Fadime Uslu’nun kıyılarından kendi kıyılarımıza |  Hatice Günday Şahman

Eylül 25, 2026

Fadime Uslu’nun kıyılarından kendi kıyılarımıza |  Hatice Günday Şahman

Öykü kitaplarına ilişkin yazmak kolay değil, üstelik Fadime Uslu’nun Bir Kıyıda (Can Yayınları, 2026) adlı 30 öyküden oluşan hacimli bir kitap üzerine yazmak daha da zorlayıcı. Sadece sayı değil burada belirleyici olan. Soyut ve somut anlamlarıyla “Kıyı” metaforu odağında toplanan öykülerin çok katmanlı yapısı, okurdan daha aktif katılım bekleyen, edebiyatın diğer sanat dallarıyla etkileşimiyle oluşturulan kurgusal yapı, olay örgüsü, atmosfer ve karakter yaratımındaki yetkinlik gibi pek çok unsur var ele almaya değer. Ancak ben içeriği önceleyerek Uslu’nun edebiyat denizinde yansımamı gördüğüm, düşünsel ve duygusal ortaklık kurduğum noktalar, dalgaların benim kıyımda bıraktığı izler, tortular çerçevesinde edebiyat, politika ve toplumsal bellek arasındaki kesişim ile birey ve toplum etkileşimi ekseninde belli öyküler üzerinde durmak istiyorum.

Öncelikle yoğun çağrışımlarla yüklü adından başlayayım. Nedir kıyı? Bir sığınak mı? Kaçtığımız son nokta mı? Geçmiş ve gelecek arasında sıkıştığımız yerde, dünle yarın arasında uzayan şimdide miyiz? Ayaklarımız köklendiğimiz topraktayken gözlerimizin özgürlük vaat eden ama derinlerini bilmediğimiz engin denizlere kulaç atacağımız yer mi yoksa? Bir uçurum kıyısında mıyız? Durgun bir göl mü? Coşku mu? Huzur mu? Tedirginlik mi hissettiğimiz? Unutmak istediklerimizi bırakmak için geldiğimiz Lethe nehrinin veya sustuklarımızı haykırmak istediğimiz çağıl çağıl akan bir ırmağın kıyısında? Ya da hepsi. Evet, her öyküde bambaşka bir kıyıda, bambaşka bir yaşam kesitinde buluyoruz kendimizi. Farklı toplumsal ve bireysel gerçekliklerimiz yansıyor suyun aynasına. Kelimelerin dalgası kumda derin izler bırakıp çekildikçe, denizin, göğün ve yerin rengi değiştikçe, kesitler katman katman açıldıkça, dilimler inceldikçe yaşam satır ve satır aralarıyla yeniden kuruluyor, unuttuklarımızla tamamlanıyor. 

Kitabın açılış öyküsü Bir Kıyıda ile ince çizgilerle üç kuşak kadınlık durumunu irdeliyor yazar. Kıyıda, iki kuşak arasında/arafta kalmış anne, karada yani geçmişte bırakılmış anneanne ve denizlerin ötesinden, uzaklardan seslenen kız evlat. Öyküde “kıyı” metaforu somut mekân olarak kullanılsa da farklı zihniyetlerin, kuşakların kesişim ve buluşma noktası, bir köprü, bir eşik mekân olarak sunuluyor. Kara ve denizin buluştuğu, çarpıştığı ve birbirini dönüştürdüğü çatışmalı bir alan kıyı, aile gibi.  Anneannenin sınırlayıcı ataerkil yapının elçiliğini üstlenen ezberlenen sözleri kırk yaş üzeri bizim kuşak için çok bilindik. “…Astarsız etek giyme, altın halkalarını evdeyken bile çıkarma… kocana karşılık verme, vereceksen de onun aklının alacağı şeyler söyle… Unutma kadınsın her şey senin elinde…” Bu aşırı zararlı öğütlerden kurtulma mücadelesi sonucu anlatıcı kadın, yılların hatta yüzyılların geleneksel makbul kadınlık aktarımını, ağır yükünü arkasında bırakmış. Okura açık edilmeyen kızından gelen öyküde anneannenin sesini duyuyor. Ama kadın artık annesini dinlemiyor, tıpkı kuşların dalgaları dinlemediği gibi. Yazar anne/kız çatışması üzerine kurulu kimi metinlerde olduğu gibi bir iç dökme, serzenişte bulunma ya da teslimiyet içeren bir yaklaşımda değil. Zihnin kıyılarını döven sorular, cevaplar ve yüzleşmeler sonunda kadının içsel labirentini yansıtan kızına yazdığı mektupta eleştirel yönü de ağır basan kilit cümleler var. “Kızım bizim nesil bok çukurundan kurtaramadı kendini, akıldışı davranışlarına mantık kılıfı uydurup ikna etmenin sonsuz yolunu buldu. Sense sonsuz farklılıklardan söz ediyorsun. Önceden sınırlandırılmamış sonsuz farklılıklar, biçimlenmiş cinsiyet, bir insanın varoluş deneyimini kapsamada ne kadar yeterlidir?”  Kızının dilini çözmeye, anlamaya çalışan, onaylayan anlatıcıda başka nedenle de olsa yine bir anne endişesi görüyoruz. Öğütlerle maskelediğimiz, tükenmeyecek endişe dili.  Ve vermekten vazgeçmediğimiz öğütler. Lakin anneannenin baskılayıcı öğütlerinin aksine özgürlük çağrısı taşıyan öğütler. “Kızım âşık ol. Ne yaşı ne cinsiyeti umursa. Ama bir denizciye, seyyah ruhlu birine âşık olursan önce rüzgarları tanı…”  Kendiyle barışma, umudu çoğaltma çağrısı olarak okuduğum öykünün beni götürdüğü kıyıda kuşağımın ebeveynliğini düşündüm. Anneannelerin geçmişten bugüne ulaşan seslerine rağmen yıllar içerisinde deneye yanıla bulduğumuz, usul usul yükselttiğimiz kendi seslerimizi duydum dalgalara karışan.

Yazarın insan dışı canlıları ve doğayı çarpıcı benzetmelerle, kişi ve durumlarla paralellik kurarak kurguya dahil etmesi metni güçlendiren önemli bir unsur. Örneğin, susarak konuşmayı, ketumluğu gövdesi içten kemirilen ağaç metaforuyla örtüştürüyor. “Gerçek bir iletişimin konuşarak değil susmayı öğrenmekle başladığını onların sessizliğinde fark etmiştim.”

Metinde dikkat çeken bir diğer ayrıntı kadının nalburdan aldığı plastik çizmelerini İtalyan besteci Paganini ile bağlantılandırması; Paganini’yi hecelere bölerek farklı  kavramlardan hareketle yeni bir anlama ulaşması yazarın birikimini bir potada eritip farklı bir bağlama yerleştirmesi örneği olarak görüyoruz.

Kadının tutum ve düşünceleriyle toplumdan ayrıksılığı, aradaki sosyal mesafeler iletişimsizliği vurgulayan, ince bir toplumsal eleştiri içeriyor.

Yazar okura art alan bırakmaya özen göstermiş. Kızın öyküsünden, sorularından, anneannenin hangi noktada sesinin duyulduğundan, kızı buradan böyle uzaklaştıran sebepten bahsedilmiyor. Özellikle mektup şeklinde kurgulandığını düşündüğüm açılış öyküsü okura bir çağrı. Söylenenler ve söylenmeyenlerle öyküde bilinçli bırakılan boşlukları doldurmak okuyana bırakılıyor. “…Ama sesimden hissedersin belki. Belki de sessizliğim söyler bunu sana.”

Sınıfsal çatışmalar ve çelişkilerin değişken yönleriyle işlendiği Begonvil Gölgesinde, neo-liberal sistemde gün geçtikçe daha fazla kutuplaşan kesimleri kadınlar aracılığıyla Gümüşlük’te bir villada buluşturuyor. Öykü, farklı okunan dünyalar, tekrar tekrar üretilen ön yargılar ve yer değiştiren öteki olma durumu, karşı cenahtan bir gazeteye ilk kez konuşan isimsiz anlatıcının, gazeteci Deniz’e verdiği röportaj şeklinde kurgulanmış. Gazetecinin sorularını verilen cevaplardan dolaylı olarak çıkarıyoruz. “Kalıcı bir inanç kurmak isteyenler işe hikayelerden başlar,” düsturu ile hareket eden anlatıcı istediği algıyı yaratmakiçincevapları uzatarak,soruları başka yönlere çekerek söyleşinin gidişatını belirliyor. Muhafazakâr kesimin sözcüsü olarak özgün bir kadın temsiliyeti seçilmiş. Çok küçük yaşlardan itibaren ailesi tarafından “Hak” yolunda bir savaşçı, bir elçi, kılavuz olacak şekilde yetiştirilen, Amerika’da eğitim görmüş bir kadınla karşılaşıyoruz. “Ana toplumun mayasıdır. Kökün tesisidir. Münibe kucak açandır… Hafız-ı sır, çocuklarla kadınla kurtuluş bekler. Sen nefersin. Hafız-ı Hakiki’nin acizlere gönderilmiş elçisisin. Kurtuluşu için kadınlarla çocuklara yol göstereceksin,” öğretisiyle yetiştirilen kadın sonuçta misyonunu yerine getirmiş, onca kadını sessiz bir uyumla Hak yoluna katmıştır. Karakterle bağlamın ustalıkla örüldüğü, anlatıcının iç sesiyle derinleşen anlatım o dünyayı, zihniyeti yakından tanıma olanağı sunuyor. Fadime Uslu’nun anlatıcının sınıfsal bakış açısına ve diline hakimiyeti ayrıca dikkate değer. Özdeşlik ve ötekilik bağlamında, edebiyatın farklı dünyalar arasında köprü olma işlevini kendi adıma bir kez daha deneyimlediğimi söylemeliyim. Anlatıcının kendine usta, rehber bellediği akademisyen babasından aktarılan tespitler ise aynanın sırrını açıyor. “…Açla toka aynı miktarda yemek verilmez. Eşitlik hizaya getirmek içindir. Amel-i adalet de bunun için vardır…” “…Oku! İnsanı oku kızım. İnsanın zaafını doğru oku ki, onu istediğin gibi yönet…”  Yaratan Rabbinin adıyla okuemriniinsanın zaafını doğru okumak olarak anlayan ve uygulayan kesimin öteki olmaktan çıkıp muktedir olması, rollerin değişmesi iç sesin keskin çıplaklığıyla veriliyor. “Sizin özgürlüğünüzü yeniyor bizimki. Ne yapalım, idrak, sabır ve tevekkülle bekledik bu günleri.” “…Sizin atalarınızın sarsılmaz iradesi bizim ilhamımızdı. Kitaplarınız yakıldı… Ceddiniz işkenceyle ölümle terbiye edildi…Kaçıp kıyılara sığındı çoğunuz… Kendi kendinize yaşayıp giderken biz sızdık aranıza… Kurtarılmış bölge dediğiniz yerlerde ne işimiz olduğunu mümkün değil anlatmayacağım.” Anlatıcının iç sesi bunları söylerken dış ses güçlü olmanın verdiği güvenle alabildiğine nazik, kıyıları ele geçirmiş olmanın rahatlığıyla cömert bir konukseverlik, uyum ve uzlaşma tavrı sergiliyor. “Hepimiz biriz. Böyle şeylerle çoktan barıştık biz. Barışmasaydık bu huzuru tesis edebilir miydik? Bu begonvilli huzura erebilir miydik?” Sosyo-ekonomik ve kültürel olarak seküler üst sınıfı temsil eden komşu villanın sahibesi kadın bu huzuru paylaşabilir belki ama bozkırda gazetecilik yapan Deniz gibilerin veya Hak yoluna girmiş, evin tüm işlerini üstlenen, yanı başındaki şerbet gibi denize ayağını bile sokamayan Hayrünnisa’ların begonvil gölgeseindeki huzuru ne kadar paylaşabileceği ise okura bırakılmış.

Ağırdı öyküsüne ilişkin öncelikle çok güçlü bir girişi olduğunu söylemeliyim. Etkisi ismiyle müsemma ağır bir hesaplaşma öyküsü. “Çünkü, kutsal devri kapanmıştı yoksulluğun. Yenmiş, tükenmişti ten ve kan. Yağı çekilmiş zeytin, derisinde büzüşmüş insan.” Joyce Carol Oates’in Hafifletici Nedenler öyküsünü çağrıştıran “Çünkü” kelimesinin yinelendiği öykü bireysel ve toplumsal bellek yitiminin, dayatılan koşulları kabullenmenin, küçük dünyalarımızda, çizilen sınırlar içinde -mış gibi yaşamlara gönüllü sürgünlüğün, kimlik, aidiyet ve yabancılaşma olgularının ince dilimler halinde sunulduğu, her dilimde, her çünkü’de biraz daha acıtan, ağır bir yüzleşme bu. Adeta bir önceki öyküde anılan kurtarılmış bölgelere, kıyılara sığınan sınıfı tabiri caizse kalem yerine çuvaldızla yazmış Fadime Uslu. Yitip giden koca bir kuşakla amneziye kapılmış toprakta, Gülten Akın’ın Ertuğrul’a Ağıt dizeleri zihninde yankılanan, aklı belli noktalara demir atmış kadınla; ışıltılı hayatı kasvete buladığı için öfkelen, böyle şeyleri evin dışında bırakmak, mutluluk dolu anılar biriktirmek için dost masaları kurmak isteyen, sandık odasında zamanını bekleyen uzun namlulu tüfeği çıkarır gibi çıkarılan bağlama ile ortamı şenlendirme gayreti içindeki erkeğin çatışması. Ekonomik olarak güçleri yetmediği için kamusal alanlarda, meyhanelerde içemeyen, ev yapımı içkilerle, evlerde buluşmanın daha samimi olduğunu söyleyen arkadaş korosuyla çatışma ve çelişkilerin bireyselden toplumsala uzandığı bir metin. Kimlik sorunu, aidiyet ve köklenme kavramları Cravan ve Pessoa’ya atıfta bulunularak farklı yönleriyle irdeleniyor.  Yoksulluk ve ruhsal yoksunluk sarmalı, iletişimsizlik, büyük cümlelerin ardına gizlenen başka yaşamlara, ölümlere duyarsızlık küçük hikayelerle metne eklemleniyor.

Ne anlatıldığı kadar nasıl anlatıldığına, yazarın üslubuna örnek olması açısından bazı cümleleri -bağlamında daha anlamlı olmakla birlikte- bağlamından kopartarak paylaşmak istiyorum. “Çünkü hikayeler tortulardan biçimlenir. Duygulardan, sezgilerden, söylenememiş sözlerle söylenmesi mümkün olmayan fısıltılardan. Çünkü şu anda gece. Göğün geleceği de suskun. Çünkü suskunluk sığınağıdır öfkenin. Ne mutlu bana, geceyi çatı altında geçirmeyi başarabiliyorum. Çünkü çöplükler ölü köpeklerin mezarı. Çünkü gecenin serin esintisine köpeklerin kokusu karışıyor. Çünkü bu türden kokularla duygular boğazıma gelip düğümlendiğinde dilim işgal edilmiş, yağmalanmış koca bir kente dönüyor…”

Edebiyatla politikanın kesiştiği bıçak sırtı bir hatta, kızgın kumlarda ilerleyen Gecenin İleri Bir Saatinde öyküsünde, yaşanan ölüm provalarından, ayrılıklardan sonra kavuşan bir çift her şeye rağmen yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmek isteseler de yuvalarında eski neşeyi yakalayamazlar. Çünkü erkek için içerde yaşadıklarını unutmak cezaların en ağırıdır. Kadın artık hepsi bir masal diye fısıldasa da kulağına nereye baksa hüzün görüyor erkek. İçerde yatan ve dışarda bekleyen için farklıdır yaşam, mahpusluk bitse de. Hayaletlerin kuytusunda, kadının içinde bir dağ yükselir. Ayrılıklardan, ölümlerden, sönmüş aşklardan kalan anılar erkekle kadın arasında büyüyen bir dağdır.  Lamba aydınlığında, kesif bir koku cisme bürünür, mahpusken lav silahıyla yakılan kadının tanıdık yüzü belirir. Öteki mahpuslar gibi. Geçmişin dramatik olayları öykü kişilerinin belleğinden silinmiyor ve bir alt katman olarak, bir hayalet gibi şimdiki zamanda varlığını duyuruyor. Ama yine de devam ediyor yaşam, tedirgin bir huzur tonuyla. Gece başlayan öykü sabah belki bir limon çiçeği daha patlayacak umuduyla birlikte “Ateş yaktıklarının anısını katılaştırmayacak,” cümlesiyle sonlanıyor.  Yaşam devam ederken şiirler, romanlar, öyküler yazılacaktır yakılanların anısına. Edebiyat unutmaya, daha da önemlisi unutturulmaya bir karşı duruş değil mi? Yaşamın gerçeklerinden kaçtığımız sığınak kıyılar değil de.

Gecenin İleri Bir Saatinde öyküsü atmosfer kurulumu, nesnelerin işlevsel kullanımı ve örtüştürmeler açısından oldukça yetkin. Yazarın gaz lambası, gaz yağı kokusu, çiçek kokuları, gece kelebeği, örümcek ağları gibi metaforlarla, sert gerçekliği tüm sarsıcılığına rağmen, acı pornografisine dönüştürmeden edebiyatın gücüyle yansıttığını özellikle belirtmek isterim.

Fadime Uslu, Erkan Yıldız ile yaptığı söyleşide edebiyat ve sanat dalları ile siyaset ilişkisine dair soruyu şöyle cevaplıyor: “Edebiyatta tarafsızlık, siyaset üstü bir konum söylemleri hegemonik düzenin dilini tekrar etmektir. Sanat, zamana verilen yanıttır diyorsak zamanın sorularını doğru yerden duymak ve ona yeni sorular eklemek gerekir. Yeri gelir, edebiyatla propaganda da yapılır. Ama edebiyatın asıl meselesi hayatı anlatmaktır. Tarihsel ve siyasal koşulları yalnızca dekor olarak kullandığınızda geriye derinlik değil, içe kapanmış bir mırıldanma kalır.”  Yazarın bu bilinçli yaklaşımının, edebiyatla ve yaşamla kurduğu ilişkinin, konumlanmanın bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Değerli yazar Murathan Mungan, “Kişinin içinin varmadığı yere kalemi kendinden önce varamaz,” der. Kanımca içi ile kalemi aynı yerde buluşan, iç özgürlüğünü kuran ve bunu metinlerine yansıtan Fadime Uslu’nun, öykü evreninde bireysel olanla toplumsal olanın, özel olanla politik olanın kesiştiği yer bakımından okumalarımdan yola çıkarak Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu geleneğinin izlerini bulduğumu söyleyebilirim.

Çok katmanlı bir öykü olan Kesişmeler’de “Birçoklarının aksine zanaata özgü istikrarlı sabır, azim ve tutkuyu sanattaki baş döndürücü esine yeğ tutan yazı ustası Z. İle çıraklığın başındaki A.” arasında yazma sürecine ilişkin, adeta ders niteliğinde ayrıntıların işlendiği metnin ilerleyen sayfalarında, yeni bir katman açılıyor. Bilge Yazarlar Projesi değişik boyutlarıyla, çok yönlü olarak irdeleniyor. Uzun yıllardır yazarlığı dışında, atölye eğitmenliği, dergi yayıncılığı, editörlük gibi çeşitli alanlarda emek veren Fadime Uslu, gözlem ve bilgi birikimiyle günümüz edebiyat dünyasının arka odalarına, çıkar ilişkilerine dayalı gri bölgelerine projektör tutuyor.  Yaşamda kazanmayı kendine temel ilke edinen Çırak Z, arkasında güçlü bir destek olan Bilge Yazarlar Proje’sine dahil olarak adını duyurma arzusundadır. Baskın kültür piyasasında etkin rolü azalan usta Z.’den yazının inceliklerini öğrenecek, Z.’nin dahil olmayacağı ortamlarda edindiği bilgileri kullanacak, adı karşı cenahtan isimlerle duyulduğunda da çıraklık dönemini bitirecektir. Çırak A.’nın öykü çözümlemesi yapacak diye dersine katıldığı Fikret öğretmenin anlattıkları ise metni bambaşka bir boyuta taşıyor. Bu bölümde Meryem ve Ölü İsa heykeli, Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevinde tülbent dikişiyle yapılmış anne ve kucağındaki gerillanın olduğu eser, Meryem ve Çocuk İsa ikonası heykel, Yaşar Kemal’in Sarı Sıcak öyküsü ve Tabutta Ölü İsa tablosu üzerinden “merhamet” kavramının işlenişi yine değişik açılardan kıymetli bir ders şeklinde verilmiş. Ancak Fikret öğretmenin, yazar olacak gençlere çok yönlü düşünmeyi gösterme amacı, çok tanıdık bir biçimde resmi otorite engeliyle karşılaşıyor. Kalemleriyle ülkenin fikir hayatına yön verecek gençler, tarihi inşa etmede, tarih yazmada öncü olacaklar. İlim, irfan, hikmet temelinde yetiştirilecek ve anarşist değil bilge yazar olacaklardır. Kullandığı kelimelerle, ders işleme yöntemiyle ateşten gömlek giyen Fikret öğretmen misali Fadime Uslu’nun da öykülerindeki temel izlekleriyle, hafızaya, söze ve ifade alanına sahip çıktığı cesur anlatımıyla, ateşten gömlek giydiğini ve bu tutumu çok kıymetli bulduğumu özellikle belirtmeliyim.

Öyküde geçen “Işık değişirse her şey değişir,” anahtar cümlesi sadece bu öyküde değil kitabın bütününde ve yaşamda da karşılığı olan önemli bir tespit. Işığı hangi olayın, olgunun ya da kişinin üzerine düşüreceğiniz anlatının yönünü, içeriğini, iletisini bütünüyle değiştiriyor.

Bir Kıyıda kitabında öyküler içerik bağlamında belli noktalarda ortaklaşıyor. Daha önce de belirttiğim gibi edebiyatın farklı alanlarıyla sürekli temas halinde olan Uslu’nun, kimi öykülerde yazma sürecinin çeşitli aşamalarını, yazı ve yaşam arasındaki diyalektik bağı kurguya dahil ettiğini görüyoruz. Yazma pratiklerinin cömertçe sunulduğu bu metinlerin özellikle yazma uğraşı içerisinde olanlar için oldukça yararlı olacağı kanısındayım.

Fadime Uslu öykülerini özgün ve güçlü kılan bir diğer unsurun, edebiyatı felsefe, politika, tarih, psikoloji gibi farklı disiplinlerle, resim, müzik, heykel gibi sanat dallarıyla bağlantılandırılan zengin içerikleri olduğunu düşünüyorum. Genet, Byatt, Florenski, Caravaggio, Rimbaud, Borges, Rosseu, Chirico, Çehov, Coetzee, Nihat Ziyalan gibi sanatçı ve düşünüre, edebiyat ve sanat yapıtlarına dair göndermelerin, bağlantı ve karşılaştırmaların yoğun olduğu bu metinlerin kavranması, karşılık bulması okurda belli bir kültürel altyapı gerektiriyor. Ancak bu durum aynı zamanda okuru araştırmaya, yeni okumalara yönlendiriyor. Yazarın bilgi birikimini kurmacaya aktarırken didaktikliğe düşmeden ve savrulmadan kendine has bir yazım tarzı oluşturduğuna ve özellikle ışık, nesne ve hikâye arasındaki ilişki, resim ve edebiyat arasındaki bağlantıların işlendiği Bumerang Rotası, Doğum Günü Armağanı gibi öykülerin farklı perspektifler sunduğunu belirtmeliyim.

Usta-çırak ilişkisine çok önem verdiğini düşündüğüm yazarın, edebiyatımızın saygın isimleri Cevat Çapan, Turgay Fişekçi, Metin Altıok, Firüzan Ece Ayhan’a bir selam, saygı duruşu, vefa örneği olarak kaleme aldığı öyküler gerçek kişilerin kurmacaya dahil edilmesi yönünden dikkat çekici ve kanımca günümüz edebiyat dünyasındaki ilişkiler ve dinamikler göz önüne alındığında takdire şayan bir tutum. 

Öykülerin genelinde üzerinde durmaya değer toplumsal ve politik eleştiriler yer alsa da bunların hepsine değinmek mümkün değil.  Ancak Özel ve Genel İlişki Bakanlığı öyküsünü, son dönemde yapılan uygulamalar bağlamında aşk ve ilişkinin devlet eliyle çizilmesi, sınırlandırılması, aşkın teknik, ekonomik ve politik işlevinin pratiğe yansıması bakımından ironik bir metin olarak anmak isterim.

Fadime Uslu, zaman ve uzamın değiştiği, çerçeve öykünün içinde öykücüklerin yer aldığı çok katmanlı uzun öykülerin yanı sıra sözün eksiltilip özün derinleştiği, biraz da denemeye göz kırpan öykülerin buluştuğu başka kıyılara da götürüyor okuru. 

Sivil Av Tutanağı ve ’21 Yazı İçin öyküleri ise farklı bir teknikle kurgulanmış,parçadan bütüne ulaştığımız öyküler.

Bütünsel bir değerlendirme yapacak olursam; kitabın yüzeysel okumaya izin vermeyen, kollektif belleğimizin en dibine gönderdiğimiz / göndermek zorunda bırakıldığımız durumlarla, olgularla yüzleştiğimiz, toplumsal hafızamızı diri tutmayı önceleyen, bastırılmak isteneni görünür kılan, meselenin sınıfsal, kültürel ve siyasi yönlerinin sağlam bir düşünsel zemine yaslandırıldığını, okuru sosyal normları ve kendini sorgulamaya yönlendirdiğini söyleyebilirim. Karakterlerini toplumsal ilişkiler ağı ve baskı mekanizmaları içerisinde işlendiğini, isimsiz kadın karakterlerin çoğu öyküde bir direnç temsiliyeti olarak güçlü özneler olarak konumlandırıldığını belirtmeliyim.

Yazarın yılların verdiği deneyimle üslubu, dili ve kurgulama tarzıyla daha ayrıntılı bir yazıyı hak ettiği gerçeğini teslim ederek kısaca belirtmem gerekirse: Uslu’nun zengin ayrıntılar ve imgelerle metin içi anlamları çoğaltma becerisi, görsellik, atmosfer ve olay örgüsünde sağlamlık ile iç yapının tutarlılığındaki ustalığı, duyusal betimlemelerde özellikle koku ve sesleri kurguya dahil etmedeki azami özeni imbikten damıtılmış öykülerde kendini belli ediyor. Politik söylemi slogan atmadan, acıyı melodrama dönüştürmeden, kuru didaktiklikten sakınımlı ve gözden kaçmayan zengin bir kelime dağarcığıyla, metinlerin içerik ağırlığına ve katman katman genişleyen yoğun anlatıma rağmen yazar durulmuş, dingin, akıcı ve yalın bir dille has edebiyatın tadını yaşatıyor. “Kendini bulmuş bir öykü arıyorsan tabloda akan suya değil, ondan kaçan salyangoza bak. Gözünle duy, kulağınla oku sözlerimi.”

Bugünün gerçeği ağır geliyor okura, cümlesinin sadece öyküde kalması, gözle duyulan, kulakla okunan, üzerine çokça düşünüldüğü, uğraşıldığı belli olan, kendini bulmuş Bir Kıyıda öykülerinin daha çok okura ulaşması, yazarın yaratıcı zihni ile okurun buluşması, üzerine yazılması, konuşulması, sevgili Fadime Uslu’nun gösterdiği özen ve emeğin karşılık bulması dileği ve zor zamanlarda söze, sanata, yazıya sadece sığınmak değil cesurca sahip çıkmak umuduyla.

Yorum yapın