
“Adları meydanlarda asılı kalan, hakikatten vazgeçmeyen tüm kadınlara…”
Şehrin sıcak havası, küçücük odada dönen pervaneye rağmen serinlemeye fırsat vermeyecek kadar ağırdı. O, cehennem sıcağının orta yerinde bir eliyle burnunu sıkarken diğeriyle ağzını sımsıkı kapatıyordu.
Oyun değildi bu. İki eliyle… Var gücüyle bastırdıkça gözlerinin rengi kırmızının en koyu tonlarına dönüyordu. Başaramayacağını anladığında, ellerini çaresizce serbest bırakıyordu.
“Nefes alamıyorum!”
Boğuk bir sesle, yeniden fısıldadı:
“Nefes alamıyorum!”
Oda üstüne üstüne geliyor, duvarlar yavaşça üzerine kapanıyor, zaman olduğu yerde donup kalıyordu. Sanki nefesi bile kendi iradesinde değildi.
Haftalardır olduğu gibi bugün de eve döndüğünde gece yarısını çoktan geçmiş, sabaha merdiven dayamıştı. Benan’a günlerdir uyku haramdı. Sıcaktan yorgun düşen Bahti bile gözünü kırpmamıştı. İkide bir patilerinin üzerine kalkıyor, kamburunu çıkarıp geriniyor, belli belirsiz bir miyavlamayla iki halsiz adım atarak karşısına dikiliyor, süzgün gözlerle sahibine bakıyordu. Sabaha kadar ikisi de yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durdular.
Bir ara üşüdüğünü fark etti. Altındaki çarşafı bir hamlede çekip çıkardı. Uzun, düzgün bacağından boğazına kadar incecik bedenine doladı, doladı, doladı… Bir ucunu boynuna kadar çekti. Odanın karanlığında, duvardaki resimden yansıyan sarı ışıklar bir flaş gibi bir yanıp bir sönüyordu.
“Ne demiştim ben sana yiğidim! Ne demiştim ben sana!”
Ürperti sardı bütün bedenini. Titredi, titredi… Çenesinin seğirmesini durduramıyor, dişleri birbirine vuruyordu. Can’ına yapılanı görmeye nasıl dayanırdı yüreği?
“Önce ben!” diye haykırdı.
Sırtüstü döndü yattığı yerde; ceset gibi dümdüz uzattı bacaklarını. Çenesiyle boynunun arasına sıkıştırdı çarşafın boşta kalan ucunu, diğeriyle yüzünü örttü. Ellerinin hâlâ güçlü olduğunu fark etti.
“Senden önce ben!” dedi, var gücüyle bastırdı boğazına…
“Hık!” çıktı ağzından.
Tekrar yaptı aynı hareketi. “Hık, hık.” Canı yandı. Canı… Canı… Canı… Bir daha bastırdı kanı çekilmiş elleriyle. Bir daha. Bir daha. Bir daha. Her seferinde kolları boşluğa düşüyor, her seferinde “hık”lar çoğalıyordu ama o kadar…
Duvardaki parlak çerçeveye baktı.
“Bir gün daha görebilecek misin güneşin doğuşunu?”
“Ih ıh.”
Elini boğazından çekti. Tekrar denedi.
“Hık, hık.”
Canı yandı. Acı, bedeninden çok ruhunun en derinlerine yayıldı. Kolları her seferinde boşluğa düştü. Gözlerini kırpmadan tekrar baktı duvara. İçindeki ses tekrarladı: “Bir gün daha görebilecek misin güneşin doğuşunu?”
“Yalvarsam, onların ayaklarına kapansam…” Cümleyi tamamlayamadı.
“Yararı olur mu?”
Öteki ses, “Sakın ha!” dedi. “Sen öğrettin bana. Hatırla…”
Kaşları çatıldı; yüzü kasıldı. “Hatırla,” dedi tekrar, “doğru bildiğinden vazgeçmemeyi sen öğrettin!”
İçini boşaltırcasına bir inilti koptu ağzından. “Öğretmez olaydım,” dedi sesini yükselterek. “‘Yanlışlar karşısında susma,’ demiştim. Demez olaydım!”
Bardia, önce kadın öğretmenlerin küçük protestolarına katılmıştı. Sessiz, yavaş yavaş, kimseyi ürkütmeyen adımlarla başlamıştı her şey. Arkasından kalabalık büyümüş, sesler çoğalmıştı. Kadınların hak arayışı sonunda şiddetle buluştu, korku şehrin üstüne çöktü.
Ama dünya artık eskisi kadar büyük değildi. Nerede olunursa olunsun, herkes herkesi görüyordu. Adı “hak” olan bir şeyin sınırı olur muydu? Adı “hak”sa… Bardia bunu bilirdi. Ta çocukluğundan beri bilirdi. Öyle yağma yoktu. Nerede olunursa olunsun, herkes birbirini görüyordu artık; dünya küçülmüştü bir kere.
Titredi bedeni. Terledi. Boncuk boncuk ter… Yakıcı… Can yakıcı… Canları yok edici…
Elini çekti boğazından. “Boğuluyorum Allah’ım, boğuluyorum! Nefes alamıyorum…”
Oğluna çok kere, “Biraz nefeslen oğlum. Bırak şu kitapları elinden,” demişti. Çok okudu, çok öğrendi. Çok bildi hakkı, hakkın ne olduğunu!
Bazen herkese yetecek kadar meyve bulunmazdı evde. Bir elmayı kız kardeşiyle bölüşürken bıçağı asla kaydırmazdı. “Her şey eşit olmalı,” derdi, “Hakkın kadını erkeği olmaz… Eşitlikse herkese eşit olmalı.” “Elmanın yarısı senin, yarısı benim,” derken sevgiyle bakardı kardeşine. Bilirdi hakkın ne olduğunu. Ta çocukluktan bilirdi kadının yerini yurdunu. Uyumsuz muydu? Haşa! Her zaman doğru bildiğinin hakkını vererek davranırdı kadına kıza…
Çarşafı başına kadar çekti. Eliyle bastırdı boğazına, yüzüne… “Hık, hık, hık…”
Yapamıyordu. Allah’ın verdiği canı ancak Allah alırdı; öyle öğrendi, öyle biliyordu. Kula düşmezdi can alma işi. İnandığımız dinde de öyle değil miydi? O halde bütün bunlar neydi? Neden kullar bu kadar zalimdi? Allah’ın yarattığı bir tel saç için alınır mıydı gencecik canlar? Yaratanın kıymadığını kullar kıyar mıydı? Hak, adalet bu muydu?
Can… Canım… Yücem… Bardia’m!
Kim icat etmişti kendirden ip, urgan örmeyi? Kim icat etmişti satırı, baltayı?
İcadınız batsın! İcadınız yerin dibine batsın!
“Anne! Ben sana hep ne derdim? Çok ümitsiz kaldığında sık sık, ‘Nefes al anne, nefes al! Nefes almaya devam et, devam et anne,’ demez miydim? Böyle dua edeceksin. Böyle dua; iyilikleri, sevdiklerini ve seni ayakta tutar. Böylece iyilerin biri giderse bini gelir anacığım… ‘Bazı anlar, geçmesi beklenen bir hastalık gibidir,’ demez miydin sen de bana?”
Tatlı sert uyarırdı annesini. Handiyse kimseler yoktu anayı uyaracak. Kocası da yoktu; kızını alıp yurtdışına gitmişti… Onlar da söylemişti, “Hepimiz gidelim,” demişti ama dinletememişti oğlu babasına.
“Ben gidersem, o giderse… Bu kadim toprağın kam kadınlarına kim arka çıkacak?”
Kimseler yoktu yanında, arkasında şimdi… Kimseler…
“Bu coğrafyaya şeytan yerleşti, şeytan! Bu kadim toprakları edepsizce zulmeden şeytan, yeri yurdu azgın bir havaya dönüştürdü! Öyle zalimdi ki, binlerce yıldır bu toprakları terk etmeyen melekler, ilahi varlıklar nereye sığınacağını şaşırdı onun yüzünden; destanlara, ninnilere, manilere saklandı. Şeytan’ın kıvrım kıvrım ilerleyen kötü gücü, bütün insani duyguların kıvamını bozdu.”
“Yavaş ol anne. Sessiz ol anne! Nefes al anne! Nefes al anne!”
“Kim icat etmiş kendirden ip, urgan örmeyi? İcadınız batsın. İcadınız batsın!”
Fırladı kalktı yataktan. Doladı çarşafı bedenine. Karalar bağladı kızıl sırma saçlarının üstüne, tek bir teli görünmeyecek kadar… Günlerdir uykusuz olan o değilmiş gibi koştu, koştu, koştu… Meydandaki saat kulesine kadar. Meydan… Saat kulesi… Meydan…
“Nefes al anne! Nefes al anne!”
Başını göğe kaldırdı, yıldızlar yok olmuştu. Seher Yıldızı yok… Akşam yıldızı güneş batarken görünürdü. Şimdi güneş doğacak mıydı, batacak mıydı?
“Bir gün daha!”
Çoban nerede? O da yok! Hiçbiri yok!
Meydan saatine baktı: 05.00. Ortalıkta kimseler yoktu. Vardı. Yoktu. Varmış!
Bütün minarelerden aynı anda sesler yükseldi, bangır bangır…
“Allahu ekber, Allahu ekber!”
Her bir yandan gelen, birbiriyle yarışırcasına kuvvetli, hararetli sesler! Gökte kıvılcımlar çarpıştı. Bir şimşek yandı, söndü. Ölümle doğum arası kadar kısa bir süreydi bu.
“Allahu ekber, Allahu ekber!”
Onun da sesi vardı. Hâlâ çıkıyordu boğazından; hem de kor ateşliydi, minarelerden yankılanan ezan sesiyle yarışırcasına bangır… bangır…
“Oğlumu verin bana! Oğlumu verin bana!”
Çarşafı fırlattı, karalar bağlayan başörtüsünü de çekip attı. Saçlarının örgüsünü çözdü. Kınalı… Beline kadar…
Sabah yeli esti. Boş meydanda sağa sola savrularak, bangır bangır bağırıp dönüp dururken, kızıl saçları da savruldu dört bir yana. Yoldu attı, yoldu attı tel tel… Tutam tutam… Seher yelinin esintisine bıraktı; gökyüzünden sarkan salkım salkım yıldızlar gibiydi o kızıl saçlar…
“Alın! Alın istediğiniz bunlarsa!”
Havada uçuşan saç telleri kızıl bir kılıca dönüştü.
“Verin oğlumu bana! Verin oğlumu bana!”
Sesi bulutlara ulaştı. Gök gürledi. Dağ taş inledi. Meydan saatinin yelkovanı tırısa geçti.
“Dur, hızlanma! Bir gün daha! Bir gün daha! Hak için sen dinle beni! Bir gün daha, bir gün daha!”
Ortalık ışıdığında meydan saati durmuş; tam orta yerdeki darağacında iki can, can cana… yan yanaydı.
Bardia ile Benan artık bu dünyanın zamanı içinde değillerdi. Darağacı suskundu. Meydan suskundu. Ama rüzgâr esmeye, saç telleri meydanı dolaşmaya devam ediyordu.

















