
Abdullah Aren Çelik’in beşinci kitabı “Kimseler Beklemezken” Everest Yayınlarından çıktı. Kitap, ismini Cem Karaca’nın “Bekle Beni” isimli şarkısının sözlerinden almış. Yazar her kitapta toplumun kanayan yaralarını kitaplarının merkezine alıp bizi farklı karakterlerle yeni maceralara sürüklüyor.
Hayatta bazı şeylerin değişmesine olan inancımız bizi yazmaya iten bir güçtür. Çelik, bu gücü içinde taşıyan bir yazar. Toplumsal konuları ele almaktan hiç çekinmiyor.
Kitabın ilk sayfalarında bir kişinin dört kişiyi vahşice öldürdüğü bir hesaplaşma anlatılıyor. İnsanın karanlık yönünü ortaya seren bu bölümde okur, bu vahşice katliamı yapan kişinin içindeki kin ve öfkesini satır satır okur ve tam olarak nasıl bir kitabın dünyasına girdiğini anlamaya başlar. Sonra gazeteci Derin ortaya çıkar. Her zaman doğru davranışın ödül görmediği yaşadığımız dünyada Derin de yaptığı haberin bazı kesimlerin sinir uçlarına dokunduğunu, annesini tek başına mezara koyduğu sırada öğrenir. Kimsesizliğin ve yalnızlığın çukuruna düşen Derin, günümüz aşk ilişkilerinin zehirli dünyasında kapana kısılmış hâldedir. Erkek arkadaşı Alper, ilişkinin bittiğini kabul edemeyip Derini daha da bunalıma iter. Derin ise aynı anda evinin birileri tarafından alt üst edildiğini görür. Bu arada yıllarca babasının akıbetini merak etmiş Derin’in karşısına hayatının gizemli boşluklarını dolduracak bir ipucu çıkar. Bu ipucu onu Artvin’ e bir yazar evine götürür.
Onur ise başarılı ve fiziksel olarak dikkat çekici bir yazar olarak karşımıza çıkar. Fakat Onur’un çıkmaza girmiş bir evliliği var. Yaşadığı evde nefes alamamakta ve kendini kapana kısılmış gibi hissetmektedir:
“Mutlu olmak istiyor olamıyor, mutlu etmek istiyor edemiyordu. Karısına ait dünyaya yaklaştıkça kendi kayboluyor, kendine yaklaştıkça karısını kaybediyordu. Fakat ne onun ne de karısını değişmeye niyeti vardı, her ikisi de aynı ısrarlı yaşamlarına çakılıp kalmıştı.” (Çelik, 2026, s. 46)
Onur için Artvin’deki yazar evine yapılacak yolculuk tıpkı Derin’in yaptığı gibi, yapılması gereken geç kalınmış bir keşiftir. Uzun zamandır yazamayan Onur için böyle bir yolculuk kaçınılmazdır:
“Herkes beğenilmek, takdir edilmek ister ama ben hayatım boyunca bana söylenen güzel şeylerden çok eleştirileri dikkate aldım. Anlaşılmak için anlamak gerek. İnsan kendi ışığına kapılırsa varacağı yer yalnızca gölgesi olur. Oysa ben kendimi aşmak istiyorum.” (Çelik, 2026, s. 94)
Derin Artvin’e vardığında yazar evine kimliğini belli etmeden gizli bir şekilde sızar. Büyük yazarların kitabını yazdığı bu yer onun için her anlamda gizemli ve çekicidir. Reşat ise romanın beyin tümörü olan karakteridir ve ölmeden önce “son büyük eserim” dediği eserini yazı evinin içinde olan kış bahçesinde yazmaya devam eder.
Onur ve Derin yorulmuş, birine güvenmeye ihtiyaç duyan hâldedirler ve devayı birbirlerinde bulmaya başlarlar. Yalnız Onur, Derin’in sıradan biri olmadığını bu yazar evinde birlikte sohbet ettikleri sırada anlar:
“Konuşulmayan şeyler, söylenenlerden daha ağır bir biçimde aralarına yerleşti.” (Çelik, 2026, s. 108)
Onur ve Derin arasındaki sessiz iletişim bu şekilde devam eder.
Yazar işte tam bu noktada Reşat, Derin ve Onur’un hikâyesini birbirlerine düğümler.
Reşat’ın ortaya attığı siyasi kimliği, geçmişe dair anlattıkları Onur ve Derin’in dikkatini çeker. Fakat anlayamadıkları bazı şeyler vardır. Reşat’ın hayatımın eseri dediği şey acaba nedir? Bir yandan Derin’i takip eden adam vardır ve diğer yandan Reşat’ın bazı anlattıkları Derin’i “Acaba babam Reşat mı?” sorusuyla karşı karşıya getirir.
Reşat’ın hastaneye kaldırıldığı gün kendisini takip eden adamın Reşat’ı koruduğunu görünce olaylar daha da çıkmaza doğru sürüklenir. İşte burada Derin tam olarak ne yaşadığını sorgulamaya başlar. Onur’a gerçek kimliğini anlatır ve kış bahçesine birlikte girerler. İşte bu noktada Reşat’ın bizi dehşete düşüren büyük eseri ortaya çıkar. Derin’in babasının da akıbeti böylece anlaşılmış olur.
Kimseler Beklemezken ustalıkla kurgulanmış bir roman. Okur, sade diliyle bir solukta okunacak derin bir kurgu ile karşılaşır. Aslında romanda yaşadığımız coğrafyadaki faili meçhul olaylara da ışık tutulmuş.
Roman edebiyatın iyileştirici gücüne de değiniyor. Bir döneme damga vuran bazı isimlerin acımasız eylemlerinin sonucunda onları bekleyen acımasız sonu da çekinmeden dile getirmiş. Onların hayatlarına dokundukları insanların da ne büyük acılardan geçtiğini sinema perdesindeki gibi çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.
Onur karakteri okura günümüz evliliklerinde yalnızlığın iki kişilik bir dünyada bile nasıl yaşanabildiğini gösterir. Derin inatçı ve haksızlıklara göğüs germiş gözü kara bir gazetecidir ve o da bunun bedelini ödemektedir. Reşat ise romanın tüm kötülükleri soğukkanlılıkla işlemiş kötü adamı.
“Vedat Türkali, ‘Devrim şiir gibidir oğlum; başka dile çevrilmesi güç iş.’ diye yazmıştı. Bizim de devrimciliğimiz başka dile çevrilmeden yarım kaldı.” (Çelik, 2026, s. 116)
Yazar bize tam olarak bir Türkiye portresi sunuyor. Romanda masumlar ve kötüler arasında yaşanan olaylar, geçmişten bugüne ülkede bu kötülükleri yapan kişiler mercek altına alınıyor.
Romanda günümüz insanının çıkmazları, toplumsal olaylar tereyağından kıl çeker gibi usta bir dille anlatılıyor. Çelik, her yeni kitabında bize bir sonraki kitabında nasıl bir ustalıkla karşımıza çıkacağının âdeta fragmanını sunuyor.
Emekle örülmüş, incelikle düşünülmüş kurgusu ile roman; ilmek ilmek işlenmiş bir kitap olduğunu okura hissettirmekte ve ona yaşama, evliliğe, geçmişin karanlık bazı olaylarına ilişkin yeni sorgulama alanları açmaktadır.

















