
Söyleşi: Özlem Sipahioğlu
1977’de Brezilya’nın Rio de Janeiro eyaletindeki Nova Iguaçu’da doğan Ana Paula Maia, bugün çağdaş Brezilya edebiyatının kendine özgü seslerinden biri olarak öne çıkıyor. Yazarlığının yanı sıra senarist olarak da çalışan Maia’nın edebiyatla ilişkisi 18 yaşında, felsefe, tiyatro ve roman okumaya başlamasıyla güçlenmiş. Üç yıl sonra yazmaya başlayan yazar, 2003’te yayımlanan O habitante das falhas subterrâneas ile edebiyat dünyasına adım atmış. Gençliğinde bir punk rock grubunda bateri çalması, sinemaya ve özellikle western ile korku filmlerine duyduğu ilgi de onun edebi dünyasının oluşumunda önemli izler bırakmış.
Maia’nın romanlarında toplumun görünmeyen yüzleri, ağır işlerde çalışan insanlar, kapalı mekânlar, şiddet ve insan doğasının karanlık tarafı sürekli karşımıza çıkıyor. A Saga dos Brutos üçlemesiyle belirginleşen bu anlatı dünyası, De gados e homens (Sığırlar ve İnsanlar) ve Assim na terra como embaixo da terra (On Earth as It Is Beneath) gibi romanlarla daha da derinleşiyor. Maia’nın romanlarında kapalı çalışma alanları, ağır işçilik ve şiddet önemli bir yer tutuyor. Mezbaha, maden ya da hapishane gibi mekânlarda çalışan insanların hikâyelerini anlatırken, bir yandan da bu düzenin içinde insanın kendine ve çevresine nasıl baktığını sorguluyor.
Türkçede Tersine Kitap tarafından yayımlanan Sığırlar ve İnsanlar, Maia’nın bu karanlık ve çarpıcı edebi evrenini Türk okuruyla buluşturdu. Mezbahanın içinde çalışan Edgar Wilson üzerinden yalnızca hayvanların ve insanların ölümünü değil, ölümün bir üretim biçimine dönüşmesini, emeğin görünmezliğini ve insanın kendi yarattığı sistem karşısındaki konumunu sorguluyor. Romanın ardından Maia’nın On Earth as It Is Beneath adlı eserinin de uluslararası alanda dikkat çekmesi, yazarın kurduğu edebi dünyanın sınırlarının ne kadar geniş olduğunu bir kez daha gösteriyor. Sığırlar ve İnsanlar üzerine yaptığımız söyleşide Ana Paula Maia, romanın ortaya çıkışından Edgar Wilson karakterine, şiddet ve etik arasındaki ilişkiden kendi yarattığı edebi evrene kadar pek çok sorumuzu bizim için samimiyetle yanıtladı.
Sığırlar ve İnsanlar’ın ilk kıvılcımı neydi? Hangi görüntü, düşünce ya da olay sizi bu hikâyeyi yazmaya yöneltti?
Kasap ziyaretlerim… Rutin bir şeydi bu. Süpermarkete her gittiğimde, kasap sırasında ne kadar çok vakit harcadığımı fark ediyordum çünkü insanlar her çeşit et alıyordu. Biftek, kuşbaşı, kıyma, şerit doğranmış gibi farklı şekillerde istiyorlardı. Bu bana ne kadar çok et yediğimizi düşündürdü. Kasabın bıçak ve bıçak bileme aleti ile olan hüneri, kan lekeli kıyafetler, velhasıl… tüm bunlar düşüncelerimi harekete geçirdi.

Romanlarınızı yazmaya başlamadan önce hikâyeyi ve karakterleri zihninizde ayrıntılı olarak kurgular mısınız, yoksa yazma sürecinde onların sizi şaşırtmasına izin verir misiniz?
Bir hikâye yazmaya başladığımda, yalnızca ana karakteri ve içinde bulunduğu mekânı bilirim. Tüm anlatı, ben ilerledikçe kendiliğinden doğar.
Romanlarınızda mezbaha, maden ve hapishane gibi kapalı çalışma alanları sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mekânlar sizi neden bu kadar cezbediyor? Bu dünyalar sizin için toplumu anlamanın bir yolu mu?
Kitaplarımda anlattığım bu işler zorlu işler. Toplumun işleyişini sağlayan ve yeryüzünde varlığımızı sürdürebilmemize olanak tanıyan ağır bir işçilik söz konusu. Hayvanları kesmek, madenleri çıkarmak, istenmeyenleri parmaklıklar ardında tutmak… Biz böyle yaşıyoruz. Bu bir eleştiri değil, bir tespit. Benim edebiyatım, kim olduğumuzun ve nasıl yaşadığımızın tespiti üzerine kurulu.
Sığırlar ve İnsanlar’da bana göre asıl karakterlerden biri sistemin kendisi. Bu görünmez ama baskın düzeni kurarken gerçek hayattaki gözlemlerinizden ve araştırmalarınızdan nasıl yararlandınız?
Sanırım bu sorunun cevabı tam olarak az önce söylediğim şeyde gizli: Benim edebiyatım, kim olduğumuzun ve nasıl yaşadığımızın tespiti üzerine kurulu. Hal böyleyken, bu mekânların tasvir ediliş biçimi ve kurulan ilişkiler, aslında hepimizin daha önce gördüğümüz hissine kapıldığımız şeylere karşılık geliyor.
Edgar Wilson yaptığı işte mümkün olduğunca acıyı azaltmaya çalışıyor. Sizce onu ilginç yapan şey tam da bu etik çelişki mi? Bu karakteri yaratırken nasıl bir insan hayal ettiniz?
Edgar Wilson çelişkilerle dolu, kendine has, eşsiz bir insanlık barındırıyor ve kendi ölümü de dahil olmak üzere her şeyin bir sonu olduğunun bilincinde. Yeryüzünde, kendisini gizleyen bir gölgeye bürünmüş bir varlık gibi yürüyor. Edgar Wilson, uyanmış bir bilinç.
Roman boyunca “Gerçek yırtıcı kim?” sorusu sürekli okurun zihninde dolaşıyor. Bu soruyu yazarken kesin bir cevabınız var mıydı, yoksa cevabı tamamen okura mı bırakmak istediniz?
Bende de cevaplar yok. Kendimi sorguluyor ve kışkırtıyorum. Okur nasıl sarsılıyorsa, ben de öyle sarsılıyorum. İnanın bana, ben de okur kadar biliyorum. Bu yüzden kitaplarımın, onları okuyan her okurun içinde, onları düşünen her zihinde tamamlandığına inanıyorum.
Romanlarınız şiddeti anlatmasına rağmen onu hiçbir zaman gösterişli ya da estetik bir unsur hâline getirmiyorsunuz. Sizce şiddeti edebiyatta dürüst ama sömürüsüz anlatmanın sırrı nedir?
Yazdığınız şey hakkında dürüst olmak.
Eserlerinizde doğa, emek ve şiddet birbirinden ayrılmayan unsurlar gibi görünüyor. Roman evreninizi kurarken hangi yazarlar, sanatçılar, filmler ya da kişisel deneyimler sizi besliyor?
Edgar Allan Poe’dan (Edgar Wilson adını da bu yüzden seçtim, Edgar Allan Poe ile Poe’nun öyküsü William Wilson’ın birleşimidir), sinemada Sergio Leone’den ve müzikte Johnny Cash’ten etkilendim. Bu üç referansı öne çıkarabilirim ama inanın çok daha fazlası var.
On Earth as It Is Beneath, Sığırlar ve İnsanlar ile aynı edebi evrenin farklı bir yüzü gibi hissettiriyor. Siz bu iki roman arasındaki bağı nasıl tanımlarsınız? Birini yazarken diğeri zihninizde var mıydı?
Genellikle kendi yarattığım bir evrenden yola çıkarak yazarım. Bu evrendeki tüm hikâyeler birbirine bağlıdır. Okur, kitaplarımı okudukça bu referansları yakalar ancak bunlar tamamen bağımsız hikâyelerdir. Sığırlar ve İnsanlar’ı yazdığımda, On Earth as It Is Beneath henüz aklımda yoktu. Fakat Bronco Gil’in hikâyesini anlatmak istediğimi çok iyi biliyordum.
Romanlarınız okuru rahatsız ediyor ama aynı zamanda düşünmeye de zorluyor. Bir okur kitaplarınızdan birini bitirdiğinde, zihninde en çok hangi sorunun kalmasını istersiniz?
Belirli bir sorunun iz bırakmasını beklemiyorum, her okur farklı bir şekilde etkileniyor.
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni bir roman ya da proje var mı? Okurlarınızı nasıl bir hikâye bekliyor?
Ağustos 2026’da Bury Your Dead adlı kitabım Charco Press tarafından İngilizce olarak yayımlanacak. Bu kitapta okur, Edgar Wilson ile sembollerle yüklü tuhaf bir yolculukta yeniden buluşuyor. Brezilya’da ise eylül ayında, Portekizce dilinde yepyeni bir “folk-horror” romanı olan O Tenebroso Brilho do Sol (Güneşin Karanlık Parıltısı) adlı eserimi yayımlayacağım.
Yazarlık yolculuğunuza baktığınızda, önümüzdeki yıllarda aynı temaları daha da derinleştirmeyi mi hedefliyorsunuz, yoksa sizi bambaşka anlatı alanlarında da görecek miyiz?
İnsan doğasının bu evrensel ve karanlık meselelerini gittikçe daha da derinlere inerek kazmaya, aynı yoldan gitmeye devam edeceğim.
Bundan on yıl sonra Ana Paula Maia’nın nasıl bir yazar olarak anılmasını istersiniz?
“Ana Paula Maia, Edgar Wilson ve Bronco Gil’in arkadaşıydı.”
Son olarak, eserlerinizi ilgiyle takip eden Türk okurlarına söylemek istediğiniz bir mesaj var mı?
Türkiye’de beni yeni yeni tanımakta olan okurlara karşı derin bir onur ve minnet duyuyorum. Çok zekice ve içgörülü geri dönüşler alıyorum. İtiraf etmeliyim ki, muazzam okurlarsınız. Kendimi çok şanslı hissediyorum.

















