Öykü: Dikiş payı | Emre Aydoğdu

Eylül 2, 2026

Öykü: Dikiş payı | Emre Aydoğdu

Terzinin kapısındaki zil, ben içeri girdikten sonra da bir süre titredi. Sesi dükkânın gerisine, üst üste konmuş kumaş toplarının arasına kadar gitti. Koyu lacivert paltoyu kolumdan çıkarıp tezgâha bıraktım. Yağmur omuzlarında küçük koyu lekeler açmıştı. Terzi paltodan önce bana, sonra yeniden paltoya baktı; ikimizden hangisinin ölçüsünü alacağına karar veriyormuş gibiydi.

Dükkân dar, beklediğimden uzundu. Sağ duvarda yarım kalmış elbiseler saydam kılıfların içinde asılıydı. Sol tarafta sararmış bir prova aynası, önünden geçenleri olduğundan daha ince ve biraz daha uzakta gösteriyordu. Buharlı ütü masanın üzerinde aralıklı soluyor, her solukta cama ince bir buğu iniyordu. Zemine düşmüş iplikler ayakkabılarımın çevresinde renkli çatlaklar oluşturmuştu.

Palto annemin evindeki antrede yıllarca aynı askıda durmuştu. Evi boşaltırken onu üç kez kolilere koymuş, üçünde de geri çıkarmıştım. Sonunda üzerime alıp kapıyı öyle kilitlemiştim. O gün hava sıcaktı; lacivert yün, merdivenlerden inerken sırtıma yapışmıştı. Apartmanın girişinde karşılaştığım komşu, beni annem sanarak irkilmiş, gözlerini hemen ayakkabılarıma indirmişti. Şimdi palto üzerime oturuyor, kolları ellerimi yutuyordu. Manşetleri iki kere kıvırdığımda annemin kullandığı açık renkli astar görünüyordu. Evde aynanın karşısında bunu birkaç kez denemiştim. Her seferinde ellerim başka birinin cebinden çıkmış gibi durdu. Paltodan vazgeçmek kolay görünüyordu; onu giymek ise kumaşın benden istediği şekle razı olmayı gerektiriyordu.

Terzi mezurayı boynundan aldı. Paltonun omzunu tezgâha yaydı, astarın sökülmüş yerini iki parmağıyla araladı. İçeride yıllarca ışık görmemiş yün, dış yüzeyden daha koyuydu. Makasın ucuyla eski dikişleri kaldırdı. İplikler birer birer gevşerken palto sanki içinden ince bir nefes veriyordu. Cepleri boşaltmamı işaret etti. Sağ cepten katlanmış bir vapur bileti çıktı. Tarihin son rakamı güçlükle seçiliyordu. Sol cepten koyu renkli metal bir düğme ve ezilince toza dönüşen küçük bir yaprak düştü. Yaprağı avucuma almaya çalıştım; sapı başparmağıma değer değmez kırıldı. Terzi parçaları masanın köşesine süpürmedi. Düğmeyi biletin üzerine koydu, yaprak tozunun çevresinde çalışmaya devam etti.

Paltoyu giydim. Terzi arkamda durup omuz dikişlerini çekti, sonra sağ kolu bileğimden içeri kıvırdı. İğneleri ağzında tutarken aynadaki yüzü ciddileşti. Kumaş bileğimde kalın bir halka yaptı. Elim ilk kez bütünüyle ortaya çıktı; parmaklarım, lacivert manşetin ucunda gereğinden açık ve savunmasız görünüyordu.

— Ne kadar pay bırakalım?

Soruyu hemen anlayamadım. Aynada terzinin dudaklarının kıpırdamadığını gördüm; söz çoktan havaya karışmıştı. Pay. Sözcük, kumaşın içinde saklanan bir uzunluk gibi önümde açıldı. Ne kadarının kesileceğini, ne kadarının geri dönebileceğini soruyordu. Elimi kaldırdım. Manşetin kıvrılmış kenarı bileğimi sıktı. Cevap vermek yerine başparmağımı iğnelerin arasına sokup kumaşı biraz gevşettim.

Terzinin ütüyü kaldırmasıyla yayılan sıcak yün kokusu, çocukluğumdaki odanın kapısını açtı. On iki yaşındaydım. Bir düğün sabahı annem, bana kısa gelen vişne rengi elbisenin eteğini söküyordu. Pencerenin önüne alçak bir tabure çekmiş, dikiş kutusunu dizlerinin arasına yerleştirmişti. Ben kollarımı iki yana açmış, halının kenarında duruyordum. Ayak bileklerime vuran güneş, odanın içindeki tozu görünür kılıyordu. Annem eteğin kıvrımını açınca kumaşın içinden daha koyu bir şerit çıktı. Güneş görmemiş bölüm, elbisenin ilk rengini saklıyordu. Eski dikişlerin yerinde yan yana küçük delikler vardı. Annem tırnağını bu izlerin üzerinden geçirip iplik kırıntılarını topladı. Her geçişte kumaş hafifçe titredi. Ben aynaya bakıyor, elbisenin uzayan yerini ayaklarımla ölçmeye çalışıyordum. İğneyi birkaç kez parmağına batırdı. Kan, kumaşa değmeden önce başparmağında yuvarlak bir nokta olarak kaldı. Parmağını ağzına götürmedi; dikiş kutusundan bir parça pamuk çıkarıp bastırdı. Sonra ipliği dişleriyle kopardı. Odanın sessizliğinde o küçücük kopma sesi beklenmedik kadar sertti. Başımı çevirdiğimde yüzü pencerenin ışığında silikleşmişti. Ütüyü eski kıvrımın üzerinde uzun süre gezdirdi. Buhar yükseliyor, aynadaki görüntümüzü kapatıp yeniden açıyordu. Çizgi tam olarak kaybolmadı. Eteğin ucunda, önceki boyunu hatırlatan soluk bir halka kaldı. Düğünde sandalyeye otururken elbiseyi dizlerimin üzerine çektim; çizginin herkes tarafından görüldüğünü düşündüm. Fotoğraflarda yüzümdeki gerginlik seçiliyordu. Yıllar boyunca o elbiseyi bir daha aramadım. Taşınmalarda, dolap boşaltmalarında, annemin poşetlere ayırdığı eski eşyalarda karşıma çıkmadı. Buna rağmen koyu renkli şeridi unutmamıştım. Kumaşın içinde bir süre saklanan renk, yıllar sonra terzi dükkânındaki sıcak buharla gözümün önüne gelmişti. Annemin parmaklarındaki iğne deliklerini ise şimdi ilk kez hatırlıyordum.

Ütünün buharı çekilince dükkân yeniden göründü. Terzi diğer kolu kıvırıyordu. Aynadaki palto değişmişti. Omuzlar hâlâ annemin omuzlarına benziyor, fakat bileklerimin ortaya çıkması görüntüyü bozuyordu. Bu bozulmada rahatsız edici bir doğruluk vardı. Kumaş onun bedeninden kalan biçimi koruyor, benim hareketlerim her adımda o biçimi biraz daha esnetiyordu. Masadaki vapur biletine baktım. Annemin sık kullandığı hatta ait olabilirdi; benim yıllar önce cebime koyduğum bir bilet de çıkabilirdi. Kâğıdı açınca iç yüzünde kurşunkalemle çizilmiş iki kısa çizgi gördüm. Bir hesap başlangıcı, yarım kalmış bir alışveriş listesi ya da bilet makinesinin izi. Onu tanınabilir kılacak bir el yazısı yoktu. Düğmenin üzerinde de hiçbir harf bulunmuyordu.

Bir nesnenin kime ait olduğunu anlamak için üzerinde isim aramaya alışmıştım. Annemin fincanı, annemin tarağı, annemin paltoyu asarken kullandığı ahşap askı. Sözcükleri eşyaların önüne koyduğumda hepsi bir düzen içinde duruyordu. Şimdi bu düğme, hiçbir yere dikilmeden masanın köşesinde bekliyor; vapur bileti tarihsiz bir yolculuğu ikiye katlanmış hâlde saklıyordu.

Terzi paltodan bir adım uzaklaşıp aynaya baktı. Başını hafifçe yana eğmesi, görüntüdeki oranı tarttığını gösteriyordu. Ben sağ kolumu uzattım. Kumaş bileğimden dirseğime kadar gerginleşti. Eski manşetin kat yeri açılınca ince, soluk bir çizgi belirdi. Çocukluk elbisesindeki izin daha koyu, daha sert bir akrabasıydı. Parmağımla çizgiye dokundum; yün orada hafifçe incelmişti. Pay sözcüğü zihnimde başka yerlere uğradı. Miras evraklarındaki bölünmüş sayılara, lokantada masaya bırakılan bozuk paralara, bir tartışmada üzerime aldığım suskunluğa. Hiçbirinde kumaşın içindeki bu gizli uzunluk yoktu. Terzinin sorusu, gelecekte gerekebilir diye saklanmış birkaç santime dairdi. Kumaş kesildiğinde geri dönüşün ölçüsü de kesilecekti.

Cevap vermek için ağzımı açtım; terzi o sırada diz çöküp manşetin iğnelerini yeniden yerleştirdi. Benim biraz önce gevşettiğim kıvrımı fark etmişti. Bir iğneyi çıkarıp iki parmak aşağıdan taktı. Sormadı. Aynada ellerim yeniden kısmen örtüldü. Bu kez uzunluk beni rahatsız etmedi. Paltonun içinde annemin boyuna ulaşmaya çalışmıyor, kendi bileklerimin yerini arıyordum. Paltoyu çıkardığımda omuzlarımdan soğuk bir ağırlık kalktı. Terzi onu askıya geçirip diğer giysilerin arasına astı. Lacivert kumaş, saydam kılıfı henüz geçirilmeden orada durdu. Sağ kolun içe alınmış bölümü iğnelerle tutturulmuş, sol kol serbest bırakılmıştı. Palto iki ayrı zamana göre dikilmiş gibi eğri görünüyordu. Masadaki düğmeyi aldım. Vapur biletini katlandığı yerden kapatıp paltonun cebine geri koydum. Yaprak tozuna dokunmadım. Kapıya yürürken ayakkabımın tabanına kırmızı bir iplik yapıştı; her adımda arkamdan sürüklendi. Zili çalmadan hemen önce durup ayağımı kaldırdım. İplik düğüm olmuş, tabanın ince yarığına yerleşmişti. Onu çekince kopacağını düşündüm ve öylece bıraktım.

Dışarıda yağmur seyrelmişti. Vitrin camında paltosuz bedenim, içerideki askıların arasına karışıyordu. Birkaç saniye hangi yansımanın bana ait olduğunu seçemedim. Sonra otobüs durağına doğru yürüdüm. Kollarım boş olduğu hâlde omuzlarımı düşük tutuyordum. Kumaşın ağırlığı çekilmiş, taşıma alışkanlığı yerinde kalmıştı. Durakta avucumda beyaz bir iz fark ettim. Terzinin tebeşiri, kumaşı gevşetirken elime bulaşmıştı. Başparmağımla silmeye çalışınca toz dağıldı, yaşam çizgisi denilen kıvrımın içine doldu. Elimi yağmura uzattım. Damlalar beyazlığı inceltti; çizgi bütünüyle kaybolmadı. Durağın şeffaf çatısından aralıklı damlalar düşüyordu. Bankın bir ucunda pazar filesini dizlerine almış bir kadın, öbür ucunda okul çantasının kopmuş askısını yumruğuna dolayan bir çocuk oturuyordu. Aralarındaki boşluk tek kişilikti. Oturmadım. Camdaki ilan kâğıdı sökülmüş, dört köşesinde kirli bant izleri kalmıştı. Yansıyan yüzüm bu dikdörtgenin içine denk geliyor, başımı oynattıkça çerçeveden taşıyordu. Elimi istemsiz bir şekilde karnıma götürdüm, olabilir miydi? Başa çıkabilir miydim?

Terzideki aynayı düşündüm. Bedenimi inceltmiş, paltomu uzakta bırakmıştı; buna rağmen bileklerimi saklayamamıştı. Evdeki aynalar başka türlü çalışıyordu. Annemin antredeki dar aynasında, paltoyu ilk giydiğim akşam, çenemi fark etmeden yukarı kaldırmıştım. Onun fotoğraflarda aldığı duruşu gövdem kendiliğinden bulmuştu. Birkaç saniye içinde hem ona benzemiş hem de bu benzerliğe yakalanmıştım. Lambayı söndürüp paltoyu askıya asmış, karanlıkta kumaşın ağır ağır dönmesini izlemiştim. Çocuk çantasının askısını çözdü. Tokanın içinden geçen şerit, buruşturulduğu için iyice incelmişti. Ucunu yeniden tokaya sokmaya uğraştı; her denemede şerit geri çıktı. Yardım etmek üzere elimi kaldırdım, sonra avucumdaki tebeşiri görüp indirdim. Çocuk bana bakmadı. Tırnağıyla kumaşın ucunu sertleştirip üçüncü denemesinde tokadan geçirdi. Askı bir tarafı uzun, bir tarafı kısa kaldı. Çantayı omzuna taktığında ağırlık onu hafifçe sola çekti. Ben de paltosuz hâlimle bir yana çekiliyordum. Omzumda kumaş bulunmadığı hâlde sağ kolumu gövdeme yakın tutuyor, sol kolumu daha serbest sallıyordum. Terzinin iğneleri hâlâ üzerimdeymiş gibi yürümüştüm. Beden, bir prova odasından çıktıktan sonra da ölçü alınmasına devam ediyordu: bankın yüksekliği, kaldırımın eğimi, yanımdan geçenlerin bıraktığı açıklık. Bu düşünce zihnimde bir cümleye dönüşmeden dağıldı. Otobüs tabelasının altından ince bir su çizgisi geçti.

Annemin vişne rengi elbisenin kıvrımından çıkardığı iplikleri ne yaptığını hatırlamaya çalıştım. Dikiş kutusunun kapağında mı biriktirmişti, eteğinin üzerinden yere mi silkelemişti? Gözümün önüne kutunun içi geldi: sütlü kahve düğmeler, eğilmiş toplu iğneler, yarısına kadar kullanılmış beyaz sabun, birbirine dolanmış lastikler. İpliklerin yeri yoktu. Hafıza, en küçük parçayı seçip bazen asıl hareketi dışarıda bırakıyordu. O sabah annemin sesini çağırdım; odada ütünün tabana sürtünmesi ve makasın masaya bırakılırken çıkardığı tıkırtı vardı.

İlk otobüs durmadan geçti. Tekerleklerin kaldırdığı su, durağın camına vurup yüzümü bir an sildi. Banktaki kadın filesini kucağında topladı; çocuk yeniden gevşeyen askıyı bu kez dirseğine doladı. Ben cebimin ağzını yokladım. Parmağım önce astarın sökülmüş kenarına benzer küçük bir yırtığa, sonra soğuk metale rastladı. Otobüs köşede yeniden göründüğünde metal düğmeyi avucuma aldım. Onu masadan aldığımı hatırlıyordum, hangi ara cebime koyduğumu hatırlamıyordum. Dört deliğinden birinde lacivert ipliğin çok kısa bir ucu kalmıştı. Tırnağımla ucu kaldırmaya çalıştım; iplik deliğin çevresinde dönüp yine aynı yere yattı. Avucumdaki tebeşir çizgisi düğmenin altında kesiliyor, kenarından sonra sürüyordu. Otobüs durağa yanaşırken metal ısınmıştı. Telefonuma gelen hastane randevusu bildirimini kendimden beklemediğim bir kararlılıkla sildim; evet, olabilirdi.

Yorum yapın