Mayıs Rukel: “Güneşhamağı’nın, hayatın ruhsuzlaştırılmasına direnen bir yer olmasını istedim”

Ağustos 4, 2026

Mayıs Rukel: “Güneşhamağı’nın, hayatın ruhsuzlaştırılmasına direnen bir yer olmasını istedim”

Söyleşi: Ayşe Yazar

Mayıs Rukel’in Güneşhamağı adlı kitabı İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarla son romanı hakkında konuştuk.

Romanda anlatıcının kim olduğu, romanın kurmaca dünyasını konumlandırma ve dilini belirleme açısından yazarın okura açılan kapısıdır diye düşünüyorum. Anlatıcının Orman Hardalkedi olması tema açısından da kritik bir önem arz ediyor. Anlatıcı olarak neden Orman karakterini seçtiniz? Anlatıcı olarak düşündüğünüz başka bir karakter var mıydı?

Anlatıcının Orman olmasının kritik önemine dair tespitinize tamamen katılıyorum. Anlatıcı ya Orman olacaktı ya da gördüklerini üçüncü tekil şahısla anlatan bedensiz bir ses. Fakat her ses bir karakterdir. Anlatmak istediğim hikâyede dış anlatıcıya ihtiyaç yoktu. Orman’la okur arasına başka bir sesin girmesini de istemedim. Güneşhamağı dünyasının, okurun Orman’la kurduğu güven ilişkisi üzerinden katman katman açılmasını istedim.

Orman okurla her şeyi hemen paylaşan bir anlatıcı değil. Piran Tepesi ormanlarında içine düşüveren yasın sebebi gibi. Orman’ın okurdan belli bir süre geri tuttuğu bilgileri de kurmaca stratejisi gibi hissettirmemek adına, anlaşılır duygusal sebeplerle onun yüreğinde çapalandırmam gerekti. Böylece Orman iç dünyasını açtığı ölçüde okur da hikâyesine yaklaşabilir oldu. Tıpkı gerçek insanlar gibi.

Yer yer Orman’ın okurla konuştuğundan emin olmak da güçleşiyor. Karakteri gereği, aslında bazı mahrem deneyimlerini ayrıntılı anlatacak biri değil. Kimi zaman sesi sanki günlüğüyle konuşuyormuş gibi bir mahremiyet de taşıyor.

Orman, Güneşhamağı hikâyesinin sıfır noktası. Hardalkedi ailesinin en küçüğü. Dünyayı ve doğayı önemseyen büyüklerinin, uğruna mücadele ettikleri neslin temsilcisi. Büyüklerinin kurduğu gerçekliğin sonuçlarını devralıyor ve ilk gençlik yıllarında kendisini bu dünyanın her yanıyla ilişkilendiriyor. Bu sebeplerle de Güneşhamağı’nın geçmişini ve roman boyunca gerçekleşen dönüşümünü Orman’ın gözlerinden izlemek en etkili seçenek oldu.

Romanda göç kavramının ve sürgün olma halinin hem bireysel hem de toplu olanına (mübadele) değinmişsiniz. Acının veya travmanın bireysel ya da toplu yaşanması arasında bir fark olmadığını hissettirdi romanınız. Bunca acıyı kurban yaratmadan anlatmayı nasıl başardınız?

Göç, sürgün ve mübadele, hatta Uçargöçer Gemeniler’in hikâyeye taşıdığı göçebelik; hepsi politika, tarih ve çeşitli şiddetlerle de şekillenen hâller. Bu tecrübelerin bireysel sonuçları, daha geniş toplumsal sonuçlarının temelini oluşturuyor. Orman da ailesinin acılarını anlamlandırabilmek için, kendi çekirdek dünyasının tam ortasında durup tarihin koridorlarına bakıyor. Edward Said’in sürgün için “bir tür yarık” demesi gibi; insanın doğup büyüdüğü yerle arasına zorla açılmış bir çatlak. Orman da elini soy ağacının ortasında açılmış çatlağın üzerinde gezdiriyor.

Acıyı kurban yaratmadan anlatmış olduğuma dair gözleminiz beni çok sevindirdi. Bu sanırım karakterlerimin iradelerine, rızalarına, acılarının ve sevinçlerinin kutsallığına duyduğum saygıyla şekillendi. Kurbanlaştırmak, kişinin iradesinin silindiği yerlerde ortaya çıkıyor. Güneşhamağı karakterleri ise kendilerine yaşatılan acılar karşısında dahice icatlarla hayatta kalmayı başarmış, seçeneklerini bollaştırmış, her şeye rağmen hayatı güzelleştirmeye devam edebilmiş insanlar.

Güneşhamağı’nın önceki adı Şems-i Teavün. Yer adlarının değiştirilmesi çoğu zaman politiktir. Bunlar değiştirildiğinde hep eski isme bir özlem duyulur, yeni isim pek de kabullenilmez. Güneşhamağında böyle bir şey hissedilmiyor. Bununla ilgili neler söylersiniz?

Yer adlarının değiştirilmesi hakikaten çoğu zaman politik. Hatta bu yüzden “dayanışma” anlamına gelen teâvün kelimesinin isimden düşmüş olması, yardımlaşmaya dayalı bir iradeye yapılan göndermenin isimden silinmiş olması bana gerçekçi geldi.

Orman, hikâyenin başlarında Gemeniler için “Soyadlarımızı Türkçe seçmeye razıydık, yeter ki annelerimizinkileri de alabilelim,” diyor. Osmanlı Türkçesi bile kendi öz dilleri olmadığından, Gemeniler Cumhuriyetle birlikte değişen Türkçe’ye de direnmiyorlar. Fakat sürgün topraklarında hayatta kalmaya çalışırken kendi dilleri Mahpuri’yi unuttular. Dilin kaybı belki de katlanılmaz büyüklükte bir acı olduğu için bu değişimleri kabullenmeye çalışıyorlar.

Hem Güneşhamağı tatlı bir isim. Belki Şems-i Teavün’e nazaran, yeni nesil sakinlerinin daha çok içine sinmiştir. Adresimde Güneşhamağı yazsın isterdim.

Sevgi nefestedir, nefese konabilir, nefesle taşınabilir.”

İtalik şekilde yazılan bunun gibi pek çok ifade var kitabınızda. Bu ifadeleri çok ahenkli buldum. Okurken kendiliğinden ezgili ifadeler olarak kulağımda melodisi belirdi. Romanınızda müziğin yeri nedir?

Örneğinizdeki gibi italik yazılanların birçoğu, Gemenilerin sihir filozofisi Lugalia’ya dair yazılmış büyülü metinlerden alıntılar. Çeşitli Lugalia el yazmaları, ya da Orman’ın dedesi Meçhul Bey’in araştırma notları gibi. Sihre ait oldukları için, gündelik anlatının dışında ve kendilerine özgü bir tınıyla duyulmalarını önemsedim. Orman dedesinin okuma odasına kapanıp sihir araştırmalarına daldığında, okurun da başka bir gerçekliğe açılan kapılardan onunla beraber geçtiğini hissetmesini istedim. Dilin müziği sihre kutsal, kadim, bilgelik dolu bir ses getirdi.

Müzikse romanın her yerinde. Bir yerleri silip süpürüp temizleyişlerine doksanların Gemeni pop şarkıları eşlik ediyor. Limon Beyefendi’nin virtüöz parmakları tuşlarla buluşunca taverna Meygüsar sessizleşiyor. Orman bazı insanları ona zamanında tanıttıkları bestecilerle hatırlıyor. Hafta sonları merkezdeki diskodan gelen müzik, Orman’ın Güneşhamağı’nda geçen yazında iz bırakıyor. Kibrit Hanım unutulmuş Gemeni şarkılarını hayata döndürmek için Toprakev korosuna sarılıyor; hatta onun sihirle mırıldandığı melodiler yer yer canlarını kurtarıyor. Müzik, Güneşhamağı’nda yaz vakti Orman’ı okşayan serin esintilerden biri gibi.

Romanı yazarken, bu yazdığım bir düz yazı mı, yoksa upuzun bir şiir mi, ya da bir çeşit beste mi, bazen emin olamayayım istemiştim.

Kibrit Hanım, Nar, Güneşhamağı, Hardalkedi, kitabın kapağındaki portakal ağacı, portakal ağacından süzülen güneş ve sizin adınız Mayıs, hepsinde de bir sıcaklık kendini hissettiriyor. Bunların yanında hikâyenin en etkili kişisi Orman’ın adında neden bu yakıcılığı görmüyoruz? Hikâyenin ateşi ve yakıcılığı yazma sürecinizi nasıl etkiledi?

Güneşhamağı birçok açıdan bir anneanneyle torununun tatlı hikâyesi; fakat Kibrit Hanım’la Orman arasındaki ilişki aynı zamanda derinlikli ve karmaşık. Kibritin çöpü ormandan gelir; tek kibrit koskoca ormanı yakıp kül edebilir. İsimlerinde hem aralarındaki ilişkinin taşıdığı bazı gerginlikler, hem de kalkışmaya hazırlandıkları işlerin alevli riskleri hissedilsin istedim.

Orman yarı Türk, yarı Gemeni. Türk babasının evlilik öncesi soyadı Çınar. Gemenilerin kültüründe özel yeri olan safirçınar, yaslıçınar ağaçlarından değil, sadece çınar. Orman’ın Gemeni soyunda ateşin sıcaklığı var. Nar ve Mazhar’ın evliliğindense daha toprak ruhlu olan Orman doğuyor: Yelçelen Dağı ormanlarının öz çocuğu. Hatta Orman bir yerde Gürgen için “dışadönük, ateş gibi,” diyor. Kendisinde özlemini çekip Gürgen’de bulduğu bir element.

Güneşhamağı romanının elementi ateşti. Orman bu hikâyede ateş elementiyle dost olmayı öğrenecekti. Bu en başta aldığım ve yazarken hep merkezde tuttuğum bir karardı. Tematik bir çengel gibi hikâyenin tonunu şekillendirdi.

Romanınızda “Kardönüm Şöleni” gibi törenler özellikle ruhu sağaltan bir öge olarak öne çıkıyor. Törenler, oluşturduğunuz kendine has bu evrende yerini nasıl aldı?

Gemenilerin şölenleri ve ritüelleri, Güneşhamağı’nda geçen zamana bir iskelet kazandırıyor, zamanı anlamlı bölmelere ayırıyor.

Filozof Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair’de ritüellerin toplumlar için hayatî önem taşıdığını savunuyor. Evrenin uçsuz bucaksız boşluğuna rağmen dünyada kurduğumuz evlerimiz nasıl bizlere bir yuva hissi veriyorsa, ritüellerin de zamanın sonsuz akışında bizler için yaşanabilir alanlar oluşturduklarını söylüyor. Zamanı yapılandırıyorlar; zamana bedensel olarak tecrübe edebileceğimiz bir şekil kazandırıyorlar.

Güneşhamağı’nın aksine, Orman ve anneannesinin sürgün şehri Rododiar’da zaman “vızıldıyor”; amaçsızca, anlamsızca, dur durak bilmeden ilerleyerek. Akıp giden zamanda her şey birbirinin üzerine biniyor, her şey önemini yitiriyor. Zamanın ritmi makineselleşiyor.

Belki bizler de benzer sebeplerden ötürü her geçen yıl zamanın daha da hızlı akmaya başladığını hissediyoruz.

Ritüelleri benimsemiş toplumlarda zamanın ve yaşamın, insanlara iyi gelecek şekilde biçimlendirilmiş bir hâli var. Bunu Nepal’de de yaşadım; Nepal de hızla değişiyor olsa da. Her hafta başka bir şölen, ritüel, bayram vardı. Bunun insanların hayatında nasıl bir manevi derinlik yarattığını gördüm.

Aslında Türkiye’de geçen çocukluğumda da bayramlarımızı bedensel ve ruhsal, daha bütünlüklü hissederdim. Ben Türkiye’den ayrılana dek, bayramların bende uyandırdığı hislerin de her geçen yıl silikleşmeye başladığını fark etmiştim.

Güneşhamağı’nın, hayatın ruhsuzlaştırılmasına direnen bir yer olmasını istedim.

“Sanat, tarihten evlâdır.” Orman’ın dedesinin kardeşi Limon Babilmond’a söylettiğiniz bu cümle romanda etkilerini hissettiğimiz Türk tarihinin önemli olaylarını hatırımıza getiriyor. Bu bana sizin de okurlarınızda aradığınız nitelikleriniz olduğunu düşündürdü. Sizi herkes mi okumalı, kimler okumalı sizi?

Okurlarımdan taleplerime dair dostlarımın da fark ettiği bir gözlemde bulunmuşsunuz. Güneşhamağı’nı yazarken, talepkârlığımın farkındaydım. Hikâyenin dikkatle dinlenmesini rica etmek istedim, derin bir dikkatle okunsun. Bütün hikâyeyi de böyle bir dikkati hak edecek şekilde örmeye çalıştım. Her tercihimin “Bana güvenin,” demesini istedim: “Her şeyi titizlikle dokudum, özenle zenginleştirdim, dikkatle kurdum. Her şeyin oluşumuna bolca zaman verdim.”

Artık pek duyulmayan kelimeleri kullanırken, açıp bir yerden anlamlarına bakacak okurlara göz kırptım. Tarihe, edebiyata, sanata yaptığım göndermeleri sezip noktaları birleştirecek olanlara bulmacalar bıraktım. Meraklarının onları ödüllendirmesini istedim; eşeleyebilecekleri her yere hikâyenin başka boyutlarını ortaya çıkaran büyük-küçük hazineler gömdüm.

Hikâyenin böyle bir çabayı hak ettiğine güvenmeseydim, bunun gerekmemesini sağlardım, okurdan sayfa çevirmeleri dışında bir şey beklemezdim.

Okurlarımın, bir edebi eserle karşılıklı ilişkilenme tecrübesini daha derinden yaşamalarını istedim.

Beni herkes okuyabilir; umarım hikâyelerimde herkes kendisine iyi gelecek bir şey bulur. Kitabı, onu eline alıp hikâyesine vaktini verecek herkese saygı ve sevgiyle sarılsın diye büyüledim. Kardeşlikle yazdım.

Yamaç Dede, Toprakev’deki toplantıya Orman liderlik ederken toplantıdaki katılıma göre mekânı niçin küçültmediğini Orman’a soruyor. Buradan ve anlattığınız pek çok yapıdan, mimariye ve dolayısıyla estetiğe önem verdiğinizi görüyoruz. Karakterlerinize seçtiğiniz isimler, mekân adları ve özellikle “sihirşiir ” tabirinize baktığımızda dil meselesi üzerine kafa yorduğunuz belli. Sihirşiirde yapılan değişiklikle ortaya çıkan şey, Orman için pek de istenen durumlar değil. “Dil canlı bir varlıktır.” anlayışından farklı bir tutum sergileniyor. Orman, neden böyle hissediyor?

Romanınızda oluşturmaya çalıştığınız dil ve estetik için hangi hassasiyetlerden bahsedebilirsiniz?

Toprakev’in anahtar deliği asimetrik; baskıcı ideolojilerin mimari stillerinde sık rastlanan simetriyi bozuyor. Kapılarıysa türlü geometrik şekillerde yapılmış geçitler. Bir ibadet yeri olmadığından, ne tanrıyı yukarı koyuyor, ne insanı aşağı. İçeride birlik, eşitlik ve yaşamın kutsallığının tınısı var. Çıplak ayakla basmaya heves ettiren çam zemin, geniş ve toprağa yakın alanlar, kubbenin içeri taşıdığı gizemli evren. “Mekânın mimarisi onun yaratılma niyetini taşır.” Tavanı sızdırdığında bile Toprakev’in mimari sesini duyuyoruz, ondan mimari bir tavır görüyoruz.

Gemenilerin Aygölgesi Tepesi’ndeki mezarlığına giden yol, on beş metrelik servilerle çevrili bir ruhsal geçit gibi. Yaşayanların dünyasından ölümün topraklarına giden kıvrım kıvrım yol.

Orman, Yonca ve Yonca’nın büyükbabası Atilla Bey, ellerinde büyükçe bir mimari kitabıyla kanepeye oturup Cumhuriyet’in mimari üsluplarını konuşuyorlar. “Kamusal ruhun inşası ve yıkımı onu temsil eden yapılarla başlar. Her değişim mutlaka mekânda yer bulur.”

Toprakev’in mimarisine ilk esin kaynaklarından biri Hatay’daki Aziz Petrus Kilisesi’ydi. Kiliseyi Ara Güler’in 60’larda çektiği bir fotoğrafta gördüm, Ekim 2023’te Amsterdam’daki bir sergisinde. Ürdün’deki Petra kalıntıları da Toprakev’i şekillendiren görüntülerdendi.

Güneşhamağı’nı bir mekân olarak yaratırken, mimarisini görmezden gelemezdim. Neredeyse konuşacak kadar kanlı canlı Hardalkedi evinden, bir yaşlı sekoya ağacının gövdesine inşa edilmiş çan kulesine kadar her yapı, mimarinin politikasına, tarihteki yerine, toplumları şekillendirme gücüne dair yaptığım araştırmalardan beslenmiş kararlarımı taşıyor.

Bunlara verdiğim önemi sezmiş olmanıza çok sevindim.

Aslında Orman, sihirşiiri anlamaya çalışırken onu biraz dürtüklüyor. Sihirşiir büyük ustalık gerektiren bir sihir dalı. Öyle kudretli bir sanatkârlığın ürünüler ki, o şiirlere kelime eklemek ya da bir kelimeyi içlerinden çıkarmak sanki bir felakete sebep oluyor. Bünyeleri bozuluyor, ekşiyorlar.

Söz konusu sihirşiir olmadığında, Orman da dilin canlı bir varlık olduğu önermesiyle hemfikirdir. Bunu Fincan Teyze’yle beraber verdikleri Mahpuri derslerinde de görüyoruz. Sömürgecilerin kaynaklarında hayatta kalmış Mahpuri örneklerini derslerinde kullanmak istemiyorlar. Dilin ruhunun kutsallığına saygı duyuyorlar.

İnsanların tarihsel geçmişine baktığımızda ne zaman kaotik ve travmatik olaylar yaşansa mizahi üretimlerinde bir artış görülüyor. Anlattığınız konuları düşündüğümüzde özellikle Fincan Teyze ve Kibrit Hanım’ın diyaloglarının romanda mizahi ögelere oldukça hizmet ettiğini görüyoruz. Romanda anlattığınız, insanlığın en netameli konularıyla mizahın eşlikçiliği üzerine neler söylersiniz?

Hikâye, “Anneannem pasaport kontrol memurunu güldürmeyi başardı,” diye başlıyor. Yani anneannem o memurun içinde bürokratik katılığın, memuri otomatikliğin, ülke sınırları arasındaki gergin mekanikliğin ötesinde bir insanlık, bir canlılık yakaladı ve o canlılığı tuttuğu gibi yüzeye çıkardı. Kibrit Hanım’ın aniden parlayan alevleri sadece öfkeyle yükselmiyor; Kibrit Hanım neşeyle de birden ateş ateş kahkaha atıyor.

Hem Nietzsche’nin bir sözü var, sanırım çevirisi Nurdan Gürbilek’ten: “İçinde bir kahkahanın çınlamadığı bir hakikat yanlıştır,” diyor. Deleuze de bu düşünceyi şöyle ilerletiyor: en takdir ettiği edebiyat ve sanat eserleri; çirkin, umut kıran, dehşet verici şeylerden bahsettiklerinde bile daima bir neşe yayıyorlar. Bir yaşam olanağı araştırıyorlar.

 Bu kahkaha, dünyadaki acılara kayıtsız kalmanın, adaletsizliği kabullenmenin kahkahası değil. Her şeye rağmen neşede bir hak iddia etmenin kahkahası.

 Fincan Teyze bu tavrın vücut bulmuş hâli gibi. Yaşadığı acılar çok büyük, ama kitapta belirdiği her sahneye yaşam, heyecan, kahkaha taşıyan bir karakter.

En hüzünlü zamanlarda bile gülecek bir şeyler bulabilmemizi, birbirimize gülümsemenin ışığıyla dönüp bakabilmemizi istiyorum.

Orman, “Kuğu’nun odasına adım atar atmaz gerçekliğin büküldüğünü hissettim.” diyor. Romanınızın bir yerinde de “İyileşme ilkin hayaller aleminde başlar.” diye bir cümle kuruyorsunuz. Kuğu’nun engelliliğini işleme biçiminiz, onun oturduğu yerden başardığı şeyler, okurun da duygu dünyasına sirayet ediyor. Bu kitapta iyileşmeyi başlatan bir şey var. Kitabı bitirdikten sonra hayallerimizi büktüğünüzü hissettim.  Okurlarınız kitabın kapağını kapattığında hangi duyguları yanlarında taşısın isterdiniz?

Kitapta iyileşmeyi başlatan bir şey görmüş olmanız beni çok mutlu etti. Yazarkenki niyetlerimden biri, okurlarına merhem olmasıydı. Son sayfayı bitirip kapağını kapatanlara hayatın şiirsel güzelliğini, yaşamın kutsallığını hissettirmiş olmasını istedim. Kitabın başından kalkarken kendilerini yenilenmiş, güçlenmiş hissetmelerini, dünyaya başka bir gözle bakmaya başlamalarını umdum.

Anlattığım hikâyelerin, çektiğim filmlerin, yaptığım müziğin ve diğer işlerimin hepsinin üretim süreçlerinde, onlarla ilişkilenen insanları nasıl bir yolculuktan geçireceğim ve o insanları en son nasıl bir manzarada, nasıl duygularla bırakacağım soruları hep belirleyici oldu. Acıları görmezden gelmek benlik değil; yüzleşmeyi, beraber hissetmeyi ve yeni iletişim olanakları yaratmayı seviyorum. Ama eserlerime vaktini veren insanları sefil bir hâlde, karamsarlıkla köşeye sıkıştırılmış, yüreklerinde çaresizlik hissiyle bırakmak istemiyorum. Eserlerim eğer acıları, adaletsizlikleri gözler önüne serecekse, o seyir hâlinden çıkarken bir şeyleri değiştirme isteğiyle dolmamızı, seçeneklerimizin olduğunu hatırlamamızı, hâlâ hayatta olduğumuzu fark etmemizi ve irademizin sihirli kapasitesini idrak etmemizi istiyorum.

Özenli, derinlikli sorularınız için teşekkür ederim.

Yorum yapın