
Piet Mondrian, “Doğal Gerçeklik ve Soyut Gerçeklik”te, yalnızca bir resim rehberi değil, aynı zamanda ütopik bir toplumsal yaşam dizayn eder. Sanatta varılan bu sade evrensel denge, ileride mimariyi, şehir planlamasını ve insan ilişkilerini belirleyecektir. Bu sayede de insan ilişkilerindeki yeri olmayacak çatışmasız, uyumlu bir toplum yaratılacağı fikrini benimser. Kitap, Mondrian’ın karmaşık felsefi fikirlerini metne aldığı karakterlerin gözünden sadeleştirerek aktarır ve metni hem edebi hem de güçlü bir sanat manifestosu halinde okura sunar.
Piet Mondrian 1872 yılında Hollanda’nın Amersfoort kentinde doğmuş. Sanatçılığın erken döneminde natürel bir yol izleyerek doğayı temsil eden çalışmalar üretmiş. 1910’lu yıllarda Paris’teyken kübizmi keşfedince eserlerini olabildiğince sadeleştirmiş. 1917 yılında, sade bir çalışma ve evrenselliğin yılmaz bekçileri olarak şekil ve renkleri basitleştiren ve eserlerinde yalnızca yatay ve dikeyle, siyah ve beyaz renklerini kullanan Hollandalı sanatçılar tarafından kurulan “De Stijl” akımının kurucuları arasında yer almış. Piet Mondrian’ın 1919 yılının Haziran ayı ile 1920 yılının Temmuz ayında “De Stijl” dergisinde tefrika edilen ve kendisinin sanat felsefesini, evrensel çaptaki estetik anlayışını, soyutlamaya olan bakış açısını anlattığı “Doğal Gerçeklik ve Soyut Gerçeklik” adlı başyapıtı, Ketebe Yayınları etiketi, Orhan Düz çevirisiyle Türkiyeli okurlarla buluştu.
Mondrian’ın sanatsal gelişimini ve yukarı doğru bir ivmeyle evrimleştirdiği Neo-Plastisizm (Yeni Biçimlendirme) kuramını en iyi biçimde anlatan “Doğal Gerçeklik ve Soyut Gerçeklik”te, Mondrian, Platonik Üçlü Diyalog, fikrini yavan bir makaleden ziyade, Platon’un diyaloğunu anımsatan üçlü bir konuşma biçiminde sunar. Metin boyunca bir gece yürüyüşü eşliğinde ve farklı mekânlara girip çıkan üç karakteri sanatın özüyle eşleştiren Mondrian, doğa meraklısı natüralist resam, sanatta gelişmeleri yakından takip edip anlamaya çalışan fakat henüz geleneksel algı kapılarını tamamen yıkamamış bir sanatsever ve sanat tüketicisiyle, soyut gerçekçi ressam, yani Mondrian’ın kendisi, doğada kalıcı olmayan biçimleri kati suretle reddederek, bunun perde arkasındaki kalıcı evrensel gerçeğin peşine düşen avangart figür olarak karşımıza çıkarır. Mondrian’ın bu diyalog yapısı, okuru adım adım doğal bir görüntüden soyutlamanın ana fikrine doğru götürür.
Mondrian zaten doğanın başlı başına mükemmel olduğunu düşünür. Bu nedenle de sanat doğayı taklit etmemelidir. Değişken, subujetif ve aldatıcı olan doğanın dış görünümü sebebiyle sanatçı, nesnelerin yüzeyini alaşağı ederek asıl dinginliği açığa çıkarmalıdır.
Kitapta Mondrian’ın savunduğu temel tez, modernleşmekte olan insanın bilincinin bir evrimleşme yoluna girdiğidir. Burada evrimleşmeden kast edilen, giderek soyutlaşan modern hayatın ve insan zihninin elle tutulur olanından sıyrılarak tinsel olana yönelişidir ve bu sanatta da karşılığını bulmalıdır.
Piet Mondrian, “Doğal Gerçeklik ve Soyut Gerçeklik”te, yalnızca bir resim rehberi değil, aynı zamanda ütopik bir toplumsal yaşam dizayn eder. Sanatta varılan bu sade evrensel denge, ileride mimariyi, şehir planlamasını ve insan ilişkilerini belirleyecektir. Bu sayede de insan ilişkilerindeki yeri olmayacak çatışmasız, uyumlu bir toplum yaratılacağı fikrini benimser. Kitap, Mondrian’ın karmaşık felsefi fikirlerini metne aldığı karakterlerin gözünden sadeleştirerek aktarır ve metni hem edebi hem de güçlü bir sanat manifestosu halinde okura sunar.



















