Bazı cümleler, bir kitabın ya da filmin içinde saklanmış halde karşımıza çıkar ve bir anda düşünce biçimimizi, hatta hayat yolumuzu değiştirebilir. Yazarlık da böyle değil midir zaten? İçimize düşen küçük bir kıvılcımla başlar, sonra bizi adım adım geliştiren bir serüvene dönüşür.
Bu söyleşide, yazarların kendi ilham kaynaklarına, yazma alışkanlıklarına ve iç dünyalarına samimi sorularla dokunuyoruz. Her yanıt bir sahneye dönüşüyor, her sahne okura yeni bir kapı aralıyor.

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” diye başlar. Sizin şimdiye kadar okuduğunuz kitaplar arasında hayatınızı değiştirmese bile etkilendiğiniz, okumasaydım çok şey kaybederdim diye düşündüğünüz bir kitap var mı?
“Bir gün bir kitap okudum bütün hayatım değişti” diyemem. Bunu okuduğum diğer iyi hatta kötü kitaplar için yapılmış bir haksızlık olarak görürüm Bunun yerine “Okuduğum bütün kitaplar hayatımı değiştirdi.” diyebilirim. Çünkü biliyorsunuz insan hiçbir zaman okuduğu kitap öncesindeki insan değildir. Okuma serüveni bitmeyen bir büyüme süreci. Mesela bunu söylerken gözümün önüne Jack’in göğe uzanan fasulye sırığı geliyor. Bu masalı çocukken okumuş olmalıyım. Şimdiye kadar hiç aklıma gelmemiş ya da ondan hiç bahsetmemiş olabilirim. Ama okuma sürecini benzetirken aklıma sihirli bir şekilde göğe uzanan o fasulye sırığı geliverdi işte. Kitaplar bizi iyi ya da kötü anlamda etkiliyor, geliştiriyor, büyütüyor ve bazen farkına bile varmadığımız şekilde hayatlarımıza dokunuyor.
Sorunuzu yanıtsız bırakmamak adına aklıma gelen birkaç kitap ismi yazayım o halde. Bu üç kitap da ilk gençlik yıllarımda okuduğum kitaplar. İlki diğerleri kadar edebi olmasa da 13-14 yaşındaki bir çocuğu kendine bağlayan bir roman. Henri Charrière – Kelebek İlk kez bu kadar kalın bir kitap okumuş olmalıyım. Oysa o sayfalar beni kendine çekmiş, bitene kadar başka bir şey düşünemez hale getirmişti. Burada belki de insanları birbirine bağlayan yegane şeyin edebiyat olduğunu, empati yaparak gelişebildiğimizi ve o kitabı okuduğumda hayatta olmayan bir yazarı onurlandırdığımı öğrendim sanırım. Aklıma gelen bir diğer kitap da Hermann Hesse-Siddhartha. Şimdilerde çok özlediğim saf okuma deneyimini anımsatıyor. Siddhartha kendini bulmaya çalışan bir genç kız için harika bir rehberdi. Sizi kimsenin anlamadığını düşündüğünüz ilk gençlik yıllarından kalan bir öğreti: Edebiyat en iyi dost, kendini bulmak isteyenler için en iyi rehberdir. Son olarak Yaşar Kemal’in İnce Memed’i bu topraklardaki hatta dünyadaki pek çok kişi gibi benim için de hazine değerinde bir roman. Çok küçük yaşlarda okudum. Sonraki yıllar ve şimdi bir yazar olarak durduğum noktada Yaşar Kemal edebiyatının nasıl bir okul olduğunu anlıyorum. Size ilk edebiyat okumalarımdan örnekler seçmeye çalıştım. Yetişkinliğimiz hatta şimdi durduğumuz noktadan bir adım sonraki halimiz bile okuduğumuz kitaplara bakışımızı, onlardan aldığımız şeyi değiştiriyor. Nitelikli okumayı çok önemsiyorum ama açıkçası çocukluk ve gençlikteki saf ve konsantre okumaların lezzetini, etkisini çok anlamlı bulduğum ve çok da özlediğim için bu örnekleri vermek istedim.
Yazmaya başlamanıza ya da yazı biçiminizi dönüştürmenize ilham olan bir film oldu mu? Olduysa hangi sahne sizi etkilemişti, bizimle paylaşır mısınız?
Ne yazık ki sinemayla aram pek iyi değil. Bunda uzun süre bir yerde oturamamak ve odaklanamamanın da etkisi var sanırım. Profesyonel anlamda iyi bir izleyici olduğum da söylenemez. Yani herkesin çok beğendiği filmlerden pek bir şey anlamadığım çok zaman oluyor. Ama Tarantino’nun filmlerini çok seviyorum. Onun filmlerindeki hikayeyi aşan anlatma biçimi, müzikleri ve sinematografideki bilinçli abartısı hoşuma gidiyor. Çocukluğumda dünyayı bir sahne olarak görürdüm. Çoğu kez gördüğüm sıradan kareleri zihnimde dondurur, renklendirir onlara kafamda müzikler eklerdim. Bu, yazarlık serüvenimin ilk adımlarıydı sanırım. Tarantino filmlerini de bu yüzden sevmiş olabilirim. Bir de zaman zaman Yeşilçam filmleri denk geliyor. Onları izlemek bana huzur veriyor. Saflığı, sadeliği, iyiliği çağrıştıran her şeyde olduğu gibi.
Haruki Murakami, yazarlığın bedensel güç gerektirdiğini ve her gün koştuğunu ya da yüzdüğünü anlatır. Sizin düzenli bir spor alışkanlığınız var mı? Varsa bu fiziksel pratiğin yazma sürecinize etkisi nedir?
Lisede voleybol oynadığım zamanlardan beri düzenli bir spor yapmıyorum. Zaman zaman hayatıma bazı sporlar giriyor. Yüzme, pilates şimdilerde de tenis gibi. Ama hiçbiri istediğim düzende devam etmiyor. Az önce bahsettiğim gibi hiperaktiviteye yakın bir yapım var. Uzun süre oturamıyorum. Bu bir yazar için oldukça zor bir durum. Yazarken her şeyin harika gittiği zamanlarda bile kısa süre sonra kalkıp dolaşıyorum. Bahçeli bir evim var. Havalar ısındığında genellikle bahçede yazıyorum. Çünkü o zaman içim içime sığmadığı anlarda kalkıp pek de küçük sayılmayan bahçemde volta atma şansım oluyor. Çiçekleri suluyorum, otları temizliyorum, dalları buduyorum. Sonra işe geri dönüyorum. Tabii bu fiziksel aktiviteler sırasında zihnimdeki klavye yazmaya devam ediyor. Masama döndüğümde işler daha da kolaylaşmış oluyor.
Virginia Woolf, “Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın…” diyerek birçok kadına yazma cesareti verir. Bu sözden yola çıkarak, siz yazmaya yeni başlayan birine ne tavsiye ederdiniz? Bir yazarın en başta hangi gerçeğe ya da duruma hazırlıklı olması gerekir sizce?
Yazma becerisi tanrının insana verdiği en büyük armağanlardan biri bence. Yazmaya yeni başlayan birine vereceğim ilk tavsiye “Neden yazıyorum?” sorusuna samimi ve cesur bir yanıt vermeleri. Bu yanıt ne kadar net olursa zorluklarla mücadele etmek o denli kolay olur. Hepimizin malumu içinde bulunduğumuz ekonomik ve sosyal koşullar içinde yazar olmayı seçmek beraberinde çokça çalışma, sebat ve en önemlisi sabrı gerektiriyor.
İnsanlar genelde okudukları kitabın altını çize çize okur. Peki siz bir yazar olarak kendi yazdıklarınız arasında altını çizeceğiniz bir cümle seçseniz, hangisi olurdu? Neden?
Kendim değil ama okurların yaptıkları alıntıları gördüğümde çok mutlu oluyorum. Bazen yazarken hikayenin etkisiyle fazla üzerinde durmadığım bir cümle, bir okurun kalbine dokunduğunda, kalemiyle o cümlenin altını çizdiğinde benim için de parlayan bir cümle haline geliyor. Yeni kitabım henüz çok yeni ama şimdiye kadar en çok alıntılanan cümleyi paylaşayım.
İnsana verilecek en büyük ceza, alışkın olduğu mahzenden onu bir kez gün yüzüne çıkarmaktır. Çünkü göz, ışığı bir kez gördü mü alıştığını sandığı karanlığa katlanamaz artık.















