Semih Öztürk’ün “Dağlar Kar Tutacak” kitabı üzerine | Dilek Deniz İlgün

Eylül 11, 2026

Semih Öztürk’ün “Dağlar Kar Tutacak” kitabı üzerine | Dilek Deniz İlgün

Semih Öztürk edebiyatıyla ilk kez, katıldığım bir kitap kulübünde, Kırık Rahvan vesilesiyle tanıştım. Yazarın kendi anlatısındaki o iddiasız duruş ile kaleme aldığı metinlerdeki edebi ağırlık arasındaki denge daha ilk andan itibaren dikkatimi çekti. Söyleşide diğer öykülerine dair bıraktığı küçük değiniler de bu okuma merakını pekiştirdi. 

Ardından Telaş Bandosu’na geçtim; son olarak da İletişim Yayınları’nın yeniden raflara taşıdığı o ilk eserle, Önce Dağlar Kar Tutacak ile buluştum. Benim için bu serüven, yazarın edebiyat yolculuğunu sondan başa doğru takip ettiğim tersine bir keşfe dönüştü.

İletişim Yayınları’nın yazarın ilk adımı olan bu kitabı taze bir solukla tekrar raflara taşıması çok kıymetli. Zaten henüz ilk kitabıyla 2018 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülmesi, ardından gelen Telaş Bandosu ile Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanması ve son olarak Kırık Rahvan ile ulaştığı olgunluk, metinlerin edebi karşılığı hakkında fazla söze hacet bırakmıyor.

Dokuz öyküden oluşan bu kitap; doğrudan belirgin bir mekân adı vermese de kurduğu ilişkiler ve yarattığı o kapalı havayla bizi doğrudan taşranın kışına yerleştiriyor. Semih Öztürk’ün öykülerinde şimdiki zamanı ve birinci tekil şahsı (“ben”) tercih etmesi tesadüf değil. Çünkü insanın zihninde “ben”in en çıplak var olduğu an, şu andır. Yazar; karı, buz ve mevsimi hikâyenin sadece dekoru yapmıyor; kar burada zamanı yavaşlatan, hikâyeyi biçimlendiren ve karakterlerin üzerini hafifçe örten doğal bir özneye dönüşüyor. Büyük, gürültülü olaylar yerine kıyıda köşede kalmış anların anlatılması ve net sonların olmaması da bu yüzden: Hayat da çoğu zaman belirgin sonlarla bitmez, şimdinin içinde akar gider.

Yazarın en büyük gücü; acıyı, vazgeçişi ya da yalnızlığı anlatırken gösterişe kaçmayan, usul usul sızan o sessiz üslubu. Bir insanın iç dünyasındaki yıkımı büyük çığlıklarla değil, karın yağışı gibi yavaş ve hissettirerek veriyor. Önce Dağlar Kar Tutacak’ın ilk öyküsünde fısıldanan “İnsan asıl eksildikçe tamamlanırmış. Öğrendim.” cümlesi, tüm kitabın ruhuna yayılıyor. Karşımıza çıkan karakterler eksildikçe, kaybettikçe kendi gerçeğine yaklaşıyor. Nitekim Dalın Ağrısı öyküsündeki “Gövdesinde taşıdığı dalın ağrısı salıncak yarasındandır” ifadesi, insan ilişkilerinin bıraktığı o görünmez izleri ve yalınlığın sızısını harika özetliyor.

Bu anlatıda soruların cevapsız kalması da metnin bir eksikliği değil; yazarın cevabı ve hikâyenin devamını okura devreden bilinçli bir tercihi. Sevgili Ayten’de Ayten’in mektuplara yanıt verip vermediği ya da Rahman’ın “Dünya bir müstemilattır” derken ki o ağır kabullenişi bizim zihnimizde sürmeye devam ediyor. “Nahide’nin Saçları” öyküsünde ise Nahide’nin kurbağa seslerini bastırmak için tenekeye vururken saçlarını tek sözle kesişi; o eksilmenin ve umutları geride bırakışın unutulmaz bir imgesine dönüşüyor.

Önce Dağlar Kar Tutacak, kapağı kapandığında bitmeyen, o sessiz kar yağışı gibi içinize yerleşen ve zihinde yaşamaya devam eden bir yapıt. Semih Öztürk için benim gözümde “ne yazsa okurum” dedirten şey de bu: Yazdıklarını sadece okumuyorsunuz; o şimdiki zamanın, taşranın ve eksilmenin tortusunu yanınızda taşımaya devam ediyorsunuz.

Yorum yapın