Öykü: Konuşulmayanlar | Ayça Kortan

Eylül 14, 2026

Öykü: Konuşulmayanlar | Ayça Kortan

“Sana destek olmaya geldim. Ama kısa süre!”

Mucip, kızı Emel’in açıklamasına sevinmeden önce şaşırdı.  Vurgulanan bu destek ve kısa sürenin anlamını didikleyip, annelerinin kaybından sonra çok az görüşmelerinin bilançosunu çıkartmak istese de yapamadı. Zaten sonrasında damat, çocuklar ve bir köpek bu desteğe de destek atmaya geldiğinde, kimin daha çok buna ihtiyaç duyduğu tartışılabilirdi… Belli ki kızı ve damadı hazır değillerdi, onu da zamana bıraktı.

Gelişmeye gönlü olmayan ürkek küçük bir şehirdeki, büyük bahçeli, sadece iki ufak odası ve geniş mutfağı olan evde böylece yeni bir dönem başladı.  Durmayacak kadar yavaş harekete alışmış bu yer, yeni gelenlere başka başka duygular yaşatmayı severdi. Ama yeni gelenlere.  Daha önce elinden kaçırdıkları geri dönünce, kucak açmaya nazlanırdı bir kere, artık kolay güvenemezdi. Araya giren mesafeyi, zamanı, değişimi sindirmek istemez bir havaya girerdi.

Mucip Beyin evinde artan kafa sayısı, buranın sosyokültürel yaşamındaki dengeleri neredeyse değiştirecek gibiydi. Yani abartılırsa değiştirebilirdi, neyse ki çok abartılmadı. Sessizce uyum sağlamanın, gün geçirmeyi kolaylaştıracağı kabul edildi. Toplumsal, siyasal, psikolojik, lojistik, maddi, manevi, bazen gizli bazen aleni, bazen de görmezlikten gelinen zorunluluklarla hayat değişmişti. Evde kim kalıcı, kim geçici, için için tahminler işliyordu. Planlı gidiciler renklerini belli etmiyorlardı. İlerde istatistik okumak isteyen evin büyük oğlu Rıfat, elindeki not defterine “Burayı isteyen, istemeyen, gözü kapıda olan, gözü kapalı olan, hayatı bayram sanan, umut etmeyi deneyen” gibi muhtelif sınıflamalar yapıyordu. Önce problemin nedenini bulursa, çözümün de kolay olacağını anne ve babasına göstermeyi umuyordu, onlardan öğrendiği yollardan.  

“Yine akademiye dönmek istemez misin?

A) Hayır, asla. B) Tabii ki isterim C) Keşke D) İmkânsız.” 

Babası “Cevabı zor be yavrum, geldik işte, oh temiz hava…” diye konuyu geçiştiriyordu.

Annesiyle babası, bulabildikleri işlerde idare ediyorlardı. Belli ki bulamayınca da idare edeceklerdi. İkiz kızlar, yeni arkadaş bulmayla ilgiliydiler, bir de saçlarının bukleleriyle. Ağabeylerinden farklı olarak neyi geride bıraktıklarıyla meşgul değillerdi.  Küçük torun Yaşar şaşkındı. Herkesin buraya uymayan garip bir telaşı vardı. Geride bıraktıklarına takılmayarak, dede evinde yaşamayı öğrenmeliydiler. “Zaman, süre, gelecek” merak edilen, sorulamayan tabu sözcüklerdi. Adını koymasalar da evin içinde nefes alınacak özgür mekân arayışı, küçük büyük, tüylü tüysüz hepsinin özlemiydi. Soba için kömür doldurmaya çıkan ağabey saatlerce o kovayı dolduramaz, doldursa boşaltamaz, boşaltsa yenisini doldurmayı hedefleyip işi uzatır da uzatırdı. Dedenin en sık yaptığı şey, aklına takılanları, çiçeklerine, ağaçlarına anlatmaktı. Sebzelerine bile danışıyordu. Anne, evde yaşadığı sıkıntıları, çınarın altındaki masanın yardımıyla kocasına hissettiriyordu. Koca, kömürlüğün dibindeki bankta tek başına sigara üstüne sigara yakarken, o bir türlü sindiremediği haksızlığı düşünüyordu. Kızlar, sınıf arkadaşlarını çekiştirip dalga geçiyorlardı. Bahçenin muhtelif noktalarını bu şekilde sahiplenmeleri, köpekleri Pamuk için köşe kapmacaya benziyordu. Zorlansalar da kendi yeni düzenlerini kurmak üzereydiler.

Ta ki bir akşam üstü gelen telefona kadar.

“Alooo. Kimsin?… Evet Ben Mucip. Haaa. Nasılsın Fatma? Çocuklar nasıllar? Çok oldu be yahu. Öyle öyle. Tabii bilmem mi? İş güç, herkes için…Ne bileyim…Öyle. Yaşlandık. Söyle, çekinme…Ah tabii ki. Çok sevinirim. Ne zaman? Hiç zahmet olur mu.…Burası sizin de eviniz. Başımın üstünde yeri var.” Aslında yoktu.

Akşam sofrada bir ara Mucip Bey ortaya “Haftaya yatılı bir misafirimiz var.” cümlesini bırakıverdi. Sofradaki kalabalık onu duymadı bile… Ama kızı “Baba!!!” biye bağırarak masadan kalktı ve sinirle kendini bahçeye atıverdi. Yaşar da diğerleri gibi dışardan sızan uğultuyu dinlemeye çalıştı. Peşi sıra giden babasının çıkmayan sesi, annenin öfkesini sindirmeye yetmedi.

 “Yahu bu eve nasıl misafir kabul eder!!!”

 “Çaresizliğin ne olduğunu en iyi—“

 “Herkes… Havada uçuşan “mecbur… imza…korkuyorum…söylerse…güvenmiyorum…” sözcükleri, küçük kar taneleri gibi, eve ulaşmadan büyük bahçede toprağa düşüyor, gücünü yitiriyordu. Belki de iyi oluyordu.  Emel’in tüm dünyaya, yaşananlara, sisteme, ülkeye, geride kalanlara itirazı artık dipten dalga dalga yükseliyordu.

 “Benim bir özel misafir odamız bile yok!Yok!!”

Cümlenin benle başlayıp, bizle devamı tesadüf değildi.

 “Bu mahallede gelecek başka ev mi bulamadı?”

Sormaya, ağlamaya, cevap aramaya, söylenmeye doyamayan Emel, nihayet azıcık sakinledi ve masaya döndü.

 “Uzatmayın işte. Hepi topu bir hafta! Düşünme bu kadar kızım. Özel bir görüşmesi varmış.” Zor sakinleyen sinirler tekrar zıpladı. “Özel mi, özel mi!!! Küçüklüğünü biliyorum, ortaokulda annesinin, oğlu hayta diye nasıl üzüldüğünü. Hep çamurlu, tip desen pek tekin — ”  diye başlayan cümlesini  Mucip Bey yolda kesti.

Yaşar, neden kendilerine kimsenin gelmediğini ilk o gece düşündü. Evet ya hep Enginlere gidiyordu. Onun evinde   içeri girince hemen “misafir odası” denen yere geçiliyordu. Yaşar ve Engin’e özel. Tek kusuru soğuk oluşuydu.  İlk gördüğünde ne olduğunu bilemediği hayalet gibi bembeyaz yükseltiler vardı. Altında oturulması yasak   koltuklar olduğunu, uyarılınca anladı. Onların da altında özel kılıflar vardı. Çocuklar “koltuklara sakın!” denince meraktan öldüler, esas renge ulaşamadılar, belki de döşemeci dışında kimse bilmiyordu. Ortada mermer dikdörtgen bir sehpa, köşede harika aynalı bir vitrin vardı, lunapark gibi. Raflarında Engin’in annesinin artık manalı mı manasız mı olduğunu hatırlayamadığı yüzlerce biblo olan bir vitrin…Dizi dizi tabaklar, çanaklar, kürdanlar, şampanya kadehleri, büyükanneden devralınan yemek takımları. Hepsi altlarından ve üstlerinden tozlanmasın diye keten örtüler ve dantellerle sarılıydı. Perdeler genelde kapalıydı. Halının üstünde bir örtü, belki iki ya da üç. Arabalarını sürebilmek için genelde örtülerin kıvrımlarını yol yapıyorlardı. Kimi otoban, kimi köprü, kimi deniz, kimi meydan, olmadı çok katlı otopark. Engin bunu Yaşar’dan öğrenmişti.  Arada meyve suyu, kek, kurabiye, gofret geliyordu. Bir de arkadaşının bakkal olan babasından dönemin ünlü tipitip sakızı, ikisine birer adet. Yaşar, içinden çıkan karikatürleri biriktirmek gerektiğini onlardan öğrenmişti.  Ne kadar çoksa o kadar güçlü olacaktı.

Hazırlıklar başladı… Tabii ki en önemli sorun yatak yaratabilmekti. Bu gelecek olan kişiye; adı cismi çok da önemli değildi, ama cinsiyeti önemliydi, müstakil bir oda bulunmalıydı. “Hangi oda anne?” sorusunun çıkmazı bilinse de evde gözden kaçan bir boşluk bulunabilirdi. Rıfat hem sordu hem demeç dinleyecekmiş gibi kalem kâğıda sarıldı.

“Evde 2 oda var. Kaç yatak ve kaç çek yatımız var? Ben ve Yaşar salonda yattığımıza göre, Yaşar, çekyatta benimle yatsa, şu anda erkek olarak evdeki en kısa boylunun dedem olduğunu kabul esersek, o da Yaşar’ın yan demiri çıkartılmış bebeklik karyolasına…Kızlar da…”

“Uzatma. Anlaşıldı.”

 Neyin anlaşıldığı konuşulmadı. Sınırlı seçenekle icap eden yapıldı.

Pazar akşam üstüne doğru gönülsüzce beklenen misafir, o eve kırmızı küçük bir arabayla (Yaşar’ın en sevdiği arabasına tıpatıp benzeyen) geldi. Kaygılı bakışlı, mahcup ifadeli bu genç adam temiz ayakkabıları ve samimi uzanan eliyle onlara doğru adım attı… “Küçük yerde otellerin bu kadar dolu olabileceğini düşünemezdim Mucip Amca. Teşekkür ederim, beni ağırladığınız için. Hepinizi rahatsız ettim.”

“Başımızla beraber oğlum. Lafı mı olur. Ne rahatsızlığı. Hepimiz çok mutlu olduk. Duymamış olayım.”

Mucize gibi “konforlu” bir oda hazırlanmıştı. Gece kim kimle nasıl uyudu, o kısım biraz karışsa da sayılı gündü, geçecekti. 

Ertesi günü kahvaltıdan sonra merkeze inilecek yeni yol tarif edildi misafire. Kırmızı arabasına tam binecekken, bir şey unuttuğunu hatırlayarak geri döndü. Hâlâ kapıda duran dedenin yanındaki Yaşar’a seslendi,

“Çarşıdan ne istersin Yaşar?”

“Bilmem. Hiç.”

“Olmaz söyle”

Öyle güzel, derin, kişisel, beklenmedik, utandıran, sanki hayatının tek ve son fırsatı gibi duran bir soruydu bu. Yaşar’ın yanaklarını kızartmaya yetti, arttı bile. Dünya, gözünde büyüdü de büyüdü, kendi küçüldü, ufaldı, nokta kadar kaldı, ama yok olmadı. Başı döndü, annesini, babasını, eski evini, yatağını, dedesini, Engin’i, öğretmenini, ablalarını, Pamuk’u, dedesinin kedisi Cesur’u düşündü.

“Hadi ama, çekinme, bekliyorum.”

Yaşar kalakalmaya devam etti, içi şişti, bir türlü cevabı bilemedi, nefesi dağa kaçtı, dağ göğe.  “Başkalarından bir şey istenmez” uyarısı kulağında çınladı. Hem de hiçbirinin tanımadığı bu adamdan, annesini bu kadar sinir eden bir yabancıdan ne istenebilirdi ki.

“Evet?”

“Sakız” diyebildi.

“Sadece?”

“Evet.”

“Ne tür? Şekerli mi? Meyveli mi? Sade mi?”

“Tipitip” diyebildi.

“Peki…”

Derin kaygı uyandıran “özel işlerini” halletmeye giden misafir akşam olunca yemeğe geldi. Elindeki paketi Yaşar’a verdi. Bahçede yemek masası kurulmuştu. Babası aydınlatmayı bile arttırmıştı, belki de bu yüzden herkes neşeli görünüyordu… Biraz üşüseler de çaresizce uzun masaya bardak gibi dizildiler. Mucip Bey “çareler tükenmez” diyerek, varilde ateş yaktı. Kurulan masada yemekler, salatalar, zeytinyağlılar, kadehler, çaylar birbirine karıştı. İlerleyen saatlerde sırlar paylaşıldı. Kimse şaşırmadı, öyküler hep tanıdıktı. Hatırladılar, hatırlayamadılar, döküldükçe hafiflediler. Çözüm aradılar… Birbirlerine ne anlatmışlardı da bu kadar gülüyorlardı? Hepsi ne zaman korkmadan konuşmaya, paylaşmaya, ağlaşmaya başladı, belli değildi. Rıfat bile gelişmeleri takip edemedi. Yaşar hiç. O, evde hediyesiyle meşguldü. Hâlâ gözlerine inanamıyordu. Ahmet ağabeyin verdiği büyük paketin içinden, bakkalların satın aldığı gibi bir sakız kutusu çıkmıştı. Sımsıkı dizilmiş, sayısını bilemeyeceği kadar çok Tipitip sıralıydı. Bu da hesap edemeyeceği kadar karikatür demekti.  Bahçedeki muhabbeti artık hiç duymuyor, rüzgârın nasıl ters döndüğünü fark edemiyordu.  Henüz benzer hikayelerin insanları nasıl yakınlaştırdığını anlayacak kadar büyümemişti.

Yorum yapın