Masthead header

Anı yazmak, kendine bakmak… | Feridun Andaç

Anı yazmanın giderek ilgi gören bir yazı uğraşına dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Yaşanmışlık, tanıklık duygusu ağır basan bu türün en önemli yanı; anlatıcının kendi kişisel tarihinden yola çıkarak belirli bir dönemi, dönemsel gerçeklikleri anlatmasıdır.

İz bırakan, bellekte yer eden her bir şey anılara konu olabilir. Anlatıcının uzak/yakın tanıklıklarla derlediği, başkaca bilgi/belgelerle zenginleştirdiği anılar demeti, bir zaman sonra, kişisel tarihin yansısı olmaktan çıkar, bir dönemin/sürecin belgesine dönüşebilir.

Anı da, gerçeklik duygusunu var eden; aktarıcı bakışla kendince getirilen yorumsayıcılıktır.

Yaşanılan benzer bir dönemi farklı kişilerin anılarından okuduğumuzda; ayrı tadlar/renkler bulmamızı sağlayan da budur, kanımca.

Anı yazmanın cesaretten çok, bilgi/birikim gerektirdiğini düşünürüm. Yaşamının her ân’ını anlamlandıran, işi/uğraşını bilerek, anlayarak yapan; yaşadığı güne/döneme bilinçlice bakan birinin bir zaman sonra anılarını kaleme alması zorunluluğa dönüşebilir.

Birinci elden yazılan anılar her zaman önemini, değerini korur.

Toplumun belleğinin oluşmasında bu türden anılara her dem gereksinme vardır.

Yazılmış anılara baktığımızda, gene de, bir yetersizlik söz konusu. Bunun nedenini okuyan bir toplum olamadığımıza verebiliriz.

Yazı bilincinin yolu okumaktan geçer. Başkalarının yazdıklarından neyi/niçin/nasıl yazabilirizi öğrenebiliriz.

Okuyan insan hem kendine, hem çevresine, hem de hayatta olup bitenlere bilinçle bakandır.

Sokağınızda üç kuşaktır berberlik ya da terzilik yapan birinin anıları size ilginç gelmez mi?

Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Adnan Menderes anılarını yazıp bıraksalardı ne çok şey öğrenebilirdik onlardan…

Anı ile özyaşamöyküsü (otobiyografi) zaman zaman karıştırılan iki yazı türü. Anı yazan tümüyle kendini yazmadığı gibi, özyaşamöyküsünü kaleme alan da anılarını yazmaz.

Her iki türde de belirgin olan ‘kendini yazmak’tır. Ama bir farkla; anı da daha çok kendinden yola çıkıp ötekini, o eksende olup bitenleri anlatırız. Özyaşamöyküsünde ise; kendi yaşam serüvenimizi bütün yanlarıyla, içte ve dışta olup bitenlerin seyrinde ‘bensel anlatı’ biçeminde dile getiririz.

İçsel yolculuktur kendi yaşamımızdan devşirdiklerimizde öncelenen. İçimizdeki ‘öteki’ni anlatmak düşüncesi baskındır.

Yazarak kendimize doğru yürüdüğümüzü de söyleyebiliriz.

Bu türden yazıların yazınsal boyutu tartışılamaz!

Elias Canetti’nin “Bir Yaşamın Öyküsü”nü içeren “Kurtarılmış Dil”, “Kulaktaki Meşale”, “Gözlerin Oyunu” adlı üç ciltlik özyaşamöyküsü bir başyapıt olmanın ötesinde yirminci yüzyılın ilk yarısına tanıklık eden birikimi de gözler önüne serer. Bir yanıyla Cannetti’nin yaşam serüvenini, diğer yanıyla da Avrupa gerçeğinde oluşan ‘yeni dünya’nın hâlini gözleriz.

Jean-Paul Sartre, “Sözcükler”de, hayatına dair en can alıcı dönemlerden birinden, çocukluk yıllarının onu yazmaya hazırlayan büyülü günlerinden söz eder.

Bu etkileyici özyaşam öyküsünün kahramanlarından olan büyükbabası Charles Schweitzer, bir yazar modeli olarak karşımızda durmaktadır.

Sartre, kendini yazarak varoluşunun anlamına doğru yolculuğa çıkar burada. Yazısının ucuyla rastlaştıkları kendine dair olanların gerçekliğini anlatır bize. Onun düşün dünyasının biçimlendiği, yazı uğraşının ilk ateşleyicisinin ne/ler olduğunu gözleriz burada.

Andre Maurois, “Zaman! Ne Olur Biraz Dur…” adıyla kaleme aldığı özyaşam öyküsünde, yazdıklarının anlamına yönelik şunları söyler: “Bütün özyaşam yazarları gibi, benim de, kimi bellek zayıflığından, kimi yargılamadan kaynaklanan kusurlarım olacaktır. Bununla beraber şuna inanıyorum ki; herhangi bir araştırmacı, ilerde, gerçekle şiir payını ayırmak için bu kitaba eğilecek olursa, önemli sayılabilecek çok az boşluk bulacaktır. Kusurlarımı maskelemeye kalkışmayacağım.” (*)

Görüldüğü üzre özyaşamöyküsünde içtenlik ön planda… Anlatıcı kendini yazısının ‘kahraman’ı kılar. Kendine doğru yürürken tanıklığının diliyle konuşmayı da gözardı etmez.

Anlatılan her ne kadar kendi öyküsü de olsa, onu var eden ortam/koşullar yer yer o anlatıya siner.

İçindeki ötekini anlatmak isteği özyaşam öyküsü yazarlarının çıkış noktasıdır da diyebiliriz.

Bir sonraki yazımda, bunun en güzel örneği olan iki ciltlik özyaşamöyküsel bir başyapıttan söz etmek istiyorum. 

(*) Andre Maurois, Zaman! Ne Olur Dur Biraz…, Çev.: Hikmet Özümerzifon, 1996, Düşün Yay., 279 s. 

edebiyathaber.net (21 Haziran 2022)

  • Hülya Akçal - 22/06/2022 - 13:42

    Anı yazmakla ilgili yazınızı iki anı kitabı yayınlanmış biri olarak ilgiyle okudum… Beni anı yazmaya yönlendiren yaşam yolculuğumdan geriye ufak da olsa bir iz bırakabilmek,geçici dünyada vâr olduğumu bir şekilde kanıtlayabilmek,izlenim ve gözlemlerimi paylaşabilmek arzusuydu

    #Göçmen Kuşlar Gibi/ Üç Kıta, Beş Ülke#
    # Rüya Gibi Geçti/ Bahar bizim içimizdeydi#cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r