Anlaşmanın Kendisi Değil, Arzusu | Yusuf Çopur

Ekim 29, 2026

Anlaşmanın Kendisi Değil, Arzusu | Yusuf Çopur

Daha önce de sözünü etmiştim. TRT Arşiv’in karşıma çıkardığı yazarların, sanatçıların yıllar önce söyledikleri beni derinden etkiliyor. Söyledikleri değil yalnız; söyleyişleri de. Bir kelimenin önünde durmaları, cümleyi bitirirken yüzlerinde beliren ifade, uzun sayılmayacak bir sessizlik, yılların o suskunluktaki derin izleri…

Kitaplarda rastlayamayacağımız şeyler bunlar.

Yakınlarda Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) siyah-beyaz görüntüleri çıktı karşıma. Hasta hâlini görmek istemediğim için videoyu izlemedim. Birkaç kez daha önüme geldi; yine geçtim. Sevdiğimiz bir yazarı son zamanlarına ait görüntülerle hatırlamaya gönlümüz razı olmuyor. Onu kitaplarının içindeki sesiyle, denize bakan yüzüyle korumak istiyoruz. Zihnimizdeki hâliyle.

Yine de röportajın ilk cümlesini duymuştum: “Sanat denilen bir anlaşma arzusudur.”

Videoyu geçtim. Cümle kaldı.

Gün içinde birkaç kez yeniden geldi aklıma. Başka bir şey okurken, konuşurken, masanın başında öylece otururken… “Anlaşma arzusu” sözü zihnimin bir yerinde dolaşıp durdu.

Bir hafta önce İzmir yolunda bir arkadaşımla “görülme arzusu”nu konuşmuştuk. Yol bitince konu da kapanmıştı. Balıkçı’nın cümlesi yeniden açtı onu. Görülmekle anlaşılmak aynı şey değildi çünkü. İnsan bir başkasının bakışına girebilir, orada yine de yapayalnız kalabilirdi. Belki sanat, görülmenin yetmediği yerde başlıyordu.

Sanırım sonunda algoritmalara yenildim. Video kısa bir süre sonra yeniden karşıma çıktı. Bu kez sonuna kadar izledim. Kendimi zorlayarak biraz.

Kayıt 1973 yılına ait. Halikarnas Balıkçısı’nın öldüğü yıl. Görüntünün ilk saniyelerinde hastalığına takılan gözüm, konuşma ilerledikçe söylediği sözlere yöneldi. Yüzündeki yorgunluk oradaydı elbette. Fakat merakı da. Kendine özgü gülümsemesi de.

Video bittiğinde aklıma Selim İleri’yle son buluşmamız geldi.

Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesindeki o sahne.

Niye?

Hâlâ bilmiyorum. Belki hastane. Belki hasta yatağı. Belki videodaki yazarın yastığına gömülmüş mahzun gülümsemesi. Gerçi Selim İleri o son görüşmemizde yatağında değil, tekerlekli sandalyesindeydi.

Sanırım “anlaşma arzusu” sözü götürdü beni oraya. O gün konuştuklarımızdan dolayı mı? Belki de ikimizin de adını koymadığı o sonluk duygusundan.

Yarısı boşalmış bir bisküvi kutusu ve yere düşen mavi bir kapak…

Ötesi yok benim için. Olmayacak da.

Bu hatıra, Halikarnas Balıkçısı’nın cümlesini doğrulayan bir örnek değil elbette. Ama o cümle beni buraya getirdiyse bunu görmezden gelmemeliyim, diye düşündüm. Aralarında benim henüz çözemediğim bir bağ var. Belki hiçbir zaman çözemeyeceğim.

Balıkçı, “Sanat bir anlaşmadır.” demiyor. “Anlaşma arzusu”ndan söz ediyor. Küçük gibi görünen bu ayrım, cümlenin bütün anlamını değiştiriyor.

Anlaşma, gerçekleşmiş bir sonuç. Arzu ise henüz ulaşılmamış olana dönük. İçinde eksiklik var, mesafe var. İnsan zaten bütünüyle anlaşılıyor olsaydı anlaşılmayı neden istesin?

Sanatın doğduğu yerde belki de insanın kendi içinde tutamadığı bir şey bulunuyor. Bazen bir duygu. Bazen bir görüntü. Kimi zaman insanın kendisinin bile henüz ne olduğunu bilmediği bir sıkıntı, bir bunaltı, bir daraltı. Onu bir başkasına ulaştırmaya çalışıyor. Yazıyla, resimle, sesle…

Peki sanat gerçekten anlaşılmak mı ister?

Kolayca açıklanamayan bir şiiri ne yapacağız o zaman? Okuruyla arasına bilerek mesafe koyan romanı, ne anlattığını “hemen” söylemeyen resmi? Her sanatçının anlaşılmak istediğinden emin olabilir miyiz?

Belki burada anlaşmakla aynı düşünmek arasındaki farkı hatırlamamız gerekiyor. Sanatın aradığı anlaşma, herkesi aynı hükümde buluşturan bir uzlaşma olmamalı. Bize uzak bir hayatı benimsemeyebiliriz; yine de bir romanın içinden ona bakabiliriz. Bir şiiri bütünüyle çözemeyiz ama o şiirin bıraktığı huzursuzluğu günlerce taşıyabiliriz.

Anlamak tek başına mümkün. Anlaşmak içinse bir başkası gerekiyor. Sözcüğün yapısında bile karşılıklılık var. Türkçe derslerinde hep anlatırız: Kimi eylemler muhatap ister. Karşılıklılık olmazsa bu eylemlerden bahsedemeyiz. Örnek: Anlaşmak.

Sanatçı, okurun kendisini onaylamasını her zaman istemeyebilir. Belki huzurunu kaçırmak, alışkanlıklarını bozmak ister. Fakat o itiraz da birine yönelmiştir. Okurla arasına mesafe koyan eser bile muhatapsız değildir.

Arzu burada yeniden beliriyor. Çünkü sonuç belli değil. Sanatçı anlatır ama anlaşılmayabilir. Yanlış anlaşılabilir. Sözü, sesi kendi zamanında karşılık bulmaz, yıllar sonra hiç tanımadığı birine ulaşır. Bir bilinmeyene belki de.

Halikarnas Balıkçısı’nın 1973’te söylediği cümlenin bugün beni Selim İleri’yle son görüşmeme götürmesi gibi meselâ…

Aynı zamanda yaşamadığımız bir insanın sözü, yıllar sonra çıkıp geliyor. Bizde nereye değeceğini kendisi de bilmiyor artık. Belki sözü söylediği gün de bilmiyordu.

Röportajın devamında şöyle diyor Halikarnas Balıkçısı:

“İnsan dünyaya geliyor, bir şey anlatmak istiyor. Onu resimle yapar, yazıyla yapar, her şeyle yapar. Heykeltıraş taşla yapar.”

Bu, sanatın ölçülerini belirleyen eksiksiz bir tanım değil elbette. Daha çok, sanatın kaynağına ilişkin bir sezgi, denilebilir bu tanıma. İnsan dünyaya geliyor ve kendisini başka birine anlatmanın yolunu arıyor.

Röportajı yapan kişi, bunun ne zaman başladığını soruyor.

“Doğuşta başlar ve ölünceye kadar da devam eder.”

Hayatının son yılında söylenmiş bir söz. Bugün dinlediğimizde ölümün gölgesi düşüyor üzerine. Oysa Halikarnas Balıkçısı ölümden değil, insanın bitmeyen anlatma isteğinden söz ediyor. Sanatı mesleklerden, unvanlardan, yayımlanmış kitaplardan önceye götürüyor.

İnsan önce anlatmak istiyor. Yazarlık sonra geliyor.

Balıkçı’nın edebiyatına baktığımızda da bu anlaşma isteğini yalnız insanlar arasında görmeyiz. Aganta Burina Burinata’dan Ege öykülerine kadar deniz, anlatının arkasında duran bir manzara değildir. Balıkçı, sünger avcısı, tekne, balık, rüzgâr, kıyı… Aynı hayatın içindedir hepsi. Halikarnas Balıkçısı, denizle ve doğayla da anlaşmanın yollarını arar sanki.

Röportajda bir başka cümlesi daha var: “Bence bir düz söz anlatısı yoktur ki şiire kadar gitmesin.”

Düz yazıyla şiir arasına duvar çekmiyor yazar. Her düzyazının şiir olduğunu da söylemiyor. Bir anlatının, sözün içinde taşıdığı imkânla şiire yaklaşabileceğini düşünüyor. Şiir kelimenin içindeyse var. Değilse kafiye yetmiyor.

Sanırım anlaşma arzusu biraz da burada başlıyor. İnsan doğrudan söyleyemedikleri olduğu için insan hikâyeye, şiire, resme ihtiyaç duyuyor. Açıklamak yetmediğinde anlatmaya başlıyor. Karşısındaki insanın kendisini bütünüyle anlayamayacağını biliyor belki. Yine de konuşuyor. Yine de yazıyor. Yine de sesleniyor.

Bir cümle kuruyor ve bırakıyor. Cümlenin yıllar sonra kime ulaşacağını, kimi hangi odaya götüreceğini bilmeden.

Ben Halikarnas Balıkçısı’nın videosunu hasta hâlini görmek istemediğim için birkaç kez geçtim. Sonunda izlediğimde ise hastalığından çok bir cümlesi kaldı bende. O cümlenin peşinden hiç beklemediğim başka bir hastane odasına gittim.

Video bitti.

Kafamda Halikarnas Balıkçısı’nın cümlesi vardı. Gözümün önündeyse yarısı boşalmış bir bisküvi kutusu ile yere düşen mavi kapak.

Aralarındaki bağı hâlâ kurabilmiş değilim.

Belki bütün bu yazı, o bağı kurma arzusudur.

Yorum yapın