Masthead header

Artemio Cruz’un son kalp atışları | Havanur Taflan

“Bu ülkeyi bırakacaksın onlara; gazeteni, yeteneksiz adamların yalan makaleleriyle uyuşturulan vicdanlarını; ipotekleri bırakacaksın, doğal insan sevgisinden yoksun bir sınıfı, büyüklükten yoksun güçlülüğü, kokuşmuş laf ebeliğini, kurumlaşmış korkaklığı, kaba bencilliği…” ikinci ses, zengin iş adamı Cruz’a bu şekilde seslenir. Carlos Fuentes’in “Artemio Cruz’un Ölümü” romanındaki ikinci sestir bu.

Bu yazıyı yazarken kaç kişi ölüm yolculuğuna çıktı bilmiyorum ama istatistik verileri yaklaşık bir buçuk milyondan fazla insanın virüsten öldüğü gerçeğiyle bizi baş başa bıraktı bile. Ölebileceğimiz kaygısını çok yoğun hissettiğimiz zamanlardan geçiyoruz. Dünya halkları tarih boyunca birçok kez ölümü enselerinde (savaşlar, salgınlarla) hissettiler. 21. yüzyıl insanı olan bizler gelişmiş teknolojiye hâkim olmanın verdiği ukalalıkla bu kadar ölümü (hele hele bir virüsten) yaşayacağımızı hiç düşünmemiştik sanırım.  Doğmak ve ölmek ikilemi üzerine kurulu bir yaşamın gerçeğinin farkındayız. Kabul ettiğimiz bir döngü bu aslında. Ama her şeye rağmen varoluşumuzu devam ettirme mücadelesinden de vazgeçmiyoruz. “Mücadele, yapabildiğim tek şey olması dışında, kendi başına neşeli bir şey değil… Belki de en sonunda, mücadeleye değil, ama mücadelenin verdiği keyfe teslim olacağım.” der Kafka. Fakat burada asıl önemli olan bu yaşam döngüsünün içinde nasıl insan olduğumuz değil midir?

Modern Latin Amerika siyasasına bakınca benzeri yüzlerce, binlerce hikâyeden biridir Artemio Cruz’un Ölümü. Yetmiş bir yaşında bir toprak ve medya baronu bu adamın tüm hayatını masaya yatırır Fuentes. Onun bireysel hesaplaşmasını anlatırken bir taraftan da Meksika’nın tarihini okuyucunun belleğinin içine bırakır. (1962’de yayımlanan bu kitap yazarın dilimize çevrilen ilk kitabıdır ayrıca.) Zor şartlarda geçen çocukluğu Artemio Cruz’u güvensiz, inançsız yapmış. Devrim ve devrim sonrası kargaşa ortamı bu güvensiz ihtirası daha da körüklemiş ve şansının da yardımıyla maddi bir zafer elde etmiştir. Ama şimdi ölüm döşeğinde, fiziksel acıları ve geçmiş yaşamının bir o kadar acı veren görüntüleriyle boğuşmaktadır. Cruz, hikâye boyunca hayatının çeşitli zamanlarına yolculuk yapar okuyucuyla birlikte. Cruz’un kalp atışlarını ve vücudunun yaşamla ölüm arasındaki direnişini iliklerine kadar hisseder okur. Bilinçsizce yatarken duyduğu vasiyetini öğrenmek isteyen akrabalarının ve doktorlarının sesleri dışında bir de geçmişle ölüm arasındaki yaşamının dehlizlerinden gelen kendi sesidir.

Cruz’un geçmişteki yaşadıklarını üçüncü kişinin ağzından, son anlarını birinci kişinin, kriz anlarını ikinci kişinin ağzından okuyucuya anlatır yazar. Bu anlatım biçimi romanın sonuna kadar birbirini takip eder. En çok da kendine ve mirası için bekleyen ailesine kızdığı, pişmanlıklarının had safhaya vardığı, çektiği fiziksel acının dayanılmaz olduğu anlarda ikinci ses devreye girer. Belki de geçmişin ancak böyle bir anda (tam anlamıyla) sorgulanacağına inanıyordur kim bilir. Bu kısımlardan çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim (biraz da korktum ölüm anından.) Fuentes için romanlar, trajik zamanların ve zamana karşı direnmenin kalp atışlarıdır.

Siyasal çalkantılara sahne olan Güney Amerika ülkelerinin birbirlerini andıran özelliklerine rağmen birbirlerine hiç benzemeyen yerel renklerinden birisidir Carlos Fuentes. Diplomat bir babanın oğlu olarak 1928 de Panama’da doğmuş, babasının görevi nedeniyle Güney Amerika’yı baştan sona gezmiş ve gözlemlemiştir. Hikâyede bu gözlemlerini karakterlerinin ağzından yansıtır. “…zavallı toprak der yaşlı adam kendi kendine. Zavallı toprak, her kuşağın efendisini yok ettiği ve yerine aynı oranda açgözlü ve ikinci yeni efendiler getirdiği zavallı toprak”. Bireysel olanla toplumsal olanın yazınsal bir bütünlük içinde temellendirdiği hikâyesinde aslında dünyada hiçbir şeyin değişmediğinin de altını çizmek ister. Yazarın kitapta kronolojik sıralamaya dikkat etmemesinin (Bir bakıyorsunuz zaman 1919’dan 1903’e, bir bakıyorsunuz 1955’e, bir bakıyorsunuz 1915’e akıyor) okuyucunun kafasını karıştırdığını da belirtmeden geçemeyeceğim.     

Latin Amerika coğrafyası yaşadıklarından mı renklerinden mi bilinmez ama çok güçlü yazarlar yetiştirmiştir. Küba’dan Guillermo Cabrera İnfante, Meksika’dan  Carlos Fuentes, Pedro Paramo,  Juan Rulfo, Şilili Jose Donose,  Latin Amerika edebiyatının temel taşı Arjantinli Jorge Luis Borges ve Julio Cortazar, Kolombiyalı Garcia Marguez… (Aslında daha da uzayıp giden bir listedir bu.) Türk okuyucusuyla bu yazarların çoğu ilk defa 1979 yılında aralarında, Tomris Uyar, Celal Üstel, Yusuf Atılgan gibi birkaç çevirmenin birlikte hazırladığı bir antolojinin sayfalarında, kısa hikâyeleri ile buluşabilmişlerdir. Hayata bağlı hayatın içinden çıkan öykülerdir bunlar. Bu antolojinin önsözünde Tomris Uyar bu geniş kıtanın taşını toprağını iklimini biçimlendiren örnekleri seçtiklerini söylerken yaptıkları bu iş için “bir çiçek dürbünün en geniş ama en yoğun renkler alaşımını bulmak” diyecektir.  Turgut Uyar’ın gazete ve dergi yazılarının toplandığı Elele Okuyalım kitabından aldım bu bilgiyi. Her hikâyenin bir kitabı her kitabın da kendi kitabı vardır ya neyse. (Her kitabın da hatırlattığı yazarları olduğu gibi.)

Yaşamdaki tercihlerini, onların sonuçlarıyla, ölüm yatağında boğuşurken, hayata dair tavsiyeler de verir Artemo Cruz; “Kendini tanıyarak ve onların seni tanımalarını sağlayarak; sana karşı olduğunu çünkü herkesin seninle isteğin arasında bir engel olduğunu bilerek; seçeceksin. Yaşamını sürdürebilmek için seçim yapman gerekecek ve sonsuz aynalardan birini seçeceksin, seni geri dönülmez biçimde yansıtacak olanı, bütün öteki aynaların üzerine kara bir gölge düşürecek olanı; onları yok edeceksin sana bir kez daha, sonsuz olasılıklardan birini seçme olanağı tanımamaları için…”

Ölümü aklımıza getirmeden akıp giden bir yaşamda ölümle karşılaşıldığında hayatı bir film şeridi gibi tekrarlamanın, yaşarken farkına varılmayan birçok şeyin ya da tam tersi çok önem verilen şeylerin artık önemsizleşmesinin hikâyesidir bu aslında. Sahip olduğumuz her şeye rağmen engel olamadığımız yok oluş serüveninde  okur da Cruz’la kendi yaşamına ayna tutar ister istemez. Fuentes’e göre romanlar; tarihin yapamadığını, onun unuttuklarını ve bize söylemediklerini yazar; bizler son sözlerimizi söylemeden de tarih bitmez. Bu yüzden kitaptaki tüm sesleri konuşturur Cruz ölürken.

“…Sessizliğin ve açıkgözlerin, görmeyen gözlerin… Duyarsız buz gibi parmakların, mavi kara tırnakların, titreyen çenen… Artık hiçbir şey bilmeyeceksin. Seni içinden tanıyorum ve seninle ölüyorum. Biz üçümüz… Öleceğiz. Sen…  Ölüyorsun, öldün…  Ben öleceğim.” Yazarın Cruz’a son seslenişidir bu; ben, sen ve onun ağzından.

Kaynaklar:

Turgut Uyar, Elele Okuyalım, YKY Yayınları, Mart 1984. İletişim Yayınları’ndan çıkan Latin Amerika Hikâyeleri Antolojisinin tanıtım yazısı sayfa 251’de.

Artemio Cruz’un Ölümü, Carlos Fuentes, Can Yayınları

Havanur Taflan – edebiyathaber.net (8 Aralık 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r