Aile içinde sırlar gizli kalabilir mi? | Metin Celâl

Mart 25, 2026

Aile içinde sırlar gizli kalabilir mi? | Metin Celâl

Fatma Aydemir’in romanı “Der Spiegel dergisinin son 100 yılda Almanca yazılmış en iyi 100 roman seçkisinde yer alan Cinler özlemlerin, beklentilerin ve hayal kırıklıklarının iç içe geçtiği güçlü bir aile hikâyesi” diye tanıtılıyor Türkçe çevirinin arka kapağında.

Cinler, Fatma Aydemir’in ikinci romanı. 2022’de ciltli olarak Hanser, 2024’de cep kitabı olarak DTV’den yayınlanmış, 2022 Alman Kitap Ödülü kısa listesine seçilmiş, Der Spiegel’in çok satanlar listesine girmiş, Goodreads kayıtlarına göre 15 dile çevrilmiş. Fatma Aydemir’in 2017’de yayınlanan ilk romanı, Ellbogen’de çok ilgi çekmiş.

Fatma Aydemir’in anne ve babası gençken, büyükanne ve büyükbabası Kürt-Türk misafir işçi olarak Almanya’ya gelmiş. Aydemir, Karlsruhe’nin bir banliyösünde büyümüş. Frankfurt’da Alman ve Amerikan Çalışmaları okumuş. 2012’den beri Berlin’de yaşıyormuş. 2023 yılına kadar günlük taz gazetesinde editör olarak çalışmış ve popüler kültür, edebiyat ve Türkiye konularına odaklanmış. 2023’ten beri The Guardian’ın Avrupa baskısında köşe yazarlığı yapıyormuş.

Eserleriyle birçok ödüle aday gösterilmiş, ödüller kazanmış. 18 Ocak 2020’de, “Ellbogen” adlı romanı tiyatroya uyarlanıp Selan Kara tarafından Mannheim Ulusal Tiyatrosu’nda sahnelenmiş. Yine Kara’nın yönettiği “Cinler”in sahne uyarlaması 8 Temmuz 2022’de NTM’de ve Nurkan Erpulat’ın yönetiminde 17 Şubat 2023’te Berlin’deki Maxim Gorki Tiyatrosu’nda prömiyer yapmış. Fatma Aydemir, Schauspiel Essen’in siparişi üzerine ilk oyunu olan “Doktormutter Faust”u yazmış ve oyun Eylül 2023’te Selen Kara’nın yönetmenliğinde prömiyer yapmış. 2024 yılında Murat Dikenci, “Ellbogen” adlı romanını Berlin’deki Maxim Gorki Tiyatrosu’nda sahneye uyarlamış. Yönetmen Aslı Özarslan’ın Ellbogen romanından uyarladığı filmi 2024 yılında gösterime girmiş ve Şubat 2024’te Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) dünya prömiyerini yapmış.

Fatma Aydemir’in biyografisini bir başarı hikayesi olarak da okuyabiliriz. Önceki yazımda söz ettiğim Alman edebiyatındaki Türkiye kökenli yazarların en dikkati çekenlerinden. (“Gastarbeiter edebiyatı” yeniden nasıl parladı? | Metin Celâl | Edebiyat Haber). Türkiye kökenli yazarların bir çoğunun yaptığı gibi bir “Türk-Alman aile hikâyesi”ni anlatıyor Cinler’de.

Altı kişilik bir ailenin romanı bu. Aile bireylerinin, anne Emine, baba Hüseyin ve çocukları Sevda, Hakan, Peri ve Ümit’in öyküleri tek tek anlatılıyor. Baba Hüseyin, bir Alman metal fabrikasında otuz yıl işçi olarak çalışıp para biriktirdikten sonra, erken emekliliğinde İstanbul’da bir daire sahibi olmuş. Emeklilik günlerini İstanbul’da geçirme hayalinde. Karısı Emine’den bir hafta önce, daireyi döşemek, karısına hazırlamak için İstanbul’a gidiyor ve evde kalp krizi geçirerek ölüyor.

Aile, Hüseyin’in cenazesi için Türkiye’ye gidiyor. Aile üyelerinin İstanbul yolunda ve İstanbul’da cenaze evinde geçirdikleri zamanda baba Hüseyin ve ailenin diğer üyeleri ile ilişkileri hakkında düşündükleri ve anılarına şahit oluyor, tek tek Almanya’daki yaşamlarını öğreniyoruz. Böylece romanın geçtiği 1999’dan geriye, 1970’e doğru bir ailenin kuruluş, göç ve Almanya’daki yaşamlarının öyküsünü altı farklı bakış açısından okurken yazar “kuşak çatışmaları ve aile içi anlaşmazlıkların yanı sıra, köken, kimlik ve cinsiyet gibi konular”ı da ele almış oluyor.

Aile fertlerinin hepsinin kendilerine has öyküleri, yaşamları, sırları var. Yolda ve cenaze evinde babaları ve ailelenin diğer fertleriyle ilişkilerini, anlaşmazlıklarını, ortak noktalarını öğrenirken bu büyük kısmı sır olan, aile içinde anlatılmamış kendi öykülerini de öğreniyoruz. Böylece Türkiye’den göç etmiş bir ailenin ve fertlerinin Almanya’da başına gelebilecek çoğu şey de anlatılmış oluyor. Diğer yandan da bir göçmen olarak Almanya’da var olma mücadelesinin farklı yaş ve cinslerde kişilerin ağzından öykülerini de okumuş oluyoruz. 

Kahramanlarımız her bölümde kendi öykülerini anımsar, anlatırken bir eleştirmenin de dikkati çektiği gibi Fatma Aydemir bir yap bozun parçalarını birleştirir gibi bizi büyük finale hazırlıyor, götürüyor.   

Aile içinde gizli kalabilecek hiçbir sır yoktur. Sadece onun anlatılabileceği, muhatabıyla yüzleşileceği anı beklemek gerekir. Ölümler böyle yüzleşmeler için her zaman vesile olur. Cenaze evinde “Ölünün arkasından konuşulmaz” diyerek sırlar ortaya dökülür ve hesaplaşılır. Babanın ölümü de anne ve büyük kızı arasında böyle bir yüzleşmeye vesile oluyor.

Ömer Türkeş, Cinler hakkında yazdığı yazısına alıntılamış, romanı okurken bu paragraf benim de dikkatimi çekmişti. Ben de Türkeş’ten alıntılıyorum: “Bu ailede neredeyse hiç cevap yoktu, herkes onları incitmeyen aynı hikâyeleri anlatıyordu, her seferinde biraz farklı oluyorlardı, bazen yeni ayrıntılar ekleniyordu, her zaman bir şeyi açıklamaktan çok gizleyen, zararsız küçük şeyler. Belki de aile bundan başka bir şey değildir; hikâyelerden, hikâyelerden ve yine hikâyelerden oluşan bir yapı. Ama içlerindeki boşluklar, sessizlikler ne anlama geliyor? Sonunda tüm yapının çökmesine neden olacak olan bu boşluklar mı? Yoksa gerçek, tüm gerçek katlanılmaz olacağı için bu boşluklar, solumamız gereken hava mıdır?” 

Yılmaz’lar Kürt kökenli bir aile ama baba, başta ana dillerini unutmak olmak üzere bu kökeni unutmayı, unutturmayı tercih etmiş. Kendi aralarında bile ana dillerini konuşmuyorlar. Dışarıdan bakıldığında da Almanya’da yaşayan diğer Türk aileleri gibi görünüyorlar. Bu gizlenmenin ya da unutmaya, unutturmaya çalışmanın aile üyelerine çeşitli yansımaları var. İnkar edip tamamen unutmayı seçmek gibi merak edip araştırmak, öğrenmek gibi tepkiler de var onlar da romana yansıyor.

Yazılarımda kaçınılmaz olarak konudan söz edince “spolier verme!” diye uyarılıyorum. O nedenle romanın sonunda neler yaşandığından, hangi sırların ortaya çıktığından söz etmeyeceğim ama bana biraz abartılı ve zorlama bir son gibi geldi. Anne ile kızın yüzleşmesi gerekiyordu ama gizlenen ilk çocukla ilgili bir hikaye yaratmanın bence gereği yoktu. Baştan beri ustaca planlanıp, akıcı bir şekilde gelişen anlatı bu müdahale ile bozulmuş gibi geldi.

İlk romanlarını yazanlar, sanki bir daha hiç roman yazmayacakmış gibi tasarladıkları her şeyi anlatmak isterler. Fatma Aydemir’in Cinler’inde de aynı tavır hissediliyor. Romanda her kahramanı ayrı bir bölümde anlatmayı, yani aslında ayrı birer hikaye yazmayı tercih ettiği için de hepsini yeterince anlatmış gibi gelmiyor. Erkek kahramanlar Ümit ve Hakan’ın öyküleri Sevda’nınkinin yanında zayıf kalıyor. Oysa, romanın son sayfalarına koyduğu ağırlığı da düşünürsek ailenin ilk çocuğu Sevda’nın yaşadıkları ve anne ve babasıyla ilişkileri başlı başına bir roman olabilirdi. Peri’nin öyküsü de öyle, ayrıca işlenmeyi hak ediyor. Peri ile Ciwan’ın ilişkisi de çarpıcı son için yarım bırakılmış ya da başka bir deyişle feda edilmiş gibi geldi bana. Peri, kararlı ve meraklı bir kişi olarak kendisini yurt odasında bırakıp kaçan Ciwan’ın izini sürer, onu bulur ve neden kaçtığını da anlattırırdı. Ama o zaman da Fatma Aydemir, tasarladığı sonu yazamazdı ya da yazardı ama Ciwan’sız bir son olurdu, ki bence öyle daha iyi ve daha inandırıcı bir son olurdu. Ama Fatma Aydemir, romanda her şeyin birbirine bağlantılı olmasını istemiş ve Ciwan’ı da bir şekilde finale eklemiş. Hakan’ın ailenin tüm diğer fertlerini alıp Antalya’ya götürmesi de Anne Emine ve kızı Sevda’nın başbaşa kalabilmesini sağlamak için bir çıkış olarak düşünülmüş olmalı, bana kolay bir çözüm gibi geldi. Henüz cenaze kalkmış bir evde, yas hala yaşanırken ve kuşkusuz ertesi sabah taziyeye gelecek olanlar “ailenin diğer fertleri nerede” diye merak edecekken geleneklere bağlı olduğu, “elalem ne der” konusunu önemseyen Anne Emine onları Antalya’ya yollamazdı diye düşünüyorum. Önceki bölümlerde olduğu gibi Fatma Aydemir hikayenin tasarladığı gibi akması için kolay çözümleri seviyor ki bu da ilk romanlarını yazanlarda sık görülen bir tavırdır. Önceden tasarladıkları hikayenin akmasını, romanın yapısının bozulmamasını isterler, müdahele ederler ama böylece anlatının inandırıcılığını zedelerler. Oysa romanın yazımı sırasında  anlatı tasarlanana uymuyor, kahramanlar farklı yöne gidiyorsa çok müdahale etmemek gerekir diyor usta romancılar. Anne ile kızını başbaşa bırakıp hesaplaşmalarını sağlamak için bir çözüm de diğer kahramanları uykuya yatırmak olabilirdi. Ne de olsa Hakan çok uzun ve maceralı bir yoldan gelmişti ve çok yorgundu. O kadar yorgun birinin gecenin bir vakti yeniden yola çıkmasına, üstelik ailenin diğer fertlerini de yanına almasına bence ne Anne Emine ne de çocuklarının üzerine titreyen biri olduğu anlaşılan Sevda izin vermezdi.      

Fatma Aydemir, bilinen, çok anlatıldığı için eleştirilen bir konuyu ustalıklı bir anlatımla, değişik bir üslupla, farklı yanlarını göstererek okunur kılmış bu vesileyle göç ve göçmenlik üzerine gözlemlerini, düşüncelerini belki de yaşadıklarını anlatmak istemiş. Zaten yazarlık da budur. Çünkü dünyada çok fazla konu yok ve aile içi ilişkiler ve hesaplaşmalar da her zaman romanların konusu, çıkış noktası olacaktır. Önemli olan o konuyu ustalıklı bir şekilde anlatmak, farklı kılmak ve okunur hale getirmektir. Fatma Aydemir’de Cinler’de bunu başarmış.

*  Cinler, Fatma Aydemir, çev. Olcay Mağden, Şubat 2026. 

Yorum yapın