
Anlattığımız ya da dinlediğimiz hikâyelerin hemen hepsi kadim dönemlerden günümüze uzanan ve var olmaya dair bilgiler aktaran tecrübelerden besleniyor. Bu tecrübeler farklı kültürlerde farklı isimlerle anılsa da insanlığın ortak mirasını yaratan devasa bir anlatı evreni oluşturuyor. Bugünümüzü şekillendiren bu tarihsel birikim kimi zaman gerçekliği kanıtlanamayan (ya da kanıta ihtiyaç duymayan) kimi zaman da sayısız insanın tanıklık ettiği önemli kırılmaları içeriyor. Haluk Erdemol’un Kolomb’un Yumurtası ismiyle bir araya getirdiği ve Alakarga Yayınları tarafından yayımlanan denemeleri bize bu kırılmalardan bazılarına dair anlatılar sunuyor.
Erdemol’un biyografisine göz attığımızda uzun süre bankacı olarak çalıştığını görüyoruz. Eğitiminin ve birikiminin ona sağladığı hareket alanını önemli platform ve yayınevlerinde yayımladığı çeviriler için ustalıkla değerlendirmiş bir yazar olduğu da hemen göze çarpıyor. Hem edebiyat hem de mitoloji alanında yaptığı çevirileri inceleyince Kolomb’un Yumurtası’nda şahit olduğumuz öz ve sade dilin kaynağını anlamak da kolaylaşıyor.
Erdemol anlatı yelpazesini geniş tutarak bizi uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Metin okuma deneyimini yolculuğa benzetmek alışıldık, hatta belki basmakalıp bunulabilecek bir tavır elbette. Ancak Erdemol’un denemelerinin izleği bu benzetmeyi kaçınılmaz kılıyor. Bu yolculukta Ezop’un bugüne uzanan mirasına, Arşimet’in “Eureka!”sının ortaya çıkmasını sağlayan tecrübeye, Wilhelm Tell’in zorlu mücadelesine ve Herodot’a referansla Arion’un kitarasından yayılan notalara uğrama imkânı buluyoruz. Tüm bu yolculuğu akıcı kılan da yukarıda sözünü ettiğim sade dil.
Eserde çok farklı karakterlerin hayatlarından kesitler anlatılmış olsa da ortak bir payda bulmak zor değil. Bu ortak paydanın “perspektif” olduğu kanaatindeyim. Doğduğumuz anda başlayan dünyaya ayak uydurma ve kültürü öğrenme sürecini yaşımız ilerledikçe kendimize has yöntemlerle yapma eğilimimiz artar. Başlangıçta taklit ettiğimiz konuşmaları, hareketleri veya mimikleri kendimize göre yeniden şekillendiririz. Bu bizden sonraki nesillerin öğreneceği bilgilere ve deneyimlere bizim de katkı sunmamızı sağlar. Bir nevi yeni doğan her çocukla yeni bir perspektif gelir dünyaya. Yeni bir anlama, yorumlama ve dile getirme biçimi tarihteki yerini alır. Bu bahsettiğimiz biçimlerin paylaşıldığı ve ortaklaştığı yerlerde insan topluluklarının yarattığı konsensus belirir. Bir arada kalabilmenin, yaratılan kültürü sürdürebilmenin yegâne koşulu bu konsensustur. En azından kültüre ve toplumsal kabullere dair geleneksel görüş bunu genelgeçer görme eğilimindedir.
İnsanlık tarihine baktığımızda bu konsesusun her zaman uyumla sonuçlanmadığı görülür. Çünkü bazen ortaklaşan görüşler farklı olanı gözden kaçırır ya da karşılaşılan yeni sorunlara çözüm üretemez olur. Bu noktada perspektifini değiştiren, genelgeçer kabullerin dışına çıkan ve isminin önüne “önemli” sıfatını eklemek zorunda olduğumuz karakterler ortaya çıkar. Bize, yani topluma, olan bitene yeni bir zaviyeden bakmak zorunda olduğumuzu, perspektifimizi değiştirmemizi ve yeni çözüm yollarını öğütlerler. Esere ismini veren metinde görüleceği üzere Kolomb’un sadece bir yumurtayla yaptığı gibi. Bazen olmayan bir şeyi oldurmak için bir fark ortaya koymamız, hatta belki kuralları yeniden yazmamız gerektiğini dik durması imkânsız bir yumurtayı masaya dik olarak koyabilmesi sayesinde anlıyoruz. Çünkü tarihi ve bilindik kabulleri ancak perspektifinizi farklılaştırarak değiştirebilirsiniz.
Ezop başkalarının cevabını yok sayarak değil, o cevapların yarattığı çerçeveyi yeniden yorumlayarak özel biri oluyor örneğin. Zekâsının pırıltısını bu yolla gösteriyor. Öğrendiklerini daha önce verilmemiş cevaplarla yeniden dillendiriyor. Parrhasios yeteneğini sadece resminde değil, boyadığı resmin detaylarını oluşturan gözlem gücünde ve insanların düşünce biçiminin nasıl olduğuyla ilgili öngörüsünde gösteriyor. Bakanların neyi göreceğini daha onlar görmeden biliyor. Giotto’nun tuval yerine bir kaya parçasına resim çizmesini yoksulluk ya da yoksunlukla açıklamak mümkün. Fakat imkânı olmadığı için hiç resim yapmamayı tercih etme ihtimalini düşündüğümüzde onu diğerlerinden ayıran noktayı da yakalamış oluyoruz. Keza kendisine özenen Damocles’e derdini sözlü olarak anlatmak yerine unutulmaz bir ders veren Dionysios da benzer bir yol tercih ediyor. Kendine özgü yöntemlerle, şahit olduklarından ders çıkararak ve bunu uygulamaya geçirip kendisinden öncekilerin davranmadığı şekilde davranarak.
Gutenberg’in merakının onu ulaştırdığı başarıyı düşündüğümüzde ortak payda daha da genişliyor. Çünkü öğrendiği tekniği yeni bir perspektifle daha güçlü hale getirdiğini anlıyoruz. İz bırakmayı herkes başarabilir, ancak bu izi kalıcı kılmanın yolunu aramak bambaşka bir zekanın, yani Gutenberg’in farkını gösteriyor. Bu öyle bir fark ki asırlar öncesinden uzanıp Erdemol’un metnini bu değerlendirmede okurla paylaşma imkânını yaratıyor. Canova’nın etrafındaki herkes panik içindeyken çözüme üretmesini ya da Watt’ın herkesin gözle görebildiği su buharının ardındaki gücü görmesini sağlayan da buydu. Şahit olduğumuz olaylar her zaman şahit olduğumuz gibi mi cereyan etmeli? Sahip olduğumuz bilgiler üzerine yeni bilgiler eklemeksizin nesiller boyunca aynı mı kalmalı? Sorulara her zaman aynı cevaplar mı verilmeli? Erdemol’un kaleminden hikâyesini okuduğumuz isimler yapmaları gerektiğine inandıkları şeyi yaparak bu sorulara “Hayır!” cevabını veriyorlar.
Kolomb’un Yumurtası’nda ayrıca merhamet, sadakat, adalet gibi başlangıçta dile getirdiğim ortak mirası yaratan sayısız olguya dair denemeler de yer alıyor. Bu aşamaya kadar altını çizmeye çalıştığım tema ve dil bütünlüğü sayesinde, özellikle dünya tarihinden, bilimin kaynaklarından veya kültürel mirastan haberdar olmasını istediğiniz çocuklarınız ya da öğrencileriniz için faydalı bir giriş metni ortaya çıkıyor. Bu yüzden Kolomb’un Yumurtası’nı okurken mesleğim gereği üstlendiğim bir derste öğrencilerimle paylaştığım Nigel Warburton’ın Felsefenin Kısa Tarihi isimli eseri geldi aklıma. Warburton bu eserinde bilim ve düşün tarihine yön veren isimlerin literatüre katkılarını hikâyeleştirerek aktarıp okuyucunun merak duyduğu konulara atacağı ilk adımı kolaylaştırmaya çalışıyordu. Çok benzer bir tavrı Erdemol’un eserinde de görüyoruz.
Deneme türünün doğası gereği daha öz bir anlatı tercih edilmesi, benim gibi akademik kaygıları nedeniyle anlatılan hikâyelerle ilgili kaynakça arayışına girenleri bir miktar üzebilir. Fakat bu tür okumalar sayesinde metin yazmanın sayısız biçimi olduğunu bir kez daha hatırlıyor ve alışkanlıklarımızı (hatta kaygılarımızı) gözden geçirme imkânı buluyoruz. Yazarın birikimine baktığımızda da beslendiği kaynakların aslında hepimiz için referans olan tarihin bizzat kendisi olduğunu görüyor, akademik kaygılarımızı usulca bir kenara bırakıyoruz. Gündelik hayatın akışında başımıza gelenlerin, tecrübelerimizin ya da şahit olduklarımızın arkasındaki tarihselliği anlamak, yani bilgiye erişmek için bazen olan bitene her zamankinden farklı bir noktadan bakmak gerekir. Erdemol’un aktarımıyla Gutenberg de bize bunu hatırlatıyor:
“İnsanların bilgilerini artırmaları durumunda yaşamlarının daha güzelleşeceğine, çatışma ve savaşların çıkmasına neden olan düşmanca ilişkilerin son bulacağına inanıyorum. Tanıştığım bilgelerden biri eskilerden bir filozofun ‘Tek iyi vardır; adı bilgi, tek kötü vardır; adı bilgisizlik’ dediğinden söz etmişti.”















