
Lancelot du Lac yani Gölün Lancelot’u, efsanevi bir şövalye, edebiyat ve sinemada popüler bir karakter. Efsaneden yola çıkarak birçok şiir, roman yazılmış, filmlere konu olmuş. Genellikle Kral Arthur’un yakın arkadaşı ve Yuvarlak Masa Şövalyelerinin en önemlilerinden biri, aynı zamanda Arthur’un karısı Guinevere’nin gizli sevgilisi olarak tasvir edilmiş. Walker Percy’nin Lancelot’unun yeni baskısının kapağındaki desen bana Lancelot du Lac hakkında yeni bir roman, yeni bir yorum okuyacağımı düşündürdü.
Walker Percy (1916–1990), Amerikan edebiyatında özellikle “novelist of ideas” (fikirler romancısı) olarak tanımlanan, tıp eğitimi almış, Katolikliğe geçmiş ve felsefe ile edebiyatı bir araya getirmiş önemli bir romancı olarak biliniyor. Türkçeye ilk çevrilen romanı Moviegoar. 1974’de Orhan Yaşar Sinema Kuşu adıyla çevirmiş ve kitapdönemin efsane yayınevi E Yayınları’ndan çıkmış. Aynı roman 2005’de Gamze Varım çevirisiyle Sinema Müdavimi adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan yayınlanmış. 2010’da Suzan Aral Akçora çevirisiyle Lancelot ve 2012’de yine Suzan Aral Akçora çevirisiyle Harabelerde Aşk çıkmış. Yazarın henüz Türkçeye çevrilmemiş üç romanı daha var. Esas faaliyet alanının felsefe ve semiyotik olduğu anlaşılıyor. Birçok inceleme kitabı yayınlanmış. Walker Percy, sanat, felsefe ve bilimi birleştiren, insan deneyimini “teşhis etmeye” çalışan bir yazar olarak nitelendiriyor. Percy’nin eserlerinde ele aldığı temel sorusu “Modern insan neden mutsuz, yabancılaşmış ve anlamsızlık içinde yaşamaktadır?” Percy bu soruyu varoluşçu felsefe, Hıristiyanlık, psikiyatri, dilbilim/semiotik ve Amerikan toplumu üzerinden tartışıyor. Özellikle Kierkegaard, Heidegger ve Sartre onun düşünsel arka planında önemlidir diye belirtiyor eleştirmenler.
Walker Percy’nin Lancelot’u Lancelot du Lac’ın bilinen öyküsüne göndermeler yapsa da farklı bir yapıda. Walker Percy efsaneyi ters bir açıdan ele alıyor. Romanın anlatıcı kahramanı Lancelot Andrewes Lamar. Lamar’ı efsanedeki Kral Arthur olarak düşünebiliriz. Louisiana’da yaşayan varlıklı bir avukat. Karısını ve onun sevgilisini öldürmek üzere evini ateşe vermiş. Roman başladığında bir psikiyatri kurumunda. Anlatı, Lancelot’un çocukluk arkadaşı Percival ile yaptığı uzun konuşma ya da itiraf biçiminde gelişiyor. Percival, katolik bir rahip. Roman boyunca hiç sesini çıkarmadan Lancelot’un anlattıklarını dinliyor. Bir anlamda Lancelot günah çıkarıyor. Bu nedenle Lancelot bir itiraf romanı olarak da tanımlanmış. Tabii hemen akla “Lancelot gerçekten itiraf mı ediyor, yoksa kendisini haklı çıkarmaya mı çalışıyor?” sorusu geliyor.
Kitap okurları kitap tanıtma yazılarını okumayı seviyor, önemsiyor ama bu yazılarda spolier verilmesini istemiyor. Konusundan söz etmeden bir roman hakkında nasıl yazılır merak ediyorum. Neyse, o başka bir tartışma konusu. Ama bu bilgiler kitabın arka kapağına da yazılı olduğu için, aktarmakta sakınca yok sanırım. Arka kapakta şöyle yazıyor; “Lancelot Lamar, yaşadığı Belle-Isle malikanesindeki film çekimi sırasında karısının kendisini aldattığından ve kızı olarak bildiği Siobhan’ın babasının aslında başkası olduğundan kuşkulanır.” Bir detektif gibi çalışıyor ve kızının kan grubuyla ilgili bir bilgiden hareket ederek bunu kuşkusunu doğruluyor. Kendi malikanelerinde süren film çekimi sırasında karısının kendisini aldattığını kanıtlamak için de MIT öğrencisi yardımcısından ve teknolojik gelişmelerden yararlanacaktır.
Lancelot’un “hakikati keşfetmesi” hayatının, kurduğu düzenin tamamen parçalanmasına neden olur. Artık malikhanenin güvercinler için yapılmış müştemilatında Raymond Chandler okuyarak ve saat başı haberleri izleyerek günlerini geçirmenini anlamı kalmamıştır. Lancelot’a göre sorun yalnızca Margot’nun kendisini aldatması değildir. Susan Lardner’ın New Yorker’daki incelemesinde dikkati çektiği gibi sorun, cinsel özgürlük, pornografi, televizyon, popüler kültür, liberal ahlak, geleneksel değerlerin yıkılması, aile kurumunun çözülmesi, erkeklik anlayışının değişmesi, dinin toplum üzerindeki etkisini kaybetmesi, “iyi” ve “kötü” arasındaki ayrımın belirsizleşmesidir. Lancelot modern dünyayı reddeder ve yerine otoriter bir ütopya tasarlar. Bu düzende ahlaki kurallar kesin olacak, cinsellik denetlenecek, kadınlar “hanımefendi” veya “fahişe” olarak sınıflandırılacak, güçlü erkekler topluma yön verecek, modern kültür ortadan kaldırılacaktır. Eleştirmenler, Lancelot yalnızca Percy’nin yarattığı bir deli mi, yoksa Percy’nin bazı düşüncelerini aşırılaştırarak dile getiren bir karakter mi, diye sormuşlar.
Birçok okur gibi benim de aklıma “Anlatıcı güvenilir mi?” sorusu geldi. Cevabım “Hayır”. Lancelot, akıl hastanesindedir, cinayet işlemiştir, geçmişini yeniden kurmaktadır. Öfkelidir, kendisini haklı görmektedir, bu amaçla olayları ideolojik bir gerekçeye oturtmaktadır. Dolayısıyla anlattıklarını gerçek kabul etmek mümkün değil. Ama Lancelot‘un güvenilmez olması, söylediklerinin tamamının yanlış olduğu anlamına gelmez. Percy, bizi şu iki soru arasında bırakıyor: “Lancelot deli mi?” ve “Peki ya söylediklerinin bir kısmında haklıysa?”
Romanın arka planında Amerika’nın güneyinin sınıf ve ırk ayrımı, geleneklere ve geçmişe bağlılık, sorunları şiddet ve güç kullanarak çözmek gibi sorunları da ele alınıyor. Walker Percy, bu sorunları güneyli kahramanının bakış açısından değerlendiriyor, yani liberalim dese de oldukça tutucu bir bakış bu. Walker Percy’nin Lancelot’u, modern Amerika’nın ahlaki ve ruhsal çözülmesini eleştirirken, bu çözülmeye karşı geliştirdiği mutlak ahlak ve düzen arzusunun nasıl şiddete ve otoriterliğe dönüşebileceğini de gösteren bir roman. Lancelot’un problemi yalnızca modern dünyanın yozlaşması değil, asıl sorun, dünyadaki kötülüğü ortadan kaldırmak isterken kendi kötülüğünü mutlak ahlaki hakikat olarak görmesi. Arka kapakta söylendiği gibi, “Akıl hastanesindeki odasından okura alışılmadık sorularla meydan okuyan Lancelot ahlak, masumiyet, suç, ihanet, adalet üzerine düşünmek için yeni bir pencere sunuyor.”
* Lancelot, Walker Percy, çev. Suzan Aral Akçora, Türkiye İş Bankası Kültür yay. Temmuz 2026.
















