
I.
Bir cümledir dolandı geçenlerde dilime. Bazen böyle olur. Hiç beklenmedik zamanda karşımıza çıkan, bununla kalmayıp bizi bağlamına beklenmedik bir hızla katan davetsiz anaforun insafında buluruz kendimizi. Biz —ne olur ne olmaz— her zaman yeniden işlenmeye, formatlanmaya, baştan başlatılmaya hazır olalım.
O cümleyi görür görmez tanıdım. Sanırım içten içe arıyormuşum. Başka türlü hedef bile değilken avlanmam nasıl açıklansın. Peki o halde denilmiştir bir noktada. Öyleyse gelsin varsın; tüm netliği, kesinliği içinde görünsün…….
II.
Bana musallat olacağını, yörüngemi silbaştan oluşturacağını, uzun uzun konuşturup uzun uzun susturacağını başta düşünmemiştim. Doğruya doğru. Yine de onu kimselere şikâyet edemem. Cümleyi bile isteye bulunduğu ortamdan, yayıldığı atmosferden kopartıp zihnime-kalbime çerçeveleterek asan bizzat ben idim.
İtiraf edeyim, başta unutmaya, görmezden gelmeye çalıştığım kısa bir evre oldu. Kendinden çıkıp gidemiyor ki biçare can(lı). Ama o aynı acemi, cümlenin de can(lı) olduğu bilgisini atlayabiliyor.
Bana yazılmış o cümle de —içgüdülerinden kaynaklanıyor olsa gerek— hemen sezinledi ters giden şeyler olduğunu. Pes edecek göz var mı ama onda. Bakışının merceğini silbaştan ayarladı. Jestlerini kolaçan etti. Kasları olabildiğince gevşetip şöyle bir gerindi. Gözlerini hiç kırpmadan daha derin…… Daha bir katmerlendirdi anlamını.
Mistik dansının tarifi sözcüklere teslim edilemez. Olsa olsa danseden fontlar yarattırır bakışına mıhladığı can’a.
III.
Bir filmde çıktı karşıma. Durdurup durup bir daha bir daha……. Baktım…… Kulak verdim. Sonra farkına vardım ki çoktan etkisi altına girmişim bile. Simya mı acaba….. Bilinmez.
Tıpatıp aynı sözcüklerle, aynı tonlamayla, şaşmaz edayla tekrar edip durdum. Gözlerimde kalbin ritmine uyum sağlayan bir seğirme. Bazı damarlarda kan yolunu şaşırmış.
Duyumsuyordum başkalaşımı. Elimin ayağımın birbirine dolandığı an hissetmiş olmalıyım yerleştiğini. Sandım kılımı kıpırdatmadan öylece kalabilirim. İçimi okur gibi bıraktı beni bir kez daha efsunlu tekrara. Terk eylemesi ihtimali hafiften tedirgin etmeye başladığındaysa……. ya sırtını dönerse diyerek kederlendiğimi gizleyemedim kendimden.
O noktada duraksamalardan silkinip cümleyi günlüğüme kutsal emanetmiş gibi özenle işledim.
Hangi daldan düştüğünün önemi yoktur. Bakışmanın böylesi bedenleniyor. Serpilişi misali bir çiçeğin. Onun ağır çekiminde yerimizi almışız sanki çoktan. İzleriz bir başkası gibi kendimizi.
IV.
Cümlelerin altını çizdiğimizi, onları bizzat seçtiğimizi sanıyoruz ya; yok aslında çoğu zaman öyle bir şey. Cümleler de bal gibi bizi seçiyor. Seçmekle kalmıyor; temize çekiyor, yoldan çıkartıyor, altüst ediyor; daha neler neler…… Farkına bile varmıyoruz. —Hahaha, gel de gülme yazar oldum deyyu şişinenlere.—
Cümle ondan kaçıp kurtulmaya çalıştığım an faaliyetini hızlandırdı. Hafife alınmasın gözüpek, bir o kadar çevik cümlelerin kudreti. Hınzırlıkta üstlerine yoktur. Görmezden gelinecek gibi değil. Ok misali gelip sizi buldukları gibi…… Katarlar mayalarına.
Nasıl da işgüzar. Ona sırtımı dönmeye çabaladıkça yayıldı. Sonra beni yeni bir hayat hikâyesi kurmaya; yaşadım sandıklarımı, ıskaladım sandıklarımı, duyuramadım sandıklarımı silbaştan gözden geçirmeye yöneltecek denli sarmaladı.
Hayır, boğazımı sıktığını iddia edemem; ustaca bir şşşşşşş melodisiyle susturarak iç evrenlere yöneldi. Labirenti andıran bir tünel kazdı. Ki sanıyorum çıkışında bulacağım yeni bir imkân olacak……. Dile yaslanmayan.
“Birçokları bir şeyler söylememe fırsatını kaçırdı.”*
Cümleyi kuma yazdım, taşa yazdım, suya yazdım. Suskunluğun yankısını sesle ölçenlerin gafletine uğramayacağıma dair kendime söz verdim. Sessizlikte verilen sözlerin aşk ile döndüklerini hatırladım. Dönüp dönüp yeniden o ilk kanatlandıkları yerlerde doğuma-tohuma durduklarını müjdeleyerek gelenlerin rüzgârına yerleştim.
*The Quiet Girl (Sessiz Kız). Claire Keagan’ın “Emanet Çocuk” adlı öyküsünden Colm Bairéad tarafından sinemaya uyarlanan filmden.

















