Alt Satır: Didem Ünal Demir | Semrin Şahin

Şubat 2, 2026

Alt Satır: Didem Ünal Demir | Semrin Şahin

Bazı cümleler, bir kitabın ya da filmin içinde saklanmış halde karşımıza çıkar ve bir anda düşünce biçimimizi, hatta hayat yolumuzu değiştirebilir. Yazarlık da böyle değil midir zaten? İçimize düşen küçük bir kıvılcımla başlar, sonra bizi adım adım geliştiren bir serüvene dönüşür.
Bu söyleşide, yazarların kendi ilham kaynaklarına, yazma alışkanlıklarına ve iç dünyalarına samimi sorularla dokunuyoruz. Her yanıt bir sahneye dönüşüyor, her sahne okura yeni bir kapı aralıyor.

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” diye başlar. Sizin şimdiye kadar okuduğunuz kitaplar arasında hayatınızı değiştirmese bile etkilendiğiniz, okumasaydım çok şey kaybederdim diye düşündüğünüz bir kitap var mı?

“Tek kitap” adı vermek zor, hele de mesleği editörlük olan biri için… Ama en başa dönersek: Lise yıllarında Borges’in ve Ursula K. Le Guin’in bir de Márquez’in düş dünyalarına dalmasaydım sadece okuma yazma değil genel toplamda “hayata o şekerli bakışımın” netlik ayarını yapamazmışım gibi geliyor. Üniversitedeyken Tanpınar “saatleri ayarlıyor”, Cortazar bütün eserlerinin yanı sıra cebime Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı’nı sıkıştırıyor, Canetti Elli Karakter’ini uzatıyor, Pavić Hazar Sözlüğü’yle yetişiyor, Woolf ise Mrs. Dalloway’le sarsıyordu. Sonrası cümbüş. Bu kulvardan ayrı olarak tek kitap seçecek olsam, daha ileri yaşlara denk düşen –ve romanımda da geçen– Kurtlarla Koşan Kadınlar derim.

Yazmaya başlamanıza ya da yazı biçiminizi dönüştürmenize ilham olan bir film oldu mu? Olduysa hangi sahne sizi etkilemişti, bizimle paylaşır mısınız?

Romandan önce öykü yazıyordum, ilk öyküm üniversite yıllarında Patika’da yayımlanmış, oradan bakarsak o dönemde buna yol verecek etkide hangi eser olabilir diye düşündüm. Kimi öykülerim için anlatım dilinden hareketle damağında “Jean-Pierre Jeunet filmi izlemiş gibi bir tat kaldığını” söyleyen neşeli yorumlar gelmişti, o halde gerek kara mizahı gerek renkli ama tedirginlik veren atmosferi gerekse absürt karakter derinlikleriyle yolun başında Şarküteri (Delicatessen) duruyor olabilir ve bunu sorunuz sayesinde fark ettim, gülümsedim.

Haruki Murakami, yazarlığın bedensel güç gerektirdiğini ve her gün koştuğunu ya da yüzdüğünü anlatır. Sizin düzenli bir spor alışkanlığınız var mı? Varsa bu fiziksel pratiğin yazma sürecinize etkisi nedir?

Çok yoğun çalışan hem de bu işi uzaktan yürüten bir editör olarak sabah kalkar kalkmaz kahvemi yapıp kitapların başına çöktüğümü ancak zaruri haller için kalktığımı aile-arkadaş-komşu dahil herkes biliyor. İş yetiştirme koşturmacasında “oturduğum koltuktan dünyayı gezdiğimi” söylüyorum soranlara, editörlük böyle bir iş. Ancak yıllık iznimi aldığımda kendi sözlerime odaklanıp kendime ve daha önce aldığım notlara alan açabiliyorum. Öyle zamanlarda da sabahları düzenli bisiklet binmenin –canım istiyorsa orman yolundan başka müziklerle, değilse dağ dibinden yahut anayoldaki bisiklet şeridinden bambaşka şarkılarla akıp durmanın– zihnimin akışını da açtığını, düğümleri çözdüğünü, içinden çıkamadığım sisler varsa bu zihni “havalandırma” esnasında onları da dağıttığını gördüm. Doğa, bende turnusol kâğıdı gibiydi: Zihnimi işgal eden şeyleri güneşe çıkardığımda gereksizlerin havaya karıştığını, gerekli olanlarınsa eve benimle beraber güçlenerek döndüğünü anladım. Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?’in yarısı bisiklette yazıldı diyebilirim. Murakami örneğinden çıkıp bedensel gücün zihinsel yansımalarına odaklandım sanırım, bende karşılıklı işliyor o süreç.

Virginia Woolf, “Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın…” diyerek birçok kadına yazma cesareti verir. Bu sözden yola çıkarak, siz yazmaya yeni başlayan birine ne tavsiye ederdiniz? Bir yazarın en başta hangi gerçeğe ya da duruma hazırlıklı olması gerekir sizce?

“Başlangıçta ne yazsan beğenmezsin, muhtemelen beğendirmek için yazarsın; tek bir beğeni bile duygularını yükseltirken tek eleştiriyle yere çakılırsın. Yılma. Beğendirmek için yazma. Başkası için değil, önce kendin için yaz. Yazdığını beğenmek de değil, yazmanın hazzı için yaz. Yoksa kim zorlayabilir ki seni yazmak için, sadece içindeki o kıvılcım. Herkes aynı nesneye/olguya bakıyor olabilir, sen kendi bakışındaki farkı yaz –ya da onu farklı bir dille yaz– (sen neden yazıyorsun ve seni neden okusunlar) o zaman seni sen yapanlardan koy içine yazının. Kalemin özgürlüğü için ekonomik özgürlük çok kıymetli; sadece yazarak yaşamak çok zor. Kendine ait bir oda bulmak bile. Sevdiğin yazarlara bakarsan büyük çoğunluğunun başka işler yaparken romanlar yazdığını göreceksin.”

İnsanlar genelde okudukları kitabın altını çize çize okur. Peki siz bir yazar olarak kendi yazdıklarınız arasında altını çizeceğiniz bir cümle seçseniz, hangisi olurdu? Neden?

“Ben bir çeviri hatasıyım.” cümlesi olurdu. Nedeni de yine romandan gelsin:

“Rüyamdan bahsedeceğim demiştin. Seni etkilediğini yazmıştın. Ne gördün, anlatmak ister misin?”

Birden rüyadan uyandığım andaki gibi, kalbim hızlı atmaya başlıyor.

“Ben bir çeviri hatasıyım.”

“Efendim?”

“‘Ben bir çeviri hatasıyım.’ Yarı açık ağzımdan boğuk boğuk, anlaşılmaz bir sesle bu cümleyi tekrar ederken uyandım. Yıllar önce duyup güldüğüm bir şaka gelip beni rüyamda buldu. Mortal Kombat karakteri bağırır, olanca hıncıyla ellerini kaldırıp gökteki şimşekleri yere çalacakmış gibi savurur ve ‘NO MERCY!’ (Acımak yok!) diye inletir ortalığı ama alttaki çeviride ‘Hayır, mersi…’ yazar. İşte o altyazıyım ben; içimde volkanlar patlarken kibar kibar ‘Hayır, mersi,’ diyen insanım, ben bir çeviri hatasıyım. Ve bu durumdan çok rahatsızım.” – Rahatladım.

Önceden ben de böyle hissediyordum. Pek çoğumuz zaman zaman böyle hissediyoruz sanırım; tüm çevirileri temize çekip kendimizi ifade etmenin doğru yolunu bulana kadar.

Yorum yapın