
Köyceğiz’e yerleşerek kendime zaman satın aldığımı söyleyebilirim. Şu çalışma masam ve kütüphanem bunun kanıtı.
Bunu kimse size ver(e)mez, ancak siz satın alıp, o zamanı yaratabilirsiniz.
Burada asla zihin oyunlarına girmeden yaşamaya başladım. Okumak ve yazmak, yolculuklar yapmak bu zamanın armağanlarıydı bana.
Önem verdiğim romanlarımı burada yazmaya başladım. İçerlek anlamı olan yazılarımı da.
Arındırdım kendimi yozluklardan, yaban ilişkilerden.
Akıntıya Kapılmamak
Hiçbir zaman akıntıya kendimi kaptırmadım. Uzaklaştırdıklarım oldu, bir o kadar da yakınlaştıklarım…
* güve
- pas
- Metnin İradesi
- Evet, burada yaratıcı yazıyı öne aldım. Yazmak için nedenlerim vardı. Her ay düzenli olarak üç mecrada yazıyordum:
* Cumhuriyet – Açılımlar
* Cumhuriyet Kitap – Okuma Penceresi
- Edebiyat Haber: Sözün Önü/ Bir Yazar Adayına Mektuplar
- Sürekli okuyan, üreten biriydim. Bir değil birkaç yayınevine ihtiyacım vardı. Üstelik her hafta en az 14 saat ders veriyordum.
Romanlarımı parça bölük yazmayı sürdürüyordum. Diğer yazılarımı “anında yazmak” gibi bir ritüelde yazardım, beklemezdi. Öykülerimi ise damıtarak yazıyordum.
Açtığım roman yazma defterlerim ve çalışma günlüklerim rotamı hiç şaşırtmadı. Nerede kaldıysam oradan devam ederdim.
Yazdığım her metnin iradesi roman yazma biçimimin belirleyicisiydi.
Her dönüşte başlama noktası önemliydi benim için. Mutlaka bana eşlik eden okumalarım olurdu.
Yazıya tutunduğum kadar hayatta hiçbir şeye tutunmadım. Yazmak yaşama biçimimdi benim.
Bir Dil Arayışı
YAZMAK, bir dil arayışıdır aynı zamanda. Neyi, niçin yazmaya yöneldiğinizde o konu/izlek için bir dil bulmak, yaratmak zorundasınız.
“Afrodisiaslı Zoilos”u, “Sen Gittikten Sonra”yı ve “Seni Beklemiyordum”u yazarken, her biri için apayrı bir dil kullanmam gerektiği üzerine çalışmıştım.
Çalıştım diyorum, her bir anlatının sesini/ritmini/ahengini yakalamak, verebilmek için sürekli yazı alıştırmaları yaptım.
Ne hakkında yazıyorum, beni ilgilendiren bir şey. O nedenle yazdığım konu/tema bana o dili/söylemi veriyor. Dahası bunun terminolojisi, duygu ve düşüncesine göre bir dil/anlatım örgüsü kuruyorum.
“Kuşlar İnsanlardan İyi”
En son yazılarımdan biri. Cumhuriyet’te çıktı. Aslında orada “ekolojik keder”i anlatıyorum… Masalsı bir dil kullandım…
Bu da, beni, bir yazarın toplumdaki yeri üzerine düşünmeye yöneltti ister istemez.
Gazetedeki bir önceki yazım şu başlığı içeriyordu:
“Temiz Toplum Yaratmak”
Görüleceği üzre, vicdan duygusuyla yazan biri olmak öncelediğim. Bu yalnızca benim için değil, bir yazar öyle olmalıdır, vicdan duygusuyla yazmalıdır.
Gazetede yazıyorum, ama gazeteci değilim, bir edebiyatçıyım.
Anlamak için yazıyorum. Evet, eleştiriyorum da; çünkü yaşadığım düzende her şeye kuşkuyla bakıyorum; çirkinlikler, yozluklar, iğretilikler, vandallıklar beni öfkelendiriyor.
Yörüngede Yaşamak
NEDEN gittiğimi düşününce, birilerinin gölgesinde ve yörüngesinde yaşamak istemediğim için uzaklaştım hep. Bu özgürleşme bana yazma/yaratma alanları açtı.
Dünü düşünürken bugünü de yazmak.
“Her ailenin bir budalası vardır,” derim. Bizimkisi de en büyüğümüz. Hiçbir işe dikiş tutturamayan tam bir tufeyli. Ve üstelik gösteriş budalası… Onu düşündükçe öfkeleniyorum…
Annemin hastalık sürecini de kullanarak kendine alan açtı. Tam bir riyakâr… Bunun üzerinden herkesi birbirine düşürecek kadar da şark kurnazı… Ama iradesiz de biri… Hayatı hep muğlaklık üzerine kurulu…
Herkes için hayal kırıklığı bile değil, tam bir hiçlik… İstismarcı… Evet, düşününce, öfkelenmekten alamıyorum kendimi…
Ona baktıkça, bir insanın kendi hiçliğini nasıl inşa ettiğini görüyordum…
Sevdiğini Gösterememek…
AYKIRI olan neydi, bunu düşündüm. O mesafeyi yaratan, aramızdaki o dikenli tel hep niye duruyordu…
Şimdi kalem çantamda taşıdığım inci tanesi ne/yi anlatıyordu sahi?
Kasasından iki inci gerdanlığı çıkmıştı. Biri iri taneli, diğeri büklümlüydü… Benim çekmecesinde bulduğum ise tek bir inci tanesiydi. Her bir çekmecesi, dolabı yığınca eşyayla doluydu. Her birini de özenle yerleştirmişti… Kullanılanlarla kullanılmayanları hemen anlayabiliyordunuz.
Sevgisi sanki tümüyle bu eşyalarıylaydı. Kurduğu düzen, birbirini tümleyen bir ev ahengi… Ama orada hiçbirimiz yoktuk… Hiçbirimize ait tek bir iz göremezdiniz.
Yaratılan Engeller
BAZEN bunları kendimiz yaratırız, bazen de karşımızdakilerin kurduğu barikatlardan oluşur. Ama bir de içimizdeki engeller vardır ki, bunun nasıl bir düğüm olduğunu kimseye anlatamazsınız.
Ev Yalnızca Ev Değildir
EVET, bir eve öyle bakmıyorum. Evin de bir ruhu, rengi, biçimi olduğuna inanırım. Bunu da biçimleyen insanın kendisidir.
Size şimdi Arundhati Roy ile Annie Ernaux’yu bir arada okumanızı öneriyorum: Elbette “Sığınağım ve Fırtınam”, hemen ardından “Küçük Şeylerin Tanrısı”nı; öte kıyada ise “Utanç” ile “Karanlık Atölye”yi…İki uçta duran/gezinen yazar, eminim ki size çok şey anlatacaktır; hem yazmak hem de yaşamak adına. Ve yazdaki yaşamı görmek/göstermek ne demek bunun üzerine de düşünmek için…

















