Düşlerimizin Evi VBurası üzerine | Ayşegül Arıtürk

Ekim 15, 2026

Düşlerimizin Evi VBurası üzerine | Ayşegül Arıtürk

Yeni yazarlar keşfetmek benim için her zaman heyecan verici olmuştur. Kalem emekçilerinin yazdığı her satıra saygı duyan biriyim. Buna karşın her yazara yaklaştığımı da söyleyemem. Bazen aranızdaki mesafe ilk sayfalardan itibaren değişmez. Son zamanlarda bir dost tavsiyesiyle tanıştığım Erdem Özgül’ün Düşlerimizin Evi Burası kitabı ise bana yeni bir yazarla tanışmanın o güzel heyecanını yaşattı, yazıya, yaşama ve kitaplara duyduğum memnuniyet arttı.

Kitap, yeraltı edebiyatı diyebileceğimiz bir çizgide ilerliyor. Toplumun dışına itilmiş insanların hikâyeleri, sansürsüz bir dil, kimilerini rahatsız eden ama dönüp baktığınızda “Bu da hayatın kendisi” dedirten gerçekleri edebi çizgisinden kaymadan anlatıyor. Belki de bu yüzden underground edebiyatı seviyorum; çünkü hayatı süslemeden, üzerini örtmeden bütün yalınlığı ve şiddetiyle anlatıyor.

“Büyüyemeden, yaşayamadan, doğru düzgün doyamadan çalışıp ölen, çalışırken ölen çocukların anısına yazıldı bu roman.” diyor Erdem Özgül. Ve roman da tam olarak bu duyguyu taşıyor. Taşradan şehre yeniden göç ettirilen insanların hikâyesi bu. Bir çöplüğün kıyısında kurulan yaşamlar… Burada yaşayan insanlar, tüm zorluklara rağmen kendi içlerinde bir düzen kurmuş, birbirlerine tutunarak yaşamaya devam ediyorlar. Yani yaşam koşullarının tüm zorluğuna rağmen mutlu olmanın da, birlikte ayakta kalmanın da bir yolunu bulmuşlar. “Gasteci Kız”’la sohbet eden Kemal’in “Biz burada sadece ölmüyoruz, yaşıyoruz da.” sözü de bunu doğrular nitelikte sanki.

Romanın temel meselesinin kalmaya çalışmak olduğunu söylemek abartı olmaz. Olduğu yerde, bulunduğu insanlarla soluklanmak. Göçmen olma halinin sürekli hareket etmek, yer değiştirmek ve yeniden bir yerlere alışmak olduğunu düşünürsek “uzaklarda” kök salmayı istemek, aşinalık istemek de garipsenmeyecektir.

Göçmenin dilden dile, kültürden kültüre, evden eve katlandığı zorunlu yaşamın bir macera değil de ait olma isteği taşıdığını romanda adları geçen bu karakterlerden görür anlarız. Kosta, Ragazzo, Seyis Amca ya da köyünü, şehrini bırakıp İstanbul’a gelen niceleri gibi.

Acı ve kahkahanın yan yana olduğu bu çöplüğe bir gün birileri geliyor ve “Buraya yüksek katlı binalar yapacağız.” diyor. İnsanların evleri yıkılıyor. Ancak ironik olan şu ki, kendi yıkımlarının inşaatında yine o insanlar çalışıyor. Yeniden yerlerinden edilmeye karşı gönülsüz bir boyun eğiştir bu belki de. Hayatta kalmaya, mücadele etmeye devam etme çabasının bir parçası da diyebiliriz.

Bazı evler yıkıldığında insanların sesleri, alışkanlıkları, komşulukları ve çocuklukları da enkaz altında kalır. Gecekonduların yerine yükselen o dev binalar, evden çok gökyüzüne doğru uzanan yalnızlık kulelerine benzetiliyor kitapta. Bir zamanlar insanların birbirlerine seslendiği sokakların yerini, birbirini tanımayan insanlar ve beton binalar alıyor hızla.

Şunu belirtmem gerekir ki Erdem Özgül, aslında salt bir hikâye anlatmıyor; bir yapıya, bir düzene ve kanayan bir yaraya da parmak basıyor. Bu sadece romantik bir roman değil; şehirleşme, dönüşüm ve özellikle mutenalaştırma (gentrification) dediğimiz politik sürecin mahalleleri “seçkinleştirme” amacıyla nasıl dönüştürdüğünü de gözler önüne seren bir gerçeklik aynı zamanda. Kenar mahalleler bir yaşam alanı olmaktan çıkıyor, sistemin dönüştürmek istediği alanlara dönüşüyor. Bu durum da burada yaşayan dar gelirli insanların dışlanarak şehrin başka yerlerine sürülmesine neden oluyor.

Biraz da kitapta yer alan, her biri birbirinden renkli karakterlerden bahsetmem gerek diye düşünüyorum. Ragazzo, Gasteci Kız, Ahsen Hanım, Seyis Amca, Kosta, Çöpoğulları, Mehmet Bey… Her biri ayrı bir yara, ayrı bir hikâye ama görünmez iplerle birbirlerine bağlı. Roman boyunca bize kılavuzluk eden bir yan yana olma hali. Öyle ki birlikte iken güzelleşenin, ayrı düşünce ya da koparılınca anlam kaybı yaşadığını çok güçlü hissediyoruz.

Romanın bir vurgusu da yalnızlığa dair. Şenlik birlikte atılan kahkahalardan, yine bir ağızdan edilen sitemlerden doğuyor. Yokluk da yoksulluk da “bu da geçer” dedirten anlık bir duruma.

Gasteci Kız, kendi çalışması için gözlem yapmak ve röportaj hazırlamak amacıyla bu insanlarla vakit geçirirken yaşadıklarını ve gözlemlerini kaleme alıyor. Zamanla o kadar etkileniyor ki, oradaki insanların yaşamını derinden hissetmeye başlıyor ve çöplükten kopamıyor. “Dünyanın bu kadar acımasız bir yer olduğunu buraya gelmesem nereden bilecektim?” derken aslında görmediğimiz, tecrübe etmediğimiz hayatlara dair ne kadar az şey bildiğimizi de yüzümüze vuruyor. Ragazzo ile aralarındaki o tatlı dostluk kitaba ayrı bir renk katıyor. Marjinal olmayan ama standart ahlak anlayışının dışına çıkan bu ilişki romantizminden de ödün vermiyor. Gasteci Kız’ın yazdıklarını okurken o dünyaya adım atıyor; üzülüyor, seviniyor, endişeleniyor ve kimi zaman da gülümsüyoruz.

Ellerinden yavaş yavaş alınan bu çöplükteki bir diğer ilginç karakter ise Seyis Amca. Bu düzenin sözü dinleneni, en zengini ve en güçlüsü. Kendi içlerinde kurdukları hiyerarşinin en tepesinde yer alıyor. Mahallenin gençlerinden oluşan ve işlerini yaptırdığı “Çöpoğulları” adı verilen grubun da adeta işvereni konumunda. Bir yandan ihtiyacı olana destek olan, doyuran, giydiren ve insanlara kol kanat geren bir figür; diğer yandan ise bu düzenin içinde gücü elinde tutan, zaman zaman acımasızlaşabilen, otoriteyi temsil eden biri Seyis.

Kosta Papadopoulos ise hikâyede bambaşka bir yerde duruyor. O, İstanbul’da sayıları yıllar içinde giderek azalan azınlıkları temsil eden bir karakter. Romanın içinde geçmişle bugün arasında bir köprü. Aralarında en bilge konumunda olması temsilcisi olduğu halkın bu topraklara ektiği kadim kültürden. Kendisi gibi yaşlı ve vefalı atıyla, bazen omzundaki kuş ile bu mahallelere geliyor; topladığı yumurtaları ve sütleri şehirde “organik beslenmek” isteyen insanlara satıyor. Kosta’yı okurken tek amacının para kazanmak olmadığı, içinde geçmişe ait kapanmayan bir yarasının olduğunu hissediyoruz. Çok sevdiği ve özlediği eski İstanbul’a dair bitmeyen bir hayali var Kosta’nın. Kayıplarının henüz olmadığı, derelerin ıslah edilmediği, insanların yüzünün güldüğü zamanları özlüyor Kosta. Köylerin, kasabaların yok olmamasını, insanların doğayla bağını koparmamasını, şehrin betonlaşmamasını da istiyor. Memleketin içine düştüğü hâli onu efkârl andırıyor. Kosta’nın hüznü bireysel değil, toplumsal. Bir yaşamın, bir kültürün ve doğallığın yok oluşuna duyulan yası tutuyor adeta.

Kitabın sonunda sevgili yazar Erdem Özgül’ün okurlarına seslendiği, “Gracias a la vida” başlıklı yazıyı okumak bana ayrı bir keyif verdi. Hatta bugüne dek okuduğum en samimi, en içten son sözlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu kitabı yazma amacını, yazma sürecini ve yaşadığı duyguları tüm yalınlığıyla bizimle paylaşması, yazarı daha yakından tanımama ve bundan sonra kaleminden çıkacak kitaplar için heyecan duymama neden oldu. Özellikle şu cümlesindeki içtenlik beni çok etkiledi: “Bu romanı sabah yedi gibi işe başlayıp öğleden sonra patron zengin etmeye ara verdiğimde uğradığım kafelerde yazdım.” Bu samimiyeti başka nerede bulabilirsiniz ki? Sanki Erdem Bey karşınızda oturmuş da size dostane bir sohbetin içinde bu romanın nasıl doğduğunu anlatıyor. Son cümlesi ise uzun süre aklımda kaldı: “Ama kitap çıkarmanın da bir tadı var. Sevmeye çok benziyor bu. Gönlünüze bir sevda düşmüşse eğer, onu inkâr etmek, yok saymak kolay olmuyor.” Yazarın yazmaya duyduğu tutkuyu ve bu romanın ortaya çıkış serüvenini böylesine içtenlikle aktarması, Düşlerimizin Evi Burası’nı benim için daha da kıymetli kıldı.

Hâsılıkelam, bu romanda aşk var, sevgi var, isyan var, ağlama var, sevinç var, eğlence var, mizah var. Ne ararsanız var. Yazar, kurduğu olay örgüsü ve karakter çeşitliliğiyle toplumsal düzenin görünmeyen yaralarına da ayna tutuyor. Kaleminin akıcılığı sayesinde bu önemli meseleler, didaktik bir tonda değil, yaşamın içinden gelen bir doğallıkla anlatılıyor. Okur, bir yandan karakterlerin dünyasına konuk olurken bir yandan da şehirleşme, betonlaşma, azınlıklar, sınıfsal farklılıklar, geçim zorluğu gibi büyük meseleleri farkında olmaksızın hikâyenin akışı içinde hissediyor. Bu yönüyle roman, hem edebî gücü hem de toplumsal duyarlılığıyla alkışı hak ediyor. “Keşke bitmeseydi” diye düşünürken, kitabın sonunda yazarın son sözünden kitabın devamının geleceğini öğreniyor ve mutlu oluyorum. Kaleminiz daim, okurunuz bol olsun.

AYŞEGÜL ARITÜRK

Yorum yapın