Adelia Olmo Lara: “Tarihsel olarak birçok kültürün kesiştiği ve bir arada yaşadığı yönlere odaklandım”

Nisan 10, 2026

Adelia Olmo Lara: “Tarihsel olarak birçok kültürün kesiştiği ve bir arada yaşadığı yönlere odaklandım”

Söyleşi: Sedanur Akçay

İstanbul’un büyüleyici atmosferinde, geçmiş ile şimdi arasında kurulan çok katmanlı bir anlatı dikkat çekiyor. Valensiyalı yazar Adelia Olmo Lara’nın kaleme aldığı Bir Senaryo Düşle, kayboluş, hafıza ve kimlik ekseninde şekillenen güçlü bir kurgu sunarken; şehri yalnızca bir mekân değil, anlatının merkezinde yer alan canlı bir unsur hâline getiriyor. Roman, modern Avrupa estetiğini, mitolojik göndermeleri ve sinematografik bir dili bir araya getirerek özgün bir edebi zemin oluşturuyor.

Eserin Türkçeye kazandırılma süreci ise çevirmen Sedanur Akçay’ın titiz çalışmasıyla şekilleniyor. Bu söyleşi, metnin dilsel dönüşümüne, kültürel aktarımına ve romanın arka planındaki katmanlara ışık tutan bir çerçeve sunuyor. İstanbul’un tarihsel ve simgesel dokusu içinde ilerleyen anlatı, bireysel bir arayışın izlerini taşırken; çeviri süreci de bu yolculuğun önemli bir parçası olarak öne çıkıyor.

-Romanınızın mekânı olarak İstanbul’u seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?

Evet, burası ilk ziyaretimden bir süre sonra, 2022’de tekrar keşfettiğim bir yer. Artık kültürel, modern, dinamik bir metropol olmuş, ulaşım açısından da Avrupa şehirleriyle aynı teknik düzeye ulaşmış bir şehir. Paris, Berlin, Barselona gibi şehirlerde olduğu gibi, burada da insanların benzer değerleri olduğunu gözlemliyorum; öğrenciler demokrasi ve adalet mücadelesinde ön safta yer alıyor.

-İstanbul’un kültürel katmanlarını, tarihini ve günlük yaşamını kurgularken özellikle hangi yönlerine odaklandınız?

Tarihsel olarak birçok kültürün kesiştiği ve bir arada yaşadığı yönlere odaklandım. Bu birliktelik, kadın haklarının savunulduğu ve din ile devletin ayrıldığı modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda zirveye ulaşmıştır.

-Çevirmeninizle iletişiminiz nasıldı? Sürece ne kadar dahil oldunuz?

Mükemmel bir iletişim vardı. Yalnızca Katalancadan gelen üç kelimenin anlamının çevrilmesinde müdahale etmem gerekti.

-Türkiye’de ya da başka ülkelerde geçirdiğiniz zaman, kültürel olarak yazınıza nasıl yansıdı?

Diğer ülkelerdeki zamanımda -İtalya’nın Roma şehri hariç-, edebiyat kültürü ifade etmek için içimden gelmedi. Yalnızca Boğaz ve Efes şehri bana bu duyguyu verdi; modern müzelerle ve antik sarnıçlar, su kemerleri, camiler gibi yapılarla birlikte…

Ayasofya ve İstanbul’daki mezarlıklar… Ruh ve dinlenme mekânları. Oralarda şeker yemek, ölülerle konuşmak için ağız tatlandırmak anlamına geliyor. Bu gelenek İstanbul’un büyüsüne beni sardı; onu Roma kadar ebedi ve edebi hissettirdi.

-Sizi son zamanlarda etkileyen bir yazar ya da kitap oldu mu? Neden?

Beni son zamanlarda etkileyen şey, her gün yaşanan Filistin halkının soykırımıdır. Sanki mutlu son bekleyen bir roman gibi…

Mosab Abu Toha ve Rafeef Ziadah’ın şiirlerini okudum. Bu şiirlerle bağ kurdum ve İkili Hat – 2 Devlet adında yeni bir roman yazmaya başladım. Kahramanları, Filistin’in siyasi mücadelesi ve hayatta kalma savaşı etrafında dönen uluslararası karakterler. “Ellerinden alınan topraklarını” geri alma umudu içinde…

Bu yeni romanımın Türkiye’de yayımlanmasını umuyorum, tıpkı Filistin’in değerli sayıldığı diğer ülkelerde de olduğu gibi.

Bu röportajda, beni en çok etkileyen kitap olarak Mosab Abu Toha’nın dizelerini anmak istiyorum:

Gazze’de

nefes almak bir görevdir,

gülümsemek

kendi yüzüne estetik ameliyat yapmaktır,

ve sabah kalkıp

bir gün daha hayatta kalmaya çalışmak,

ölülerden geri dönmektir…

…bir evi bombaladıktan sonra

çelik ve taş

ruhlardan daha ağırdır.

-Türk okurlarınıza iletmek istediğiniz özel bir mesajınız var mı?

Evet, romanın dili aracılığıyla, size duyduğum saygının karşılıklı olduğunu hissettirdiği için teşekkür ederim. Çünkü: “Bizi ayıran şeylerden çok, birleştiren şeyler var.”

Romanı yazmak, bana şunları hatırlattı:

İspanya ve Türkiye, Akdeniz’e kıyısı olan, Avrupa’nın periferisinde yer alan iki ülke. Bu da benzer kültürel unsurları beraberinde getiriyor; bayramlar, danslar, Akdeniz yemekleri ve Arap etkili tatlılar… Bir anekdot olarak, İspanya’da yataklardan birine “Türk Yatağı” deniliyor.

-İstanbul gibi defalarca anlatılmış bir şehri anlatmak risklidir. Romanınız bu zorluğun üstesinden nasıl geldi sizce?

Sıklıkla anlatılmış şeyleri bırakıp kimi zaman doğru, kimi zaman çıkar gözeten araştırmaların ötesine geçmek gerekiyordu.

Bu zorlukla, günümüzde geçen, geçmiş kuşakların tarihini ve kültürünü dikkate alan bir senaryo yazmaya karar vererek yüzleştim. Ana karakter, ülkesinin Avrupa’daki hak ettiği yeri alması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin desteğiyle çalışan genç bir milletvekili.

Aynı zamanda bir kadınla bir erkeğin aşk hikâyesi; yaş ve mekân farkı önemli değil. Hikâye boyunca uluyan köpekler eşlik eder onlara. Okur, Hadrian Tapınağı’nın taşlarında yürürken bulur kendini ya da İstanbul’un en içten parklarından biri olan Taksim Gezi Parkı’nın bekçisi Ali ile sohbet eder… Tüm bunlar, John Lennon’un Imagine şarkısı eşliğinde romanın sayfalarını doldurur.

-En ilginç ilham kaynağınız neydi? Beklenmedik bir yerden gelen bir söz ya da görüntü oldu mu?

Yıllar önce Kaliope’nin söylediği şu söz: “Kaybolursam beni İstanbul’da aramayın.” 2022 yılında bu cümle siliniyor çünkü Kaliope İstanbul’la yeniden buluşuyor ve edebiyata burada doğmaya karar veriyor.

-Yazdığınız karakterlerden biri, daha önce farkında olmadığınız bir yanınızı size gösterdi mi?

Evet, Kaliope bana o tarafımı hatırlatıyor. O, Boğaz’a yeniden bakmamı, Türk halkı arasındaki dayanışmayı yeniden hissetmemi, kahverengi tüylü köpekleri ve güzel gözlü kedileri yeniden görmemi sağladı. Yerebatan Sarnıcı’na girip kendimi bir Medusa gözyaşı olarak hayal ettirdi…

-“Şu an yazdığım şey bir romana dönüşebilir” diye düşündüğünüz anı hatırlıyor musunuz?

Evet, doğduğum evde oldu bu. Yazdı. Bir gün televizyonda Türk oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ’un veremli bir şairi canlandırdığı Kelebeğin Rüyası filmini izledim. Oyunculuğu, senaryosu, yönetimi mükemmeldi. II. Dünya Savaşı döneminde değil, bugünün zamanında geçen bir senaryoyla roman yazma fikri doğdu. Çünkü zaman değişmişti ve Türkiye de Avrupa’nın bir parçası olmayı hak ediyordu. Tıpkı o genç şair ve arkadaşının bedenleriyle Avrupa uğruna verdiği mücadele gibi.

-Sinema ve edebiyatın iç içe geçtiği bu hikâyede sizi en çok zorlayan ve en çok heyecanlandıran neydi?

Zorluk, Türk Sineması’nın tarihini araştırmaktı. Bu da beni tanımadığım ama kalitesi İtalyan, Fransız, Alman hatta İspanyol sinemasıyla eşdeğer olan bir sinemayı keşfetmenin heyecanına sürükledi. Dürüst olmak gerekirse, Türk Sineması muazzam.

-Romanınızda Uğur Şahin ve Özlem Türeci gibi figürlerin yer alması, bilim ve insanlık adına umut dolu bir an yaratıyor. Sizce çağdaş anlatıda umut nasıl temsil edilebilir?

Şu anda, “Umut Bilimi” Uğur ve Özlem’in araştırmalarla sundukları katkı. Benim gibi yazarlar için bu yazılı kelimelerle bir çağrı haline gelir:

Umut Bilimi, anlatının bir parçası olarak, içinde bulunduğumuz bu soykırım barbarlığına karşı bir merhem olabilir. Eğer bilim yoluyla geliştirilen aşılar olumlu sonuçlar veriyorsa, binlerce kitap yazılmalı. Bu kitaplar temel haklar ve değerler üzerine kurulmalı ve “savaş, işgal, soykırım, yok edilme” gibi kelimeleri ortadan kaldırmalı.

-Evrensel bir karakter olan Kaliope’nin Atatürk’e hayran olması, dışarıdan gelen samimi bir saygı göstergesi mi, yoksa uluslararası değerlere bir aktarım mı olarak okunmalı?

Bence bu, uluslararası değere bir aktarım. Ancak Atatürk gibi siyasetçilerin bu evrensel değerleri zenginleştirmiş olmaları da göz ardı edilmeden. Bu değerler, her halkın kültürüne duyulan saygıyla birlikte, herkese aittir.

Yorum yapın