Tijan Sila’nın Saraybosna Radyosu Üzerine İnceleme | Neslihan Hazırlar

Ağustos 4, 2026

Tijan Sila’nın Saraybosna Radyosu Üzerine İnceleme | Neslihan Hazırlar

“Kelimeler, insanın yanında taşıdığı en inatçı bellektir.” Herta Müller

Son yıllarda dünya edebiyatında savaş ve zorunlu göç temalı romanların yeniden görünür hâle gelmesi tesadüf değildir. Michael Lentz’in Pasifik Sürgünleri, Paul Lynch’in Peygamberin Şarkısı ve Tijan Sila’nın Saraybosna Radyosu, farklı coğrafyalarda geçseler de aynı sorunun peşine düşer: İnsan yurdunu gerçekten ne zaman kaybeder? Evini terk ettiğinde mi, çocukluğu artık geri dönülemez hâle geldiğinde mi?

İvo Andrić, 1961 yılındaki Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasında, “İnsan hikâyesini anlatma intiyacından hiçbir zaman vazgeçmemiştir,” demiştir. Tijan Sila’nın Saraybosna Radyosu da bu geleneğin çağdaş bir halkası gibidir. Çünkü savaşın susturmaya çalıştığı bir çocuk, yıllar sonra yalnızca kendi sesini değil, bir kuşağın hafızasını da hikâyeye dönüştürerek yeniden konuşturur. Anlattığı, çocukluğundan sürgün edilmiş bir kuşağın hikâyesidir.

İvo Andrić’in Bosna’sında tarih, insanın kaderini belirleyen büyük bir nehir gibi akar. Köprüler, nehirler, kasabalar tarihin tanıklarıdır. Medeniyetlerin ve toplumların hafızası ön plandadır. Tijan Sila’nın Bosna’sında ise tarih, bir çocuğun odasına düşen havan mermisinin sesi kadar yakındır. İki yazar farklı yüzyıllarda yaşasa da Bosna’nın belleğine kulak verir; biri mekânın hafızasını, diğeri insanın hafızasını anlatır.

İvo Andrić’te tarih sürgün edilir. Herta Müller’de dil sürgün edilir. Tijan Sila’da ise çocukluk sürgün edilir. Dünya hâlâ yeni sürgünler, yeni yıkımlar ve yeni sessizlikler üretirken, Tijan Sila’nın romanı geçmişe ait bir tanıklık olarak kalmıyor. Her yeni savaş, bu romanın sayfalarını yeniden açıyor. Çünkü değişen yalnızca şehirlerin adı oluyor; çocukların korkusu, annelerin bekleyişi ve belleğin taşıdığı yük aynı kalıyor.

Saraybosna, denildiğinde 1992-1996 yılları arasında yaşanan ve modern Avrupa’nın en uzun kuşatmalarından biri olarak tarihe geçen Bosna Savaşı akla gelir. Oysa Saraybosna’yı yalnızca savaşla anmak, yüzyıllar boyunca taşıdığı kültürel hafızaya haksızlık olur. Osmanlı’nın taş döşeli sokaklarından Avusturya-Macaristan’ın mimarisine, camilerin ezanından, kilise çanlarına, sinagogların sessizliğinden, çarşıların çok sesliliğine uzanan çok dinli, çok katmanlı yaşamıyla bu şehir, farklı kimlikleriyle yüzyıllar boyunca yan yana var olabilmiştir.

Saraybosna Radyosu savaşın büyük anlatılarından çok, gündelik hayatın içine sızan korkunun, açlığın, soğuğun, kayıpların, sessizliğin, çocuk kalmaya çalışan bir ruhun izini sürer. Okur, savaşın gürültüsünü değil, geride bıraktığı sessizliği duyar. Kaybolan dilin, yitirilen dostlukların, komşuluk ve akrabalık ilişkilerinin nasıl molozlar altında kaldığını gösterir.

Bosna-Hersek’in yakın tarihi, romanın arka planını anlamak açısından önemlidir. Yugoslavya’nın dağılma süreciyle birlikte Bosna-Hersek, 1992 yılında bağımsızlığını ilan etti. Ardından başlayan etnik ve siyasal çatışmalar kısa sürede bir yıkıma dönüştü. Saraybosna, dört yıl süren kuşatma boyunca keskin nişancıların ve bombardımanın gölgesinde her an gelebilecek ölüm korkusuyla yaşamaya çalıştı. Binlerce sivil yaşamını yitirdi; yüz binlerce insan evini terk etmek zorunda kaldı. Tarih kitapları bu dönemi sayılarla anlatır. Tijan Sila ise aynı dönemi bir çocuğun gündelik yaşamında, bastırılamayan açlığında, arkadaşlarını kaybettiğinde, korktuğunda, ölümle yüzleştiği anda, ayaklarının ucuna atılan bir ekmek torbasında ya da bir radyo sesinde yaşatır.

Sırp kuşatması ve bombardımanı altında tiyatro ve konserlerin devam etmesi, Susan Sontag’ın Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununu Saraybosna Gençlik Tiyatrosu’nda sahnelemesi, edebiyatın savaş karşısındaki direnci, tiyatro tarihinin en güçlü siyasi ve insani eylemlerinden biridir.

Eleştirmenler, Tijan Sila’nın çocuk anlatıcısının sesini korurken savaşı ajitasyona başvurmadan anlatabilmesini romanın en güçlü yanı olarak öne çıkardı. Alman edebiyat çevrelerinde gördüğü ilgi, yazarın 2024 yılında Ingeborg Bachmann Ödülü’nü kazanmasıyla daha da arttı. Böylece Saraybosna Radyosu, Bosna’nın hafızasını anlatan kişisel bir tanıklık olmanın ötesine geçerek, savaşın çocukluk üzerindeki yıkımını evrensel bir deneyime dönüştüren eserler arasında yerini aldı.

1981 yılında Saraybosna’da doğan Tijan Sila, Bosna Savaşı sırasında ailesiyle birlikte Almanya’ya sığınmak zorunda kaldı. Çocuk yaşta yaşadığı bu kopuş, sonraki yıllarda yazacağı metinlerin temel izleğine dönüştü. Bugün Almanca yazan önemli çağdaş yazarlardan biri olarak kabul edilen Sila’nın eserlerinde göç, aidiyet, kimlik ve savaşın kadınlar ve çocuklar üzerindeki kaotik etkileri ana temayı oluşturur. Okura en ağır travmaları zaman zaman ironik bir dille aktatarak yaşananların ağırlığını hissettirir.

Saraybosna Radyosu’nun doğrusal olmayan anlatı yapısı, okura zaman zaman Svetlana Aleksiyeviç’in anılar ve tanıklıklardan ördüğü metinleri hatırlatır. Her iki yazarda da savaş, kesintisiz bir olay örgüsü içinde değil; belleğin parçalı doğasına uygun biçimde kırık anılar, sesler ve görüntüler aracılığıyla aktarılır. Ancak Svetlena Aleksiyeviç belgesel tanıklığı merkeze alırken, Tijan Sila aynı parçalı kurguyu otobiyografik bir roman içinde yeniden üretir.

Bu noktada Dubravka Ugrešić’i de anmak gerekir. Ugrešić’in savaş, sürgün ve aidiyet duygusunu ele aldığı metinlerde olduğu gibi, Saraybosna Radyosu’nda da anlatı tek bir doğrultuda ilerlemez; anılar, çağrışımlar ve kırılmalar, belleğin dağınık ritmini takip eder. Böylece parçalı anlatı yalnızca biçimsel bir tercih olmaktan çıkar; savaşın insan zihninde bıraktığı çatlakları görünür kılan bir anlatım aracına dönüşür. Sila’nın romanı bu yönüyle hem Aleksiyeviç’in çok sesli tanıklık geleneğiyle hem de Ugrešić’in sürgün ve bellek eksenli anlatı dünyasıyla ortak bir zeminde buluşurken, kendi özgünlüğünü korur. Saraybosna Radyosu’nun bu parçalı yapısı, tek bir anlatıcıyla kurulmasına rağmen çok sesli bir etki yaratır. Radyodan yükselen sesler, mahalledeki insanların gündelik yaşamı, aile bireyleri arasındaki ilişki ve savaşın farklı yüzleri metinde yankılanır.

Romanın dikkat çekici yönlerinden biri de Bosna’da doğan Tijan Sila’nın bu hikâyeyi Almanca kaleme almış olmasıdır. Çocuk yaşta savaş nedeniyle Almanya’ya sığınan yazar için Almanca, yalnızca yeni bir yaşamın dili değil, aynı zamanda kaybedilen çocukluğun yeniden anlatılabildiği edebî bir alandır. Bu durum, Saraybosna Radyosu’na ayrı bir anlam kazandırır. Roman, Bosna’yı anlatırken kaybedilen anadilin belleği ile sonradan edinilen dili aynı anlatıda buluşturur. Sürgün yalnızca anlatının konusu değil, romanın diline de sinmiş bir deneyim hâline gelir.

2023 yılında yayımlanan Saraybosna Radyosu’nun (Radio Sarajevo) Türkçe baskısı, 2025 yılında Siren Yayınları tarafından yapılmıştır. Çevirmen Ayça Sabuncuoğlu, romanın yalın ve sarsıcı anlatımını metnin ruhuna sadık bir titizlikle Türkçe’ye aktarmış.

Roman, günümüz savaş edebiyatı içinde ayrıcalıklı bir yere yerleşir. Çünkü savaşın kendisini değil; savaş sonrasında insanın içinde yaşamaya devam eden sesi anlatır. Belki de romanın adındaki “radyo”, bu yüzden yalnızca haber taşıyan bir araç değildir. Görünmeyen insanların sesidir, umut ile korkunun aynı frekansta buluştuğu yerdir, dış dünyayla son bağdır.

Bazı sesler susmaz. Savaş biter, şehirler yeniden kurulur; ama bellek, tıpkı bir radyo frekansı gibi, en beklenmedik anda yeniden çekmeye başlar. Saraybosna Radyosu da tam olarak bu sesi dinlemeye çağıran bir romandır.

“Muhtemelen hayal edemiyorsundur ama savaş hiç bitmedi.” (sf.157)

Yorum yapın