
Boşlukta üreten şair/yazar
Şair-yazar Ali Hikmet Eren’in yazın dünyasına, anı-öykü türündeki Sohrâb Konuşmaları kitabını okuyarak girdim. Kitapta beni çeken, şair Sohrâb Sepehri’ye yakışan şiirsel bir dilin kurulmasıydı:
“abısâbad çölünde sohrâb’la karşılaştım. orada ne işim vardı, beni çöle götüren şey neydi, bilmiyorum. tanımadı sohrâb beni, ben onu çocukluk fotoğraflarından tanıdım.” (Eren, 2022, s. 8)
“babamı son gördüğümde babası için ağlıyordu. sanırım bizde kuşaktan kuşağa gelen bir ‘geçmişine ağlamak’ geleneği var. /ilk zamanlar pencerede, duvarda, tavanda ve odanın ortasında, kimi zaman da yerde tek başına duran bir kitap için ağladı babam. yaşadığım evde kuşların oradan oraya göç etmesi bir alışkanlık olmuştu.” (Eren, 2022, s. 21)
Eren’in yazın dünyasını yeni keşfettiğimi belirtmeliyim. Birçok kitabına ulaştığımı da… 2000 yılında Turayazı şiir kitabıyla İnkılap Şiir Ödülü alan Eren’in şiir, öykü, deneme ve roman olmak üzere on beş kitabı var. Yazar/şair Serdar Aydın’ın yazar Eren’in poetikası hakkında 2025 yılında yayımlanan Dil Terzisi/ Ali Hikmet Eren Poetikası İçin Bir Yaklaşım” kitabı bulunmakta. Eren’in henüz kitaplarının çoğunu okumadım ama kalemi serbest bırakan yazarın kendine has biçim ve üslubu olan yazar, romanları dışında diğer eserlerinde şapkalı harflere ve büyük harflere yüz çevirmiş. Belki de büyüklük taslayan harfleri küçülterek, şapkaların kibrini kaldırarak eşit bir seviyede dünyayı yeniden görmek arzusu…
Eren’in okuduğum ikinci kitabı bir romandı: “Pazartesiyi Cumaya Bağlayan Bir Geceydi” Özellikle romanın, ‘boşluk’ kavramıyla kurulan hikâyesinde gördüklerimdi bu yazıyı bana yazdıran. Şu da bir gerçek ki, boşluğa ne kadar bakıp görebiliyoruz? Bir yazarın görünmezliği onun eksikliği değil, boşlukta yapıp ettiklerine bakamayanların korkularıdır belki de.
Boşlukta aranan sorular
Boşluk ve hiçlik kavramları yüzyıllardır bilim, felsefe ve sanat disiplinlerince üzerinde durulan konulardır. Batı felsefesinde Platon, “varlık ve hiçlik kavramlarını birbirlerinin zıttı olarak değil birbirlerinden farklı olarak anlatmaktadır. Varlık ve hiçlik evrendeki tüm cisimlerde bulunmaktadır. Hiçlik, Platon’a göre ‘olmayan’ değil, varlıktan başka bir şeydir” (Dede, 2020, s.386) Doğu felsefesinde ise “hiçlik” yerine “boşluk” kavramını öne çıkaran, Çin göstergebilimindeki Tao felsefesi olmuştur. “Tao felsefesine göre boşluk kavramı, varlıkbilimin temel ilkesidir. Başlangıç hiçlikten doğarken, boşluk Tao’nun kökenini oluşturmaktadır.” (Dede, 2020, s.387). Bu bağlamdan hareketle Pazartesiyi Cumaya Bağlayan Bir Geceydi romanın adı, mantıksal olarak görünen bir günler dizgesindeki kopukluğu boşluk olarak gösterir. Arada kalan -Salı, Çarşamba ve Perşembe- günlerin sorularını, boşlukta bulmamız için yazar bize bırakır. Bu bağlamda boşluk, düşünceyi açan ve varlığın kendi kendisine sorular sorarak hakikate vardığı bir yer olarak da düşünülebilir.
Romanın adıyla karşılaştığımız anda “esasen varlığın bir başka katmanıyla karşılaşmış” oluruz. “Bu katman izleyicinin hayal kırıklığı veya yeni bir zihinsel sorgulaması ya da başka bir imgelem içerebilir” (Dede, 2020, s.386). Bir edebi eserdeki boşluk ise okurun zihinsel sorgulamalarıyla doldurulamaz mı?
Roman bir notla başlar: “Not: Bu kitabın bazı bölümleri kahramanlarınca silinmiştir…” (s. 8). Bu bölümde yazarın bıraktığı yarım sayfalık bir boşlukla kalakalırız. “Çin bakış açısında boşluk kavramı ‘var olmayan’ şeklinde nitelendirilmeyip zihinde algılanabilen bir olgudur” (Dede, 2020 s. 387). Bu nedenle boşluk, yokluk olgusundan uzaklaşır. Eser, yarım sayfalık “Part:4” ile devam eder, peşi sıra “Giriş: Sözcüklerin Uyanma Saati” ile sürer. Giriş bölümü, anlatıcının ‘gerçeklik, zaman ve uyku’ ile kurulan ilişkisindeki zorluğun nedenini tembellik olarak vurgularken romanın bütününe de bir göndermedir, diyebiliriz. Romanda sık sık boşluk bölümleriyle karşılaşan okur, öyle sanıyorum ki, kendi yaşam dünyasına ait çeşitli gerçeklikleri sorgulama imkânı veren boşluğu böylece tamamlayabilecek. Romanda bir diğer sınırsız kavram da gerçekliktir.
Boşluğa yüz çeviren gerçeklik
Gerçeklik, dünyayı nasıl algıladığımız ve anladığımızla ilgilidir. Dil yoluyla bireyler çevresindeki dünya hakkında bir anlam inşa eder. İnşa edilen bu anlam sadece bireysel değil, toplumsal bir sürecin eleğinde biçimlenir. O halde, gerçeklik bir varoluştur diyebiliriz (Arkan, 2022, s.12). Günümüzde gerçeklik olgusu toplumsal yapıdan ayrışarak bireyselliğe evrilmeye başlamıştır. Kişilerin duygu ve inançlarına göre oluşturulan söylemlerle, “birden fazla gerçekliğin mümkün olması” (Arkan, 2022, s.6) olgusuyla karşı karşıyayız. Örneğin romanda doğanın izin olmadan dikilen her bina kaçaktır. Kahramanımız doğanın katledilmesine dayanamaz ve yetkililere bu durumu ihbar eder:
“Tam bahçe duvarının dibinde… Bizim tarafta efendim, içerde bahçenin içinde…/ Kaçak işte, bahçemin sınırları içinde…/ Lütfen görevinizi yapın, ihbarda bulunuyorum size…/ Ne mevzuatı beyefendi, bir palmiyenin ne mevzuatı olabilir ki allasen? Dayarsınız hızarı gövdesine, kesip atarsınız, budur mevzuat” (s.17).
Günümüzde gökyüzüne meydan okuyan binalarla kuşatıldığımız bir hakikattir. Ancak bu mesele farklı gerçekliklerin içinde süzüle süzüle ‘konut sorununun çözümü’ gibi gösterilir; böylece sorgulanması gereken boşluğa yüz çeviririz. Arkan’ın söylediği gibi, gerçekliğin insan aklına gereksinimi yoksa, toplumun duygu ve düşüncelerine göre kurgulanan birden fazla gerçeklik içinde artık zihnimize ne kadar güvenebiliriz?
“Alpay’a göre, gerçeklik var olanın bir niteliğidir dolayısıyla bilende, bilinçten bağımsız olarak var olan şeylere ilişkin bir niteliktir” (Arkan, 2022, s.12). Yazar, hastane odasında zaman zaman bilinçten uzaklaşan kahramanın gerçeklikle ilişkisini rüya kavramıyla bize gösterir.
“O gece, yatak yerine çekmecede yattım. Diğer çekmeceleri tam kapatmayıp hafif aralık bıraktım ki, hemşire, hani gelmez de, gelirse çekmeceden sızan ışığı görüp yanıma uğramasın” (s.78).
Bir adı yokmuş gibi görünen roman kahramanının gerçeklik/rüya yolculuğunda ilişki kurduğu ve sayıklar gibi konuştuğu kişiler: oğul Vedat, vefalı dost Melih, anne Hamiyet, eş Nihan, doktor, eşyalar ve diğerleri… Kahramanımız oldukça merhametli, canlı ve cansız varlıklara karşı sorumluluk sahibidir. Onun çevresindeki eşyalar ve mekânlar birer canlı varlığa bürünmüştür:
“Hafızaları müthiştir sokakların; caddeler o kadar hatırlamaz yaşadıklarını. Özellikle çıkmaz sokakların hafızaları müthiştir. Anımsa, kaç oyunumuz sokaklarda, yenilgiyle son buldu. Yenilgi asla unutulmaz Vedat” Ve çıkmaz sokaklarda kiminle oynarsak oynayalım, her zaman yenilmeye mahkumuz” (s.78).
Ayrıca romanda zaman kavramı birden fazla gerçeklik içinde boşlukta kaybolurken, hakikate ulaşmak da neredeyse zorlaşır.
Zamanın boşluğunda
“Zaman tekrardan ibaretti nasıl olsa. Palmiye’yi bir kenara bırakırsak, Gerçeklik, diğerleri kadar doğal olamıyordu” (s.11).
Zaman olgusu Antik Çağ’dan başlayarak hâlâ üzerinde düşündüğümüz bir meseledir. Edebi metinlerde ise hikâyenin geçtiği yer ve zaman önemlidir. Şimdiki zaman, geçmiş zaman ve gelecek zaman dizgesiyle bir eseri anlamak kolaylaşır. Ancak rüya halindeki bir zihni zaman dizgesinden hangisine koyabiliriz? Augustinus’un zamanına bakarsak, “zaman, zihnin dışında bir gerçeklik olarak değil, yalnızca zamansal şeye dikkat kesilen varlık açısından süreklidir. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman arasındaki fark ise, algılama, hafıza ve beklenti arasındaki farktan öte bir şey değildir” (Karaköse, 2021, s.99). Pazartesiyi Cumaya Bağlayan Bir Geceydi romanında zaman akışı şimdiki zamanda akar. Ancak kahramanın içsel zamanında bir durumdan diğer bir duruma sıçrayan yaşam kesitiyle beliren zaman boşlukta mıdır şimdi? “Nasıl bir zamansızlık içine düşmüştük ki, yaşadığımız bütün anılar, birbirimize söylediğimiz bütün sözler, ezberlediğimiz o zamanın dışına atıvermişti bizi” (s.17). Augistinus’tan esinle kahramanın geçmiş ve gelecek zaman dizgesi şimdiki zamanın boşluğunda asılı dururken, kahramanın zihni bu boşluğu zamansızlık olarak değerlendirmiştir.
‘Şimdi pencereden ona bakıyorum hatta, kocaman, çok katlı beton bir palmiye. Hem ne işi olabilir ki bir palmiyenin Ankara’da?.. İnanın ben de anlamadım. Işıklar saçmaya başladı şimdi de evet evet, bildiğiniz ışık, gündüz vakti…” (S. 17)
Kahramanımız her ne kadar hasta olsa da hastanede olduğunu algılamaktadır. Hastaneden çıkıp bir şekilde evine gitmesi ya da anılarını hatırlaması, hafızasının işlevini sürdürdüğünü gösterir. En önemlisi de boşlukta duran gelecekten, bir beklentisinin bulunması. “Ellerime lateks eldivenlerimi geçirip, pijamamın üstüne ikinci bir pijama, ayaklarıma harici terliklerimi giyiyorum. Bahçede, palmiyenin yanında alıyorum soluğu. Biraz soluklanıp, bütün gücümü topladıktan sonra yeniden tırmanmaya başlıyorum; birinci kata kadar ulaşabilirsem gerisi gelecek” (s.17). Burada kahramanımızın beton palmiye ağacının en üstüne tırmanmak beklentisini sürdürmektedir. Aslında palmiyeye birçok kez tırmanmıştır kahramanımız ancak başarısız olmuştur. Geçmiş boşlukta başarısızlığı da ona göstermektedir, fakat gelecek bir umuttur ve kahramanımız yüzü gözü yara içinde kalsa da bu istencinden vazgeçmeyecektir.
“Zaman küçük bir çocuktur odada, her gün biraz daha büyüdüğü halde altını ıslatmaktan utanmayan bir çocuk…” (s.11). Zaman hikâyenin içinde kişiselleştirilirken Augustinus’un varlık açısından zamanın sürekliliği de kahramanımızın yaşamıyla devam etmektedir. Peki, boşlukta bekleyen geçmiş zamana kahramanımız dönüp bakmıştı, ya beklentiyi karşılayacak olan gelecek zamanın hakikatine varılabilecek mi? Öyle ya, gerçeklik insan zihnine gereksinim duymuyordu, ya hakikat?
Boşlukta beliren hakikat
“Gerçeklikle haddinden fazla haşır neşir olmak, onu fazlasıyla ciddiye almak, bir rüyanın tam da içinde olmaktır… Palmiyenin en üst katı o rüyanın biteceği yerdir.” (s.13)
“Gerçeklik, var olmak için insan aklına gereksinim duymamaktadır ancak hakikat, ortaya çıkmak için insan aklına muhtaç durumdadır” (Arkan, 2022, s.12). Yazar da romanında gerçekliği ciddiye almamıştır. Okuruna hakikati bulması için birtakım ipuçları vermiştir. Kahramanımızın hastanede yatma gerekçesi kalçasının kırılması mıdır? Hakikat burada gizlenmiştir, çünkü hastaya verilen rengârenk ilaçlar arasında lityum vardır. Kahramanımız da toplumun yıkıcı değer yargılarından kaçınmak için başka bir hastalık uydurmuş olabilir mi? Arkan’a göre, “nesnel bilgi olan gerçeklikten ilerleyerek, akılla hakikate ulaşmaktır. Hakikat, doğrulanmış ya da teyitlenmiş bilgidir” (Arkan, 2022, s.12).
Roman kahramanımızın gelecek beklentisi olan hakikat, sadece beton palmiye ağacının üst katı değildir. Korkusunu yendiği yüksekliğin boşluğundan baktıklarıdır hakikat. İster istemez romanın birçok bölümünde usumda beliren “memento mori”, yani ölümü çağrıştıran imgeler belirdi. Tek hakikat ölümse, boşuna değildir kahramanın geleceği için mücadelesindeki beklentisi:
“Beşinci kattaki penceremden aşağıya bakıyorum Melih, kantin bahçesine. Nokta gibi görünüyor insanlar… / En üst katın bahçesindeyim oysa. Dut ağacım bile var. Elimi uzatsam dut bile yiyeceğim! / Kuş değilim ki uçayım oraya…”
Kahramanımızın başarısız bir intihar girişiminde bulunduğunu, kalça kemiğindeki kırıkla sezeriz. Ama şu da gözden kaçmamalı; duyarlılığı yüksek ve oldukça duygusal olan kahramanımız, toplumsal yapının çöküşüne, palmiye şeklinde dikilen gökdelenlere, adları değiştikçe yabancılaşan sokaklara, hayvanların yersiz yurtsuz kalıp ölmelerine karşı bir çözüm arayışını da kendi hakikat arayışıyla sürdürmektedir. Birden fazla gerçekliği eleyen karakterimizin hâlâ elinde kalan tek hakikat palmiyenin en üst katındaki boşluktur.
“Son görevler, ilk görevlerden çok daha kolaydır Melih. Yaparsın görevini, kurtulursun. Ömür boyu uğraşmazsın daha o görevle. İlk görevler öyle mi ya? Derdin olur durur sonradan, kurtulamazsın” (s.35).
Boşlukta dilini kuran roman
Şair/Yazar Ali Hikmet Eren’in Pazartesiyi Cumaya Bağlayan Bir Geceydi romanında tekinsiz görünen; hastane odası ve koridorlar, büyük iç içe geçen pencereler, çıkmaz sokaklar, evde yayılan ağır koku, çok katlı beton palmiye gibi mekânlar, gotik unsurları hissettirmektedir. Ayrıca kurulan hikâyenin parçalarını birleştirmek bize bırakılmış olsa da, er geç roman kahramanımızın adını bulacağınızı ve diğer boşlukları dolduracağınızı düşünüyorum.
Serdar Aydın’ın Eren’in poetikası üzerine yazdığı kitabında yazarı “Dil Terzisi” olarak nitelendirmiştir. “Çünkü terziler geldiğinde kostümler yeni baştan yaratılır” (Aydın, 2025, s.20). Romanda yazarın dili özenli ve samimi olup kısa diyaloglar ve bilinç akışı da anlatının akıcılığını yükseltmiştir:
“-Bugün nasılsınız Melih Bey?”
-İyiyim teşekkür ederim. Gece ziyadesiyle ışık sızdı odama. Uykumu alamadım tam, onun dışında iyiyim.”
Anlatıcının düşsel dünyasında okurun kahkahasına yer yoktur ama gülümsemek garantilidir. Okur isterse romanı bir solukta okuyabilir. Ancak meraklı bir okur, yüz solukta okursa kendi boşluğuyla romanın boşluğunu doldurabilir.
Bu arada bir sır vereyim, romanın kayıp bölümüyle de bir yerlerde karşılaşabilirsiniz.
Kaynaklar:
Arkan, Zehra Nilgün 2022, Post-Truth” Kavramı Üzerine Türkçe Karşılık Denemesi
İstanbul Kent Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Cilt: 3 Sayı: 2 Yıl: 2022 e-
ISSN 2717-9737
Karaköse, Ömer Faruk 2021, Platon, Aristoteles ve Augustinus’ta Zaman Kavramı, Trabzon
İlahiyat Dergisi, TİD, cilt / volume: 8, sayı / issue: 1
Dede, Ebru 2020, Hiçlik ve Boşluk Kavramlarına İlişkin Çağdaş Sanat Örnekleri, Anadolu Üniversitesi,
Sayı 11, 2160117
Aydın, Serdar, Ali Hikmet Eren Poetikası İçin Bir Yaklaşım, MedaKitap Alba Yayınları
Eren, Ali Hikmet. 2022. Sohrâb Konuşmaları, MedaKitap Alba Yayınları
Eren, Ali Hikmet, 2019, *Pazartesiyi Cumaya Bağlayan Bir Geceydi, MedaKitap Alba Yayınları
Not: *İncelenen kitaptan yaptığım alıntılar, yazı içinde sadece sayfa numaralarıyla verilmiştir.

















