Öykü: Tanınmadı | Seydi Keser

Ekim 14, 2026

Öykü: Tanınmadı | Seydi Keser

Alarm çaldığında dışarısı henüz aydınlanmamıştı. Erol karısını uyandırmamak için sessizce giyindi. Telefonu cebine koymadan önce saate bakmak için kaldırdı; ekran, her sabah olduğu gibi, yüzünü görür görmez açıldı. Banyoda dişlerini fırçalayıp kravatını bağladı. Aynada yüzüne bakmadı. Servisi kaçırırsa metroya kadar yürüyecek, sonra o kalabalığın içinde, büyük ihtimalle ayakta, bir saat yol gidecekti.

Erol Akarsu kırk üç yaşındaydı ve on altı yıldır aynı bankada çalışıyordu; bunun dokuz yılı aynı katta geçmişti. Bir müdürü vardı, bir de o müdürün müdürü. Sayması kolay bir hayatı vardı: iki çocuk, bir ev kredisi, altı ay önceden ayarlanmış bir tatil, bir de emekli olunca gidip yerleşeceği, şimdilik yalnızca aklında duran bir zeytinlik.

Boyu ortalamaydı; kilosu da doktorun tabloya bakıp “idare eder” dediği aralıkta bir yerdeydi. Yüzü hakkındaysa söylenecek pek bir şey yoktu. Yakışıklı değildi, çirkin de sayılmazdı; kalabalıkta başka yüzlere kolayca karışıverecek kadar ortalamaydı. Okulda da, askerde de, işe girdiği ilk yıllarda da arada bir biri çıkıp “Sen şeye benziyorsun…” diye söze girer, kimi kastettiğini bir türlü bulamayınca “Boş ver, çıkaramadım,” deyip vazgeçerdi. Erol bunu hiçbir zaman tuhaf bulmamıştı.

Servis o sabah geç geldi. Dört yıldır şoför de değişmemişti. Kapı açılınca her zaman oturduğu arkadan üçüncü sıraya yönelmişken, orada cam kenarında genç bir oğlanın oturduğunu gördü. Oğlan kulaklık takmış, bir şeyler dinliyordu. Erol bir an için nereye oturacağına karar veremedi. Sonra öne, şoförün arkasına geçti. Biraz sonra uyudu.

***

Servis bankanın önünde durunca Erol gözlerini açtı. Turnikede önündeki kadın geçip gidince ekranın karşısına geçti. Yüzü ekranda belirdi. Birkaç saniye bekledi, turnike kıpırdamadı. Bir adım daha atınca kapalı kanat dizine dayandı. Ekranda “Tanınamadı” yazıyordu. Geri çekildi. Her sabah burada bir an durur, çoğu zaman adımını bile kesmeden geçerdi. Arkasındaki adam yandaki turnikeye kaydı. Erol güvenlik masasındaki görevliye döndü.

“Açılmıyor.”

Görevli yerinden kalkıp yanına geldi, ekranın kenarına dokunup biraz bekledi.

“Ötekinden deneyelim bir de.”

Yan turnikeye geçtiler. Erol kendisinden önce duran adamın geçmesini bekledi. Küçük ışık yanınca cihazın önüne geçti. Bu defa ellerini iki yanında tutup kıpırdamadı. Kısa bir ses duyuldu. Aynı yazı çıktı. Saate baktı. Servisten inenlerin çoğu geçmişti. Girişte her sabah gördüğü kalabalık asansörlerin önünde toplanıyordu.

“Elle açamıyor musunuz?”

“Girişinizi yapmamız lazım.”

“Zaten burada çalışıyorum.”

“Kimliğiniz yanınızda mı?”

Erol cüzdanına uzanmadı.

“On altı senedir buradayım ben.”

“Ben sabah vardiyasına daha yeni geçtim. Sizi tanımıyorum, kusura bakmayın.”

Masaya döndüler. Erol kimliğini uzattı. Görevli numarayı ekrana girdi. Masanın kenarında, boyun ipleri birbirine dolaşmış bir yığın kart vardı; birini ayırıp Erol’un önüne koydu.

“Kimliğim?”

“Çıkarken kartı getirin, o zaman veririz.”

Cüzdan elinde açık kalmıştı. Kimliğinin az önce durduğu boş göze bir an baktı, sonra cüzdanı kapatıp cebine soktu. İpi başından geçirirken kravatının düğümüne takıldı; kart göğsüne ters oturdu, yürürken düzeltti. Turnikenin önünde bir an durdu. Ekran yine yüzünü gösterdi, ama kanatlar ancak kartı okutunca açıldı.

***

Levent masasında poğaça yiyordu, gözü önündeki tablodaydı. Erol’u görünce ekranı ona doğru çevirdi. Erol’un gözü birkaç satıra takıldı, yanlıştı; hangi şubeyle, kiminle konuştuğunu hatırlıyordu, kapanan dosyaları da tek tek biliyordu. Levent satırları düzeltirken açık poşeti ona doğru itti. Erol bir poğaça alıp karşıdaki sandalyeye oturdu. Boynundaki kart masanın kenarına çarptı.

“Bu ne?” dedi Levent.

“Turnike tanımadı.”

Levent poğaçayı elinden bıraktı.

“Nasıl yani, tanımadı?”

“Yüzümü okuyor ama açmıyor.”

“Birinin daha başına gelmişti bu. İş kolunda Banu diye biri var ya hani…”

“Grup direktörü Banu mu?”

“He, o. Botoks yaptırmış diye konuşuldu bir ara. Ondan mıydı, bilmiyorum artık.”

Levent bunu söyledikten sonra Erol’un yüzüne bir an baktı, sonra yine ekrana döndü.

“Sen İK’da Derya’ya bir sor istersen.”

Saat ona gelirken Erol aşağı indi, İnsan Kaynakları’nın kapısını tıklattı. Derya başıyla karşısındaki sandalyeyi gösterdi. Erol sabah girişte olanları anlattı; Derya sicil numarasını sorup ekrandan baktı.

“Kaydınız açık. Bir sorun görünmüyor.”

“Girişte sorun oldu ama.”

Derya başını kaldırdı. Erol kartı ipinden tutup gösterdi.

“Bununla girdim.”

Kadın başka bir pencere açtı, sabahki kaydı buldu. Adı, birimi, saat oradaydı; en sağdaki satırda kartın güvenlik tarafından verildiği yazıyordu.

“Bu, bugün yaptığınız giriş. Yüz kaydınız başka yerde tutuluyor.”

“Peki ona kim bakıyor?”

“Teknik ekip. Onlara ayrı bir talep açmamız lazım.”

Derya fareyle birkaç yere tıkladı, ekranda boş bir form açıldı.

“Girişteki ekranda yüzünüz çıkıyor muydu?”

“Çıkıyordu.”

“Kamera sizi hiç almıyor muydu, onu soruyorum. Bazen almıyor da.”

“Alıyordu. Yüzümü ekranda kendim gördüm.”

“Tamam. Ne yazıyordu peki, hatırlıyor musunuz?”

“Tanınamadı.”

Derya kelimeyi tırnak içine alıp forma yazdı. Kaydet’e bastı, sonra telefonu kaldırıp dahili bir numara tuşladı.

“Merhaba, İK’dan Derya ben. Bizde çalışan bir arkadaş var, girişteki sistem yüzünü tanımıyor. Yok, kaydı açık, baktım. Bugün, bu sabah başlamış. Yarın mı? Bir bakayım… Dokuz buçuk olur. Tamam, ben söylerim kendisine.”

***

Ertesi sabah zemin kattaki küçük odada bir adam kamerayı sehpaya yerleştirdi. Duvarın önüne geçmesini söyledi.

“Ekrandaki noktaya bakın. Çeneyi biraz aşağı, gözünüz orada kalsın.”

Erol çenesini indirdi. Noktayı kaçırmamak için gözlerini yukarıda tutunca alnı kırıştı.

“Kıpırdamayın.”

Bir ses geldi. Adam ekrana eğildi; yüz karanlık çıkmıştı, bir tane daha çekeceklerdi. Öteki adam gidip perdeyi yana çekti. Erol bu arada hiç kıpırdamadı.

Öğlen lokantadan dönüşte turnikelerin önünde birkaç kişi birikmişti. Erol sırasını bekledi, önündeki adam geçer geçmez ekrana yaklaştı. Yüzü belirdi ve bir an sonra kanatlar açıldı. Durmadan yürüyüp geçti. Çıkışta kartı masaya bıraktı; görevli çekmeceden kimliğini bulup önüne koydu.

***

Eve gitmeden markete uğrayıp ekmekle süt aldı. Kapıyı açtığında sofra kurulmuştu.

“Kimliği aldın mı?” diye sordu karısı.

“Aldım. Öğlen de geçtim zaten.”

“İyi.”

Yemekten sonra karısı telefonuyla yanına geldi.

“Otel yazmış. Kalanını girişte ödeyeceğiz.”

“Bizim giriş ne zamandı?”

“On dokuzunda.”

Erol telefondaki tarihe baktı.

“Bu cuma.”

“Cuma zaten.”

“Ben cumartesi sanıyordum.”

“Altı ay önce alırken cuma seçtik. Ucuzdu.”

Erol cuma günü için aklından takvimi geçirdi. Perşembe sonrasına bıraktığı bir şey hatırlamadı.

“İzin alırım.”

Karısı başını kaldırdı.

“Kesin mi?”

“Yarın konuşurum.”

***

Pazartesi sabahı telefonu bildirimlere bakmak için yüzüne kaldırdı. Ekran açılmadı. Biraz uzaklaştırdı, sonra yeniden yaklaştırdı. Değişen bir şey olmadı. Ön kameranın üstünü başparmağıyla sildi. Kilit ekranı duruyordu. Şifreyi girip açtı.

Dişlerini fırçalarken aklına düştü, ekranı bir daha açtı. Banyonun ışığı tam yüzüne vuruyordu. Telefonu aynanın kenarından alıp karşısına tuttu. Hiçbir şey olmadı.

Bankada bu kez soldaki turnikeye gitti. Ekranda yüzünün çevresinde kırmızı bir çizgi çıktı, sonra silindi. Başını birazcık kaldırdı; kırmızı çizgi geri geldi. Bankodaki görevli geçen haftaki adamdı, bir şey sormadan kart uzattı.

“Her sabah bunu mu yapacağız?” dedi Erol.

“Şimdilik öyle.”

“Bir haftalık tanımlasanız olmaz mı?”

“Günlük veriliyor. Sistem böyle.”

Altıncı kata çıkınca koridor kapısında yine durdu. Kartı okuyucuya tuttu. Okuyucu öttü ama kapı açılmadı. Kartı bir kez daha okuttu. Camın arkasında Levent göründü; elindeki çayı masasına götürüyordu. Erol cama iki kere vurdu. Levent bardağı yakındaki boş masalardan birine bırakıp geldi.

“Ne oldu?”

Erol boynundaki kartı kaldırıp gösterdi.

“Bu tanımıyor.”

“Geçen sefer tanıyordu ama.”

“Bu sefer tanımıyor.”

Levent kapıyı itip ayağıyla tuttu. Erol içeri geçti.

***

Ertesi gün arşivden bir ekspertiz raporunu açmak istedi. Ekranda küçük bir pencere belirdi.

“Bu belgeyi görüntüleme yetkiniz bulunmamaktadır.”

Numarayı bir daha kontrol etti, aynı belgeyi seçti. Uyarı yeniden çıktı. Oysa geçen hafta açmıştı bunu.

“Levent. Arşiv sende açılıyor mu?”

“Açılıyor.”

“Şu dosyaya girsene.”

Levent numarayı yazdı. Rapor açıldı.

Erol kartını alıp aşağı indi.

“Dün yine ziyaretçi kartı verdiler. Kat kapısını açmıyor. Şimdi arşiv de kapandı.”

Derya kartın numarasını istedi, başka bir sayfaya geçti.

“Bu kart ziyaretçi olarak tanımlanmış. Arşiv girişteki kaydınızı da kontrol ediyor.”

“Geçen hafta aynı kartla açılıyordu ama.”

Derya geriye gidip eski kaydı buldu.

“Geçen hafta buna ayrıca yetki tanımlamışlar.”

“Bu sefer tanımlamamışlar mı?”

“Talep kapanınca gitmiş.”

“Kapatın diyen sizdiniz.”

“Düzeldiği için.”

Derya yeni bir form açtı, eski başvurunun numarasını açıklama alanına kopyaladı. Sonra telefonu aldı.

“Geçen hafta kapattığımız kaydı yeniden açmamız lazım. Personel aynı.”

Karşı tarafı dinledi.

“Evet, bizde çalışıyor, sicili açık.”

Öteki uçtan bir şey sordular.

“Şu an ziyaretçi kartıyla giriyor. Arşive de erişimi yok.”

Erol ellerini dizlerinin üstünden kaldırmadı. Derya bir süre hiç konuşmadan dinledi.

“Randevuyu biraz öne almanın bir yolu yok mu?”

Karşıdaki uzun uzun anlattı. Derya bir noktada ekrana bakmayı bıraktı.

“Peki.”

Telefonu kapattı. Erol yüzüne baktı.

“İnceleme bitmeden randevu vermiyorlarmış.”

Erol cebinden telefonunu çıkarıp masaya koydu.

“Bu da var. Yüzümü almıyor.”

“Telefon mu?”

“Dünden beri. Şifreyle açılıyor.”

Derya telefona dokunmadı.

“Bunun bankayla ilgisi olmaz.”

“Biliyorum.” Bir an durdu. “Aynı gün başladı, o yüzden söyledim.”

“Teknik ekip gelince onlara da söyleyin.”

Koridora çıkınca karşıdan Necati’nin geldiğini gördü. Krediler İzleme’de çalışıyordu; bankaya aynı yıl girmişlerdi. Erol başını kaldırıp selam verdi. Necati yüzüne bir baktı, sonra tek kelime etmeden yanından geçip gitti. Dalgındı herhalde. Kendisi de bazen birini gördüğü hâlde selamı sonradan fark ediyordu. Erol iki üç adım daha attı, sonra durup arkasına döndü. Necati koridorun sonuna varmış, kartını kapıya okutuyordu bile. Asansör geldiğinde içeride bir kadın vardı. Erol başıyla selam verdi ve kadın karşılık verene kadar gözünü ondan ayırmadı.

***

Akşam Erol masadan bardakları toplarken karısı yatak odasından seslenip bavulu indirmesini istedi. Erol bavulu dolabın üstünden indirdi. Karısı fermuarla uğraşmaya başladı; Erol kapının eşiğinde durdu.

“Bana bir bak. Yüzümde bir değişiklik var mı?”

“Yok, ne olacak?”

Karısı fermuarı biraz geri çekti, araya giren astarı kurtarmaya çalıştı.

“Şurayı tutar mısın?”

Çocuklar yattıktan sonra banyoda dişlerini fırçaladı. Fırçayı bardağa bırakıp aynaya yaklaştı. Başını önce sağa, sonra sola çevirdi. Burnunun kenarından ağzının köşesine inen çizgilere uzun uzun baktı; biri ötekinden derin duruyordu. Işığa doğru dönünce bu sefer öbürü koyulaştı. Parmaklarıyla yüzüne dokundu, elini çekip biraz geri gitti.

Yatağa girdikten sonra telefonundan yüz tanıma sistemlerinin nasıl çalıştığını aradı.

Karşısına çıkan ilk sayfada bir yüz çizimi vardı. Gözlerin çevresine, burnun iki yanına ve çeneye noktalar koymuşlar; noktaları çizgilerle birleştirmişlerdi.

Yazı, bu noktaların birbirine olan uzaklığını anlatıyordu.

Erol çizimi büyüttü. Noktaların yanındaki rakamları seçmeye çalıştı.

Bu noktalardan biri değişse, aynaya baktığında fark eder miydi?

***

On günlük tatilden pazar akşamı eve döndüler. Pazartesi sabahı Erol servise binerken şoför ona doğru döndü.

“Abi, yanmışsın.”

“Biraz işte.”

Ön sıraya gidip oturdu. Telefonu eline aldı ama yüzüne kaldırmadı. Ekranı açıp şifresini girdi. Tatilde Derya’nın gönderdiği e-postayı açtı. E-posta da teknik incelemenin tamamlandığı yazıyordu.

Turnikenin ekranındaki çerçeve yine kırmızıya döndü. Bankodan kartını alıp yukarı çıktı. Şubeden gelen dosyayı açtı. Görüş alanına açıklamasını yazıp ekleri yükledi. Gönder’e bastı. Ekrana bir uyarı geldi.

“Bu işlem için yetkiniz bulunmamaktadır.”

Yazdığı açıklama ekranda duruyordu. Dosyayı kaydedip Derya’nın yanına indi.

“Arşive giremiyordum zaten. Şimdi dosyayı da gönderemedim.”

“Profiliniz hâlâ kısıtlı. Kontrol randevunuz on beş Ağustos.”

“Bugün yirmi dokuz Temmuz ama.”

“Evet.”

“O zamana kadar böyle mi çalışacağım?”

“Birimde gönderim yetkisi olan bir arkadaşınızdan yardım alamaz mısınız?”

Erol bir şey demedi.

Yukarıda hazırladığı görüşü bir kez daha okudu; son cümleye vardığında neyi okuduğunu hatırlamıyordu. Başa döndü, ikinci paragrafta kaldı. Sonra intraneti açtı. Sağ üst köşede adı yazıyordu, hemen yanında da küçük, yuvarlak bir fotoğraf. Üstüne tıkladı, personel sayfası açıldı. Fotoğraf birkaç yıl önce kart yenilenirken çekilmişti; lacivert ceket, açık renk gömlek, saçlar şimdikinden biraz kısa. Altında sicil numarası, unvanı, birimi ve dahili telefonu vardı. Hepsi doğruydu. Erol sayfayı kapattı.

Öğleden sonra Levent dosyayı kendi ekranında açtı. Erol kalkıp yanına gitti, omzunun üstünden ekrana baktı. Sabah yazdığı cümleler de, yüklediği belgeler de oradaydı.

“Göndereyim mi?”

Erol cevap vermedi.

“Abi?”

“Gönder.”

Levent düğmeye bastı. İşlem geçmişine yeni bir satır düştü; saatin yanında Levent’in adı yazıyordu. Erol kendi adını aradı. Hazırlayan kısmındaydı.

***

Sonraki günlerde de Erol’un hazırladığı dosyaları Levent’in hesabından gönderdiler. On beş Ağustos perşembe sabahı Erol kayıt odasına girdi. Teknik görevli eski kayıtları açtı.

“Yüzünüzde bir işlem oldu mu? Estetik, diş, öyle bir şey?”

“Olmadı.”

Yeni bir görüntü çektiler, ardından birlikte turnikeye çıktılar. Erol okuyucunun önüne geçip yüzünü kaldırdı. Çerçeve kırmızıya döndü.

“Yeni kayıt mı var orada?” diye sordu Erol.

“Evet. Az önce aldığımız.”

Bir daha denedi. Sonuç değişmedi.

“Görüntümü şimdi aldınız.”

“Aldık. Kayıt oluştu ama doğrulama yine sağlanamadı.”

“Neyi tutmuyor?”

“Burada nedenini göstermiyor.”

Erol telefonunu uzattı.

“Telefonda da oluyor.”

“Bizim cihazlara bakalım önce.”

Görevli sonucu forma yazdı.

“İncelemeyi bu sonuçla kapatacağım.”

“Düzelmedi ama.”

“Çözüldü olarak kapatmıyorum. Yapılan işlemleri ve alınan sonucu yazıyorum.”

“Çalışma yetkimi de açacaklardı ama.”

“Onun için İK ile görüşmeniz gerekiyor.”

Ekranda başvurunun durumu “sonuçlandı” olarak değişti. Erol bir süre baktı.

“Bunun bir çıktısını alabilir miyim?”

Görevli kâğıdı uzattı. Çalışma yetkisinin açılamadığı da orada yazıyordu. Erol çıktıyı ikiye katlayıp cebine koydu.

***

Birkaç gün sonra Levent masasına geldi.

“Abi, cuma yolladığımız dosya geri döndü.”

“Niye?”

“Limit yanlışmış.”

“Nerede yanlış?”

“Şurada iki yüz elli yazmışız.”

Erol ekli tabloyu açtı. Yüz elli. Tekrar görüşe döndü. İki yüz elli.

“Bir de cuma akşamı şu diğer dosyayı sormuşlar.”

“Hangisini?”

Levent numarayı söyledi. Erol bu kez hatırlamadı. Bir süre sonra Levent müdür odasına girdi. Çıktığında doğrudan Erol’un masasına geldi.

“Murat Bey seni çağırıyor abi.”

Murat Bey masasındaydı.

“Şu limit dosyası geri dönmüş.”

“Biliyorum.”

“Nasıl oldu bu?”

“Yanlış yazmışım.”

“Kontrol etmediniz mi?”

“Ettim.”

Murat Bey başını kaldırdı.

“İki yüz elliyle yüz elli arasında büyük fark var.”

Erol bir şey demedi.

“Erol, son birkaç haftadır senden buna benzer birkaç şey geldi.”

“Biliyorum.”

“Ben de biliyorum, mesele de bu zaten. Senin işin dikkat işi. Bir rakam yanlış olunca dosyanın geri kalanı doğru olsa da olmuyor.”

Biraz durdu, sonra ekledi:

“Bir süre gönderilecek dosyalara Levent de bir baksın.”

“Zaten gönderen o.”

“Göndermeden önce de baksın.”

Erol yerinden kalkmadı.

“Benim yetkim ne olacak?”

Murat Bey gözlüğünü çıkarıp masanın üstüne koydu.

“Ne yapmam gerekiyor? Yeniden kayıt olur, dilekçe olur. Söyleyin, yapayım. Bir yerlere yazayım.”

“Yazdım ben.”

Murat Bey yazışmayı gösterdi.

“Önce Yetki Yönetimi’ne sordum, beni İK’ya yönlendirdiler. İK da teknik inceleme bitmeden işlem yapamayacağını söyledi. İnceleme bitince yeniden yazdım; bu sefer teknik ekip, profil kısıtını kaldıranın kendileri olmadığını söyledi.”

“Peki kim kaldırıyor bunu?”

“Onu ben de sordum.”

“Bir şey dediler mi?”

Murat Bey başını iki yana salladı.

“Daha dönmediler.”

Ayın son haftasında yeni dönemin iş dağılımı geldi. Tabloda dosyalar sorumlunun adına göre dizilmişti. Levent’in adı on bir satırda geçiyordu; Hasan’a dokuz, Burcu’ya yedi dosya düşmüştü. Erol kendi adını bulmak için listeyi baştan sona iki kez taradı. Yoktu. Tabloyu aşağı kaydırınca sayfanın dibinde ayrı bir başlık çıktı: Hazırlık havuzu. Altında üç isim vardı, biri onunkiydi.

“Ben havuzdayım,” dedi Levent’e.

Levent kendi ekranında tabloyu açıp aşağı indi.

“Hakikaten öyle.”

“Bu nasıl oldu?”

“Ne bileyim abi. Sistem çıkarıyor bu listeyi.”

***

Ertesi hafta Murat Bey onu yine odasına çağırdı. Bu defa ekranında açık bir yazı duruyordu.

“İK’dan dönüş geldi.”

Erol karşısına oturdu.

“Yetkiyle ilgili mi?”

“Tam olarak değil.”

Murat Bey ekranı ona doğru çevirdi.

“Gebze’de, Kredi Operasyon’da açık kadro varmış. Açık kadrolarla mevcut personeli eşleştirmişler.”

Erol yazıya baktı. İkinci paragrafta kendi adı vardı: Erol Akarsu. Altında iki gerekçe sıralanmıştı. Görev tanımı ve deneyim uyumu. Mevcut kadro ihtiyacı ve iş gücü planlaması.

“Beni mi önermişler?”

“Öyle görünüyor.”

“Ben burada kalabilir miyim?”

Murat Bey bir an için gözlerini kaçırdı, sonra “Kalabilirsin,” dedi, “kimse sana gitmek zorundasın demiyor. Şimdilik yaptığın gibi devam edersin.”

Yazının son paragrafı tek bir cümleden ibaretti: Görev yeri ve birim değişikliğine ilişkin personel görüşünün alınarak tarafımıza bildirilmesi rica olunur.

“Ne zamana kadar?”

“Cumaya kadar.”

O gün salıydı.

***

Akşam eve vardığında çocuklar yemeklerini yemişti bile. Karısı mutfakta tezgâhı siliyordu.

“Bugün bir yazı geldi,” dedi Erol. “Beni Gebze’ye veriyorlar.”

Karısı bezi elinden bıraktı.

“Sen istedin mi?”

“İstemedim.”

“E niye seni veriyorlar o zaman?”

“Uygun görmüşler.”

“On altı senedir oradasın. Şimdi mi uygun oldun?”

Erol cevap vermedi.

“Orası çok uzak ama.”

“Servis var.”

“Şimdi de servis var zaten.”

Karısı sandalyeyi çekip karşısına oturdu.

“Burada kalamıyor musun?”

“Kalabiliyorum.”

Karısı bir süre bekledi.

“E o zaman?”

Erol masanın üstündeki su bardağını çevirdi.

“Yetki bir türlü açılmıyor.”

“Belki açılır.”

***

Ertesi sabah maaşın yattığını telefona düşen bildirimden öğrendi. Tutara gözü takılınca bir daha baktı: eksikti. Bankaya varınca hesabı açıp bordroyla yan yana koydu. Kesinti devamsızlık satırından geliyordu. Sekiz gün.

Bir süre ekrana baktı, sonra Derya’yı aradı.

“Benim bordroda devamsızlık var.”

“Kaç gün görüyorsunuz?”

“Sekiz.”

“Evet. Ben de görüyorum.”

“Yani ben sekiz gün işe gelmemiş miyim?”

“Bir dakika, girişlere bir bakayım.”

Telefonda bir süre ses çıkmadı.

“Tamam,” dedi Derya. “Buldum. Bankodan verilen kartların bir kısmı ziyaretçi girişi olarak açılmış.”

“Nasıl yani?”

“Kartı verirken sistemde personeli seçmeleri lazım. Bazı günler ziyaretçiyi seçmişler.”

“Ben her sabah kimliğimi veriyorum.”

“Biliyorum.”

“Adımı da görüyorlar.”

“Evet.”

“O zaman nasıl ziyaretçi seçiyorlar?”

Derya bir an sustu.

“Sehven olmuştur.”

“Şimdi ne olacak?”

“Düzelttiririm. Sorun değil.”

Telefonu kapatacakken ekledi:

“Bundan sonra bankodan kart aldığınızda personel olarak açıldığını bir sorun isterseniz. Tekrar olmasın.”

Erol cevap vermedi. Telefon kapandı. Bordro ekranı açık kaldı.

Erol Murat Bey’in gönderdiği Gebze yazısını açtı. Kendi adını buldu. Bir süre baktı. Sonra çekmecesini açtı. Defterinin altında teknik ekipten aldığı katlanmış kâğıt duruyordu. Açıp son bölümünü okudu. Yeni kayıtla da eşleştirme sağlanamamıştı. Çalışma yetkisinin açılamadığı yazıyordu. Kâğıdı yeniden ikiye katladı. Çekmeceye koydu.

Cuma günü Murat Bey’in odasına girdi.

“Gebze işi.”

Murat Bey başını kaldırıp baktı.

“Evet?”

“Kabul ediyorum.”

***

Gebze servisi sabah altı yirmi beşte geldi. Ön sıralar doluydu. Erol arkaya baktı; arkadan üçüncü sıra, sağ cam kenarı boştu. Yanındaki koltukta bir kadın çantasını tutuyordu. Erol yaklaşınca çantayı dizlerinin üstüne aldı.

“Buyurun.”

“Sağ olun.”

Erol cam kenarına geçip oturdu, çantasını iki ayağının arasına koydu. Servis yola çıktı. Bir süre dışarıyı seyretti. Camda yüzünün soluk bir yansıması vardı; hava aydınlandıkça o da silinip gitti. Yanındaki kadın telefonundan bir şeyler okumaya dalmıştı. Erol da telefonunu çıkarıp şifresini yazdı, saate baktı, geri cebine koydu. Gözlerini kapadı ama uyumadı.

Gebze’ye vardıklarında servisten birer birer indiler. Turnikenin önünde üç dört kişilik bir kuyruk oluşmuştu. En öndeki adam kartı cebinden çıkarmaya uğraşmadı bile, cüzdanıyla birlikte okuyucuya dayadı.

Bip.

Turnike açıldı, adam geçti. Arkasındaki kadın kartını çantasının dış gözünden çekip aldı; okuttu, o da geçti.

Erol olduğu yerde kaldı. Önündeki sıra kısalıyordu. Okuyucu, turnikenin başında duran küçük gri bir kutuydu; üstünde yalnızca yeşil bir ışık vardı. Erol gözleriyle bir kamera aradı, bulamadı. Ekran da yoktu, yüzünü içine sığdıracağı bir çerçeve de.

Sırası gelince cebinden kartını çıkarıp okuyucuya tuttu.

Bip.

Yeşil ışık yandı, turnike açıldı. Erol kartı cebine koyup içeri geçti.

Koridorda biri adıyla seslendi.

“Erol?”

Erol döndü. Elinde dosyayla bir adam duruyordu; kırklarının sonlarında, biraz kilolu, saçları ağarmış.

“Tanımadın galiba.”

Erol bir an adama baktı.

“Metin?”

“Hah.”

El sıkıştılar.

“Kaç sene oldu?”

“On sene vardır. Belki daha fazla.”

“Hayırdır, ne işin var burada?”

“Buraya geçtim artık.”

“İyi olmuş. Ben yedi yıldır buradayım.”

Adam bir adım geri çekildi, Erol’a baktı.

“Yahu sen hiç değişmemişsin ya.”

SON

Yorum yapın