Hayalet Şehirler: Kimliğin, hakikatin ve kurmacanın labirentinde | Caner Almaz

Eylül 25, 2026

Hayalet Şehirler: Kimliğin, hakikatin ve kurmacanın labirentinde | Caner Almaz

Yakın zamanda bir öğretmen dostumun ricasıyla uzunca zamandır üzerinde çalıştığı ve yayımlanma aşamasında bulunan metnini okuma şansım oldu. Yüzyıla yayılmış aile hikâyesini, hafıza ve göç temaları üzerinden gerçek olayların etrafında kuruyordu. Kalabalık aile ağacının ve tarihinin yanına artık bir roman kahramanı olan gerçek kişilerin acı hikâyeleri de eklemişti. Bir yerden sonra aslında gerçekten yaşamış olan insanların kurmaca karakterler olduğu fikrine kapılıp okuduğumu fark ettim. Edebiyatın bize sağladığı ve belki de oynadığı bir oyun bu. Kurmacayı gerçek zannedebiliyoruz. Gerçeği kurmacada arayabiliyoruz. Gerçeğin, hakikatin nerede kurgu ve kurmacayla karıştığını anlayamamak kafa karışıklığı yaratsa da okumanın bize sunduğu güzelliklerden birisi bana kalırsa. Dünyaya başka ve farklı bakmamıza vesile bir durum. Ve bu yol dünya edebiyatında sıklıkla rastladığımız bir anlatı tekniği.

Siang Lu’nun Hayalet Şehirler romanı da benzer bir ikileme düşürüyor bizi. Kurmaca ve hakikati harmanlayıp kendimize sorular sorduruyor. Serkan Toy’un çevirdiği ve Timaş Yayınları tarafından yayımlanan roman, kültürel aidiyet meselesini merkezine alan fakat giderek kimlikten hafızaya, sanattan iktidara, tarihten hakikatin nasıl üretildiğine uzanan çok katmanlı bir anlatı sunuyor.

Lu, çağdaş Avustralya ile hayalî bir Çin imparatorluğu arasında gidip gelen iki anlatı hattını başlangıçta birbirinden bağımsızmış gibi okutmayı tercih ediyor. Fakat okumaya devam ettikçe bu iki dünyanın aynı sorular etrafında döndüğü fark ediyoruz. Romanın asıl meselesi de burada beliriyor: İnsan kendisini hangi hikâyeyle tanımlar ve o hikâyenin ne kadarı gerçekten ona aittir?

Roman Lu Huang Du’nun hüküm sürdüğü hayalî imparatorluk anlatısıyla başlıyor ancak buraya sonra dönelim. Metnin günümüz anlatısının merkezindeyse Xiang Lu var. Kendisi Çin kökenli bir Avustralyalı. Çinceyi neredeyse hiç bilmemesine rağmen Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sidney Başkonsolosluğu’nda tercüman olarak çalışıyor ki bu da doğal olarak romanın ilk kırılma anını doğuruyor. Çünkü karakterimiz işini çeviri araçları vasıtasıyla yapıyor ve bu rencide edici bir şekilde ortaya çıkıyor. Xiang’ın Çince bilmediğinin konsolosluk tarafından anlaşılması ve işini kaybetmesiyle günümüz linç kültürüne bağlanıyor. Karakterimizin hayatı alt üst olurken sosyal medya da işin içine giriyor. #KötüÇinli etiketiyle linçlenen Xiang, hem maddi hem de manevi bir girdabın içine adeta hapsoluyor.

Tam da bu noktada Xiang gösterişli, megaloman ve sınır tanımayan yönetmen Baby Bao’yla tanışıyor ve deyim yerindeyse hayatı değişiyor. Bao’nun kurduğu Port Man Tou, ilk bakışta Çin’in meşhur “hayalet şehirleri” fikrinden türeyen devasa bir film seti. Ancak burası zamanla film dekoru ile gerçek şehir arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tuhaf bir yaşam alanına dönüşüyor. Hastaneler, dükkânlar, sokaklar ve okullar gerçek. Fakat orada yaşayanlar aynı zamanda Bao’nun filmlerinin potansiyel oyuncuları. Yurttaşların söyledikleri ya da yaptıkları herhangi bir şeyin filmin bir sahnesine dönüşebilmesi, Port Man Tou’yu gerçekliği sürekli yeniden üreten dev bir kurmaca makinesi hâline getiriyor.

Baby Bao da tam bu nedenle romanın en ilginç karakterlerinden biri. Başlangıçta gülünçlüğüyle öne çıkan yönetmen, anlatı ilerledikçe daha karanlık bir figüre dönüşüyor. Çünkü Bao gerçekliği yönetmek, insanlara roller biçmek, hatta onların özel hayatlarını anlatısının malzemesi hâline getirmek istiyor. Diğer taraftaysa Xiang’ın #KötüÇinli kimliğinin televizyon programlarında, reklamlarda ve medya projelerinde pazarlanabilir bir ürüne dönüşmesiyle kahramanın kendi hayatı üzerindeki hâkimiyeti giderek azalıyor.

Romanın diğer anlatı hattında Lu Huang Du’nun hüküm sürdüğü hayalî İmparatorluk bulunuyor. İmparator, Lu Dong Pu, Wuer, Tong Li Mo ve diğer karakterlerin çevresinde gelişen bu bölümler başlangıçta grotesk tarih masalları gibi görünse de çağdaş hikâyenin yansımasına dönüşüyor. İmparator’un kendi tarihini kontrol etme arzusu ile Baby Bao’nun kendi filmini ve şehrini kontrol etmesi arasında güçlü bir benzerlik kuruluyor, kurmacayla hakikat burada birbirine giriyor. Lu Dong Pu’nun uydurduğu bir savaş stratejisinin zamanla gerçek tarihmiş gibi kabul edilmesi, romanın temel düşüncesini en açık biçimde ifade ediyor: “Yalan, yalan olmaktan çıkacaktı. Kurmaca hakikatten farksız olacaktı.”

Farklı iki katman farklı anlatı tarzlarına sahip. Xiang’ın anlatıcı olduğu bölümlerde birinci tekil şahıs dili çabuk okunan, yer yer karakterin kendisiyle uğraştığı ve çağdaşken İmparatorluk bölümleri daha masalsı, tarih anlatısını önceleyen ve vakanüvis üsluba sahip. Bununla birlikte romanın içinde e-postalar ve devlet bildirileri, film tanıtımları ve resmî metinlerin girmesi de bence bilinçli tercihler. Yazarın yaptığı bu tercihler aynı gerçekliği başka türlü anlatıyor. Ancak zaman zaman bu anlatısal bolluk romanın temposunu yavaşlatıyor ve özellikle İmparatorluk bölümlerindeki yan hikâyeler ana anlatıdan uzaklaşıldığı hissini yaratabiliyor. Fakat iki hikâye arasındaki bağlar güçlendikçe bu dağınıklığın bilinçli bir kurgu tercihi olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Hayalet Şehirler’i yalnızca aitlik ya da iki kültür arasında kalmanın romanı olarak tanımlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Karakterimiz Xiang’ın söylediği gibi “şehirler insanları da tanımlıyor”. Sidney’de konsoloslukta çalışan insanla Port Man Tou’daki hayali şehirdeki insan bütünüyle aynı değil. Yaşadığımız yer ve zaman bizi tanımlıyor. Siang Lu buradan daha geniş bir yere ulaşıyor: İnsan da şehir gibi katmanlardan, yıkıntılardan, sonradan eklenmiş yapılardan ve başkalarının anlattığı hikâyelerden oluşuyor. Romanın başat sorusu kaybedilmiş “hakiki” kimliği bulmak yerine bu karmaşanın içinde insanın kendi hikâyesini ne ölçüde yazabileceği. Hayalet Şehirler’in kara mizahının altında kalan en güçlü ve en huzursuz edici soru da tam olarak bu.

Yorum yapın