Ömer Barış Küçükoğlu: “Karşılaşmaların ve kesişmelerin birçoğunun şans eseri olduğunu düşünmüşümdür.”

Ağustos 22, 2026

Ömer Barış Küçükoğlu: “Karşılaşmaların ve kesişmelerin birçoğunun şans eseri olduğunu düşünmüşümdür.”

Söyleşi: Nil Ucuzsatar Danışmaz

Gündelik hayatın akışı içinde çoğu zaman fark etmeden biriktirdiğimiz kırılmalar, ertelenen yüzleşmeler ve söylenmemiş sözler… Son Günmüş Gibi, tam da bu görünmeyen birikimlerin insan hayatında nasıl derin izler bıraktığını anlatan çok katmanlı bir roman. Ömer Barış Küçükoğlu, birbirine temas eden hayatlar üzerinden yalnızlık, kayıp, hafıza ve geçmişle hesaplaşma duygularını iç içe geçirirken okuru da karakterlerle birlikte kendi iç dünyasına bakmaya davet ediyor.

Roman, tek bir hikâyenin izini sürmek yerine, farklı karakterlerin kesişen hayatları aracılığıyla ilerliyor; evlilik ilişkilerinden aile içi gerilimlere, iş hayatının baskısından bireysel arayışlara kadar geniş bir yaşam alanını görünür kılıyor. Karakter örgüsü kalabalık ama bir o kadar da sağlam bir yapı kuruyor. Bu yönüyle anlatı, yalnızca bireysel bir hikâye değil; günümüz insanının derinleşen sıkışmışlığına, yalnızlığına ve bu daralan hayatta nefes almak için aradığı heyecana da ayna tutuyor.

Kayıpların, yasın ve yüzleşmenin farklı biçimlerde kendini gösterdiği romanda; karakterler kimi zaman geçmişle, kimi zaman birbirleriyle, kimi zamansa kendileriyle hesaplaşmak zorunda kalıyor. Bu çok katmanlı yapı, okuru da kaçınılmaz bir soruyla baş başa bırakıyor: İnsan gerçekten yaşadığı hayatı mı sahiplenir, yoksa bastırdıkları ve erteledikleriyle mi şekillenir? Ve belki de en önemlisi, eğer bugün gerçekten son günümüz olsaydı, hayatımızda neyi değiştirmek isterdik?

Bu sorunun izini, yazar Ömer Barış Küçükoğlu ile birlikte sürdük.

Son Günmüş Gibi, gündelik hayatın içinde biriken kırılmaların izini süren bir roman. Bu hikâyeyi yazmaya sizi götüren temel duygu neydi?

Karşımıza çıkan önemli olaylarda kimi zaman hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz, kimi zaman da bu olayların hayatımızın yönünü önemli ölçüde değiştirmesine izin veriyoruz. Bu romanımda değişmeye çabalayan hayatlardan bir kesit sunmak istedim.

Anlatıda farklı hayatlar ve kırılmalar iç içe ilerliyor. Her karakter kendi hikâyesini taşırken bütünün de bir parçası oluyor. Bu çok katmanlı ve çok sesli yapıyı kurarken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?

Herkes kendi hayatının başrolünde ama başkasının hayatında yan rolde, belki de sadece bir figüran rolünde. Romanlarımda elimden geldiğince karakterleri ve onlara ait şeyleri, onların hayatlarını öne çıkarmaya, küçük bir detay olmanın bir adım ötesine geçirmeye özen gösteriyorum. Bu çok katmanlı yapı zor gibi görünebilir ama ben böyle olmasından zevk alıyorum.      

Evlilik, aile ilişkileri ve iş hayatının yarattığı baskı birbirine temas eden alanlar olarak ilerliyor metinde. Bu üç hattı birlikte düşünmek ve anlatıya dâhil etmek sizin için neden önemliydi?

Bu üç hat insanın hayatına yön veren en önemli şeyler bana göre. Ev hayatı ve iş hayatı birbirini etkiliyor; hem pozitif hem negatif yönde. İşteki sorunları eve getirmemek veya evdeki sorunları iş hayatına taşımamak her zaman kolay olmuyor. Modern insan bu üç hat içinde kendisine bir yer edinmeye ve mutlu olmaya çalışıyor.

Kayıp ve yas, romanda farklı hayatlara yayılan ve karakterlerin bugününü şekillendiren ortak bir zemin oluşturuyor. Kimi bunu bastırıyor, kimi yüzleşiyor, kimi ise hayatının merkezine taşıyor. Bu çeşitlilikle özellikle neyi görünür kılmak istediniz?

Herkes hayatı boyunca kayıplar yaşıyor ve bu kayıpların yasını tutuyor. Ama az ama çok. Herkesin bununla baş etme şekli farklı olabilir ama o veya bu şekilde hayat devam ediyor, devam etmek zorunda. Biz de bir gün başka insanların kaybı olacağız ve bir süre bizim de yasımız tutulacak. Sonra da hayat biz olmadan devam edecek, her zaman olduğu gibi.

Romandaki bazı karşılaşmalar yalnızca bir tesadüf değil, sanki kaderin izlerini taşıyormuş hissi uyandırıyor. Bu karşılaşmaları kurgularken kader fikrine nasıl yaklaştınız?

Karşılaşmaların ve kesişmelerin birçoğunun şans eseri olduğunu düşünmüşümdür. Ama itiraf etmeliyim ki hayattaki bazı kesişmeler sanki enine boyuna düşünülmüş, en ince ayrıntısına kadar planlanmış gibi görünebiliyor. O yüzden bu kadar etkileyiciler.

Romanda farklı şehirler yalnızca bir arka plan değil, karakterlerin hikâyelerine eşlik eden bir atmosfer de kuruyor. Mekânı kurgularken bu etkiyi özellikle mi düşündünüz?

Evet, özellikle düşündüm. İlk iki romanımda da şehirler önemliydi. Detaylara girmeye çalışmıştım. Ben hikayelerimi şehirden bağımsız düşünemiyorum. Bazı duygular var ki, bana göre, farklı şehirlerde farklı şekilde yaşanabiliyor ve evet, şehirlerin insanların kim olduklarına ve neler yaşayacaklarına da yön verdiğini düşünüyorum.

Başlıktaki “son gün” fikri, metnin tamamına yayılan bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Sizce insan gerçekten son gün olduğunu bilmeden hayatını değiştirebilir mi, yoksa böyle bir yüzleşme için bir eşik duygusuna ihtiyaç mı duyar?

Keşke insanlar gerçekten son gün olduğunu bilmeden hayatlarını değiştirebilse. Mesela birçoğumuz günlerce hasta yattığımız yatakta sağlığımızla ilgili onca karar alıp, iyileştiğimizin ertesi günü eski hayatımıza geri dönüyoruz. Maalesef insan hayatında bazı şeylerle yüzleşmek, bazı değişiklik kararlarını almak için bir eşik duygusuna ihtiyaç duyabiliyor.

Son olarak, sizin için gerçekten son gün olsaydı, siz ne yapardınız?

Eğer son günüm olduğunu bilseydim, onu ailemle ve en değer verdiğim insanlarla geçirmek isterdim. Mümkünse güzel bir sahilde, dalgalara karşı mesela. Neden olmasın? Deniz her zaman güzeldir.

Yorum yapın