Masthead header

Armağan Tunaboylu: “Hayal gücü doğuştan gelen bir yeti değildir, çalışmakla olur.”

Söyleşi: Serkan Parlak

Armağan Tunaboylu ile Oğlak Yayınları tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı “Cinai Tuhaflıklar” üzerine konuştuk.

Armağan Bey, sizi başkahramanı “Metin Çakır” olan romanlarınızla tanıdık, seriye ufak bir mola mı verdiniz yoksa Metin Çakır’a veda mı ettik?

Kısa bir ara diyelim. Metin Çakır maceralarını yazmak beni çok eğlendiriyor. Yazarken, yazdıklarımı okurken, sonradan tekrar tekrar okurken çok eğleniyorum. Biraz da tembelliğime demeyelim de kolayıma geliyor. Karakterler hazır, mekân belli, entrikayı da tamamladınız mı, mizahı kendiliğinden geliyor. Cinai Tuhaflıklar’a gelirsek hiç de programımda ve aklımda olan, düşündüğüm bir deney değildi. Hele öykü yazmak neredeyse burun kıvırdığım demeyelim de, reddettiğim bir şeydi.

Kafamda benimle birlikte dolaşan bir iki cümlelik fikirler, sinopsisler bir türlü romanlara dönüşecek hacme ulaşmıyor, ulaşabilme potansiyeli gösterenlereyse ben üşeniyordum. “Neden öykü olarak değerlendirmiyorsun?” dedi içimdeki bir ses. “Ya bırak Allah’ını seversen, başıma iş çıkarma” dedim ben de. Sonra kısa bir sürede beni ikna etti ve inanılmaz hızla bu sinopsisler tretmenlara, tretmanlar da öykülere dönüştü. Ama bu sıralar bir başka kahraman üzerine çalışmaya başlamıştım. Metin Çakır biraz bekleyecek. O her zaman otuz dört yaşında çünkü.

Polisiye öykü yazmanın zorluklarını biliyoruz. Kısa, akıcı, merak uyandıran öykülerinizin kişi, kurgu ve özellikle dikkat çeken mekânlarına nasıl çalıştınız?

Öyküleri kısa sürede yazdım tamam ama bir dil oluşturmak oldukça zaman aldı. Çünkü öncelikle öykü dilini ve de özellikle kısa öykü dilini keşfetmek, öğrenmek gerekiyordu. Amerika’yı bir de ben keşfettim. Hani dışarıdan ahkâm kesenler vardır, “Öykü kısa romandır ya da roman uzun öyküdür” diye. Hayır efendim, kazın ayağı öyle değil. Öykünün kendine özgü dili var.

Sorunuzun “nasıl çalıştınız?” bölümüne gelirsek, bu konuda alçak gönüllü davranamayacağım, hayal gücüm iyidir. Hayal gücü doğuştan gelen bir yeti değildir, çalışmakla olur. Gözlemlemekle, görmekle olur. Öykülerdeki kişilerin bazı gerçek kişilere, mekânların bazı gerçek mekânlara benzediklerini yadsımıyorum ama hepsi tarafımdan yaratıldılar.

Romanlarınızda dil malzemesi açısından argo dikkat çekiciydi. Öykülerinizde bu anlamda argo ve küfür hemen hemen yok gibi, bu üslup değişimi hakkında neler söylersiniz?

Bana bazıları senin romanlarında “çok küfür var” diyor, “çok argo var” diyor. Ben buna katılmıyorum. Metin Çakır bir pez… haydi kadın satıcısı diyelim kibarca, adama “siz” diye hitap ettiğinde küfür gibi geliyordu. Bu adam sokak dilini kullanıyor, adam o zamana kadar fahişeye “antin, motor, kevaşe” demiş. Dili metamfetamin’e dönmemiş, benzetmiş yakut demiş. Fransızca’dan çevrilme gigolo/jigolo ağzına uymamış uskumru, tokmakçı demiş. Bugün berbere gittiğinde ya da metroda bir grup üniversitelinin konuşmasına kulak kabarttığında duyduğun konuşma romanlardaki Metin Çakır’ın bile kulaklarına kadar kızarmasına neden olur. Cinai Tuhaflıklar’ın öykülerinde Metin Çakır kadar grotesk ve onun yaşadığı hayatı yaşayan kimse yoktu ama yine de sokak ağzı vardı. Yani bence bir üslup değişikliği yok.

Bugün öykü geleneğimizin geldiği noktayı dikkate alırsak öyküleriniz nerede duruyor?

Daha önce de söylemiştim, bu öyküler “bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti” dedirtecek öyküler değil. Alabildiğine kara, sürpriz finalli, bir arkadaş toplantısında “bir hikâye duydum acayip ilginçti” deyip iki dakikada anlattığı tarzdan öyküler. Son derece konvansiyonel bir dili var. Derdini kısaca anlatıp ortadan çekiliyorlar. Şayet inanılmaz güzellikte öykülerin yazıldığı geleneğimizde Cinai Tuhaflıklar’ın bir yeri varsa ben gurur duyar ve çok mutlu olurum. 

Öyküleriniz çoklukla klasik polisiye kalıplarının dışına çıkarak açık uçlu mu bitiyor?

Klasik polisiyeyi “birisi bir suç işler, bir detektif suçlunun bıraktığı izlerden onu yakalar ve adalete teslim eder”i anlıyorsak, Cinai Tuhaflıklar’ın öyküleri bu kurgunun dışında kalıyor. En azından olayı araştıran bir soruşturmacı ve adalete teslim etmek diye bir şey yok. Çoğu intikam temalı, adaleti kendisi yerine getiriyor. Tüm öğeler finale hizmet ediyor. Bir açık uçluluk olup olmadığına gelirsek… Bilemiyorum, bence son noktanın olduğu yerde bitiyor hepsi.

Pijama Partisi ve Yanlış Ölüm bence kitabınızın en iyi öyküleri, peki sizin en sevdiğiniz öyküler hangileri ve neden?

Hepsi benim evlatlarım, ayırım yapamam zırvalığına girmeyeceğim ama en azından şöyle söyleyebilirim: Beğenmediğim bir şeyi başta okur olmak üzere kimseyle paylaşmıyorum. Benden daha akıllı, kültürlü, edebiyatı iyi bilen ve bu parkurda birçok level’i aşmış insanlar mutlaka vardır. Ya da tam tersi. Ben her şeyden önce kendim için yazıyorum. Bu işten hayallerimi gerçekleştirecek kadar para, ün, şöhret vesaire kazanamadığım için yazmak benim için hobidir. Dediğim gibi hem kendim için hem de küçük de olsa benim yazdıklarımı beğenen, yeni kitapları bekleyen bir kitle var, onlar için yazıyorum.

Şunu da eklemek gerekir bence, bu zamana kadar onlarca insan “Cinai Tuhaflıklar’dan falanca öyküleri beğendim” dedi. Her birinin beğenisi farklıydı.

Pandemi dönemi nasıl geçiyor, önümüzdeki dönemde sizden neler okuyabiliriz?

Pandemi sürecini tabii önce inkâr ettik, sonra “ne demek eve kapanmak” diye kızgınlıkla karşıladık. Ardından “kolonya maske bulursam bir şey olmaz” dedik. Hatırlanırsa ilk dönemlerde kolonya ve maske bulunmuyordu. Sonra baktık ki kurtuluş yok, en güzel zamanlarda eve kapanmışız, dünyaya küstük. En sonunda da kabullendik birlikte yaşamayı öğrendik. Birlikte yaşamayı erken öğrenenler bu dönemi bence en az hasarla atlatanlar olacak. Ben de aşağı yukarı bu gruptanım, yaşamımla ilgili önemli bir karar verdim ve uyguladım. Zoom üzerinden polisiye kurgu atölyeleri yaptım. Yeni bir kahraman üzerine çalışıyorum ama çok ağır ilerliyor. Metin Çakır’ın neredeyse tamamen zıttı bir karakter. Onu okura nasıl sevdireceğim de muamma. Gerçi sevmesi gerekiyor mu ondan da emin değilim. Cinai Tuhaflıklar II de bir yerlerden hiç umulmadık bir zamanda kafasını çıkarabilir diye tahmin ediyorum.

2021 yılında da salgın devam edip yaşamımızı cehenneme çevirmeye devam edecek gibi görünüyor. Bu dönemde daha fazla okumayı, yazmayı, film dizi izlemeyi, daha çok spor yapmayı, dişlerimi daha çok fırçalamayı düşünüyorum.

edebiyathaber.net (5 Şubat 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r