette ki önemli çünkü zaten çok az sözcükle konuşup yazan bir toplumuz maalesef. Bunu aşmaya katkıda bulunmak, insanların kelime dağarcığını genişletmek belli ölçüde çok değerli. Ama bunu işin ehli insanlara bırakmak gerek. Kullandığı sözcük yazının bütününde rahatsız edici bir şekilde göze batmıyorsa,  anlattığı hikâyeyle tam bir uyum içindeyse okumak büyük keyif. Her önüne gelenin, eline her kalemi alanın bunu yapmaya çalışması anlamsız hatta komik bir çaba olabiliyor.

Arzu Bahar’ın gelecek planlarından biraz söz edebilir misiniz? Disiplinler arası geçişin sizde nasıl bir karşılığı var? Şiire, romana ya da hibrit eser denilen metinlere yaklaşımınız nasıl?

Gelecekte de yazmaya devam edeceğim kesin. Öykü her zaman baştacım olacak ve sanırım öykü yazmaktan hiç vazgeçmeyeceğim. Bir gün roman yazar mıyım? Becerebilirsem zevkle…

Şiir benim için mucize gibi bir şey. Okumaktan çok keyif alıyorum. Keşke şiir yazmak konusunda biraz yetenekli olsaydım. Hibrit eserler ise benim için şu an muamma…

edebiyathaber.net (2 Haziran 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r