“Boğaz’ın Kıyameti” ve romanda Erdinç Akkoyunlu gerçeği | Sedat Çağlar

Ağustos 1, 2026

“Boğaz’ın Kıyameti” ve romanda Erdinç Akkoyunlu gerçeği | Sedat Çağlar

1979’un Kasım ayı. Ülkede çözümleri beklenen, toplumu yıldırmış meselelerin son raddesine ulaştığı bir zamanda; soğuk İstanbul günlerinde, şehrin insanını cayır cayır yakan bir hikâyenin eseri gazeteci ve yazar Erdinç Akkoyunlu’nun Temmuz 2026’da Everest Yayınları tarafından yayımlanan ikinci romanı “Boğazın Kıyameti.”

Yazar, bu ikinci eserindeki tasarladığı evrenini; sizi İstanbul’un 1979 yılının sosyoekonomik atmosferinin içine dâhil edebilmenin edebi çabasının çarpıcı sunumlarıyla önce sağlam bir zemine oturtuyor. Sonra şehrin semtlerine, caddelerine ve sokaklarına inerek yazarın birinci amacının yerine getirildiği ilk aşamaya geliyorsunuz: Özneleştirme. Yazar, okuru yakalamak zorunda olduğu bu ilk adımı; sizi, sağ ve sol siyasi görüşlerde gruplaşan gençlerin birbirlerini acımadan öldürdüğü şehrin tekinsiz sokaklarından geçirip karaborsacıların meydanlarda uzattığı şeker, tüp, un gibi temel ihtiyaç malzemelerinden edinebilmek için girilen kuyruklardan herhangi birine girebilmeyi iş edinmiş bir adamla karşılaştırmaya götürerek atıyor.

Kahramanımız cinayetten giydiği 20 yıllık hükmünü tamamlamış; 60 yaşında bir Arap Türkü, Şakir. Hapisten çıktıktan sonra bir yılını geride bırakmış olan kahramanımız, sabıkası ve yaşı sebebiyle hiçbir işte düzenli bir biçimde çalışma şansı bulamıyor bu süre zarfında. Ancak karaborsa kuyruklarında bekleyemeyecek kadar hasta, yaşlı ya da ekonomik gücü kendi yerine birini kiralayabilmeye yetebilen insanların yerine ihtiyaç kuyruklarında bekleyerek karnını birkaç günde bir belki doyurabiliyor. Gelin görün ki, şehrin ekonomik yapısını daha da kötüye gitmiş bir halde buluyoruz biz yazarın ilk sayfalarını çevirirken. İstanbul halkı karaborsa kuyruklarında beklemeleri için yerine birilerini kiralayamayacak kadar, daha da fakirleşmiş bir tablonun konusu olarak resmediliyor. İşte tam da burada ilk başarısını sergiliyor yazar. O uzun insan kuyruklarından oluşan zincirlerin halkalarından biri görevindeki, üç gündür ağzına tek lokma koymamış olan ana kahramanımızı ancak ölmemek için tutunabildiği koşullarından, halkayı bağlı bulunduğu diğer halkalardan kopartarak; okurun, romanın kurgusunun gelişiminde sorgulayarak ama peşine düşmeksizin inanmak isteyeceği doğal Sebep-Sonuç ilişkisinin tetikleyici mekanizmasını çalıştırmış oluyor. Böylece, okuru kendi gerçekliğinin yaşandığı şimdiki zamanına yabancılaştırabilecek kudrette canlı bir düş dünyasına çekebiliyor yazar. Uzun karaborsa kuyruklarından Karaköy’deki yaşadığı odasına doğru gönderiyor okuru Arap Şakir’in bedeninde. Bir hikâyeyi okunabilir kılmanın birinci adımı olan Yaşatır Gibi Kılma yani Özneleştirme işliyor ve estetik haz çalışmaya başlıyor romanda.

Arap Şakir olarak, tek kazancınız olan karaborsa kuyruklarından birinde belki şeker sırası beklerken kazanacağınız birkaç kuruştan olduktan sonra; eski bir mahkûm arkadaşınızın barınabilmeniz için size bıraktığı, Karaköy Sahili’ndeki bir iş hanının eski bir ofisinin penceresine bakarken buluyorsunuz kendinizi. Hapisten çıktığınızdan beri içinde yaşadığınız bu küçük ve neredeyse her yanı dökülmekte olan odanızdaki oturulabilecek tek eşya olan yayları bozulmuş bir kanepeden tahta çerçevelerini tahtakurularının çürüttüğü perdesiz pencerenizden bakarken bir şey görüyorsunuz dışarıda. Terasın balkon demirlerinde kılıç gibi keskin ve sipsivri 8 pençenin üzerinde uzayan dev gibi bir kartal. Üç aydır sadece sizin onun için getirdiklerinizle beslenen ve bu ritüelin dışında kesinlikle başka herhangi bir yiyeceği yemeyen talepkâr bir vahşi. Öyle yalnız ve beklentisizsiniz ki hayattan durup dururken terasınıza konan bu vahşi hayvan, iradenizi ayakta tutan tek unsura dönüşmüş durumda. Kendi açlığınızdan, rahatınızdan önce bu kartalı düşünüyorsunuz. Yaşamanız, kartalın yaşamasına bağlı sanki. Ve üç gündür aç olduğunuza göre, vahşi kartalınız da aç. Hikâyenin bu sayfalarında yazarın kaleminin kazanması gereken ikinci önemli mücadele devreye giriyor: Özneyi kendisinden başka bir şey beklenemeyecek Eylemlere İtme ya da okurun, özneye/kahramana yapılması beklenen derin kazılara inmesini sağlayacak beceri ve güçteki Bağımlı Hareketlilik diyebileceğimiz öğe. Roman şöyle ilerliyor: Cebinizde beş kuruş yok. Kartalınızı doyurmazsanız sizi terk edebilir. Tek çareniz, gençlik yıllarınızda öğrendiğiniz ve elinizden gelebilecek yegâne şey olan balık tutmak. Fakat kanepeden pencereye baktığınız o akşamüzeri de İstanbul lodoslu havasıyla bir o yana bir bu yana savruluyor. Çaresizliğin verdirdiği kesin kararınızla doğruca Eminönü Kayıkhanesi’ne gidiyorsunuz. Bütün balıkçılar denizden çekilip, İstanbul Boğazı’nı dalgalara teslim etmişken; yine eski bir tanıdığınız olan bir balıkçının emaneti olarak ara sıra kullandığınız, üzerinde silik bir yazıyla “Yadigar” yazan kancabaşı zar zor indiriyorsunuz denize. Baş tarafı kartal gagası gibi kıvrık, dar ve uzun eski bir çeşit kayıktır kancabaş.

Tek başınıza dalgalarla ve Boğaz’ın meşhur akıntılarıyla boğuşarak değil balık tutmak; altınızdaki bu büyük kayığın bile alabora olmamasını başarmak bir mucize. Ama ne pahasına olursa olsun önce kartalınızın önüne koyabileceğiniz, sonra kendi karnınızı doyurabileceğiniz ve hatta belki ihtiyacı olan başkalarıyla bile paylaşabileceğiniz ağ dolusu taze ve büyük palamutlar tutacaksınız. Bir tek siz varsınız Boğaz’da bir kayıkçı olarak o gece. Ölüm tehlikesiyle burun buruna ağınızı salıyorsunuz denizin dibine. Akıntılarla istemsiz bir şekilde sürüklenirken Boğaz’ın kıyılarına ağınızın ağırlığını fark ediyorsunuz bir zaman sonra birden. Neredeyse yüz kiloluk bir ağırlık. Asılıyorsunuz eskimiş ve açlıktan zayıf düşmüş kaslarınızla ağın iplerine. Pes edecek bir durumda değilsiniz. Denizde ölmezseniz açlıktan öleceksiniz. Derken bütün güçsüzlüğünüze rağmen dolu bir şekilde kayığınıza çekebiliyorsunuz ağınızı sonunda güç bela. Yazar, Özneleştirme’den sonra haklı bir dayanak noktasıyla başlatmak durumunda olduğu dinamizmin ilk tohumunu öyle bir hamleyle atıyor ki; cezanızı çekmiş bir katil olarak çoktan kabullenerek yok saydığınız geçmişinizin ve beklentisiz geleceğinizin, etrafınızda belirecek herkesi ilgilendiren bir gündeme dönüşmesinin fitili ateşlenmiş oluyor. “Yadigar”a taze palamutlar yerine genç bir erkek cesedi çektiğiniz anda; hikâyesini harekete çağırmasınınzamanı ve biçimindeki tercihiyle kurgusunun önünü açmadaki marifetine şahit oluyorsunuz yazarın.

Cesedi denizden çıkarıp her iyi niyetli insan gibi Eminönü Sahili’ndeki polislere bildiriyorsunuz durumu. Sirkeci’deki Sansaryan Han’a, Emniyet Müdürlüğü’ne götürüyor sizi polisler. Siz ihbarınızı yaptıktan sonra, ifadenizi de verip Karaköy’deki odanıza dönecek olmayı beklerken; cinayetten yatmış bir adam olduğunuzun gizlice emniyete bildirilmesiyle öldürülmüş olduğu vücudundaki üç kurşun deliğinden anlaşılan gencin cinayetini üzerinize yıkmaya çalışan bir komiser karşılaşılıyor sizi karakolda. Terasınızda getireceğiniz palamutları bekleyen kartalınız olmasa çok da üzülmeyeceğiniz o, cinayeti üzerinize almanız için işkenceden geçirildiğiniz saatlerde Vecdi isimli bir avukat canla başla kurtarmaya çalışıyor sizi karakoldan. Kurtarıyor da. Selimiye Kışlası’nda bulunan Sıkıyönetim Komutanlığı’ndaki bir tümgeneral yardımcı oluyor avukata. Dayaktan ve elektrikten geçirildikten sonra sabaha karşı karakoldan kurtulsanız da; komiser, az önce sorgunuzu aldıktan sonra sizi serbest bırakmak zorunda kalan nöbetçi savcı ve tümgeneralin ördüğü bir örümcek ağına takılacaksınız avlamak istediğiniz palamutlar gibi. Ava giderken av olmak istendiğiniz olayların içinde bulmak üzeresiniz kendinizi.

Açlıktan ve işkenceden ayakta duramaz halde önce karakoldan ve sonra hastaneden çıktığınız o sabahın erken saatlerinde; roman, üçüncü önemli aşamasını, yani Özneleştirme yoluyla okurun içine sokulduğu Eylemler’in hikâyenin kendi gerçekliğini sarsılmaz nihayetine erdirmekte muhtaç olduğu tatmin edici etkideki bir Çatışma’nın çarpışma alanını seriyor. Yazar şöyle üstesinden geliyor bu aşamanın da: Avukat Arap Şakir’i, yani sizi tümgeneral marifetiyle tutuklanmaktan kurtardıktan sonra kokoreç yemeye ikna ediyor sabaha karşı 3 civarlarında. Günlerdir boğazınızdan nihayet bir lokma geçiyor. Seyyar kokoreççiden ayrılırken taksiyle evinize bırakmak istese de avukat Vecdi sizi, siz yürümekte diretiyorsunuz. Yük olmak istemiyorsunuz daha fazla avukata. Şehirde uygulanmakta olan sıkıyönetim sebebiyle gece saatlerinden sabahın erken saatlerine kadar dışarı çıkmanın yasak olduğu bomboş şehirde Kadıköy Rıhtım Caddesi’ne kadar geliyorsunuz Selimiye Kışlası’nın önünden. Denize sırtınızı verip, anneniz Medine Hanım’ı öldürdükten sonraki ağlayışınızdan 21 yıl sonra ilk kez Kadıköy’ü seyrederken ağlıyorsunuz hüngür hüngür. Ağlama kriziniz acı gülmelere dönüşüp de intiharı düşünmeye başladığınız anda; 15 Kasım 1979’da, İstanbul’da gerçekten de yaşanmış olan bir şey gerçekleşiyor. Boğazda seyreden bir geminin ilk düdük sesini duyup irkiliyorsunuz sabahın sessizliğinde.  İkinci, derken deniz trafiğinde felaketin habercisi anlamına gelen üçüncü düdük de çalınca anlıyorsunuz neler olduğunu eski bir balıkçı olarak. Karadeniz’e doğru giden ve 94 bin ton ham petrol taşıyan Rumen bandıralı 1 yaşındaki Independenta isimli gemiye, Ukrayna’dan aldığı 7 bin tonluk çelik ve boruyu İtalya’ya taşıyan Yunan bandıralı Evriali isimli yük gemisi Boğaz’ı Karadeniz’den Marmara’ya doğru geçerken şiddetle çarpıyor. Akkouyunlu, sahnenin etkisini bozmamak için doğrudan alıntılamak istediğim gibi olayı şöyle anlatıyor:

Beş kez arka arkaya öten gemi düdüğünden rahatsız olmayan, aralarında albatrosun da olduğu sayısız martı, iki geminin gövdelerinin birbirine çarptığı anda yükselen çelik, demir ve türlü metalin kulak yırtan sürtünme sesiyle Haydarpaşa Limanı’ndan bembeyaz, devasa bir bulut gibi havalandı; tarifsiz çığlıklar atarak Karadeniz’e doğru kaçtı. Martıların aynı anda kanat çırpışlarından oluşan rüzgâr denizi kabarttı; İstanbul Boğazı’nda, dünyanın ilk yağmurlarından kalma, dibe çökmüş sular yüzeye çıktı ve şehrin havasındaki kalorifer mazotu ile kömür dumanının zehriyle karışıp cozurdayarak anaforlar oluşturdu.

Arap, bu girdaplarda Bizans ve Osmanlı’dan kalma altın dolu küplerin, bir anlığına parıltılarıyla göz kamaştırıp sonra insanı delirtecek yavaşlıkla dibe battığını gördü. Daha bu tanıklığın gerçek mi rüya mı olduğuna karar verememişken, çarpışan iki gemiden yükselen metal sesi bir anda kesildi ve ardından, o güne dek ne onun ne de bir başkasının duyduğu bir patlamayla İstanbul Boğazı’nda kıyamet koptu.”

Romanın yukarıda verdiğim satırlarını hikâyenin zirve noktası olarak değerlendiriyorum. Şöyle ki, kahramanımız Arap Şakir’in hikâyesi tarihi bir gerçekliğin yaşanma anlarına kadar ustalıkla getiriliyor. Ve yazar konusunu edindiği bu tarihi gerçekliğin içine, varlığını dayatmadan kabul ettirebilen organik bir örgü işiyle yerleştiriyor hikâyesini. Böylece yakın tarihimizde gerçekleşerek bir felakete yol açan bu deniz kazasını, yazarın ana karakteri olan Arap Şakir’in felaketinin gölgesine sığdırabilerek; onu kartalıyla yüzleştirilebilecek koşulları dengede tutacak ağırlıkları eş zamanlı olarak dağıtabilmiş oluyor.

Peki, nedir felaketi Arap Şakir’in. Bir kere neden Arap Şakir diyorlar ona. Kendi teni de annesinin ten rengi gibi siyahtır Şakir’in çünkü. Şakir’in annesinin ataları Osmanlı saraylarında çeşitli görevlerde bulundurulmak üzere Sudan’dan getirilmiş geniş bir ailenin mensuplarıdır. Arapça ve Farsça bilen, her türlü görgü kuralına hâkim ve eğitimli genç bir kadın olarak yetiştirilmiş Şakir’in annesi Medine Hanım; 18 yaşına geldiğinde, doğup büyüdüğü Yıldız Sarayı’nın bir Türk olan başhekiminin evine hediye olarak gönderildiğinde, yaratılıştan beri zamanını bekleyen kaderi geri sayımını bitiriyor ve orada başlıyor felaketi Şakir’in.

Biz şimdilik, tarihe Independenta Kazası olarak geçen deniz kazasının o ilk patlama esnasına kadar, ileri doğru saralım Arap Şakir’in kaderini yeniden. Şakir, olay yaşandığında kıyıya çok yakın olduğundan; etrafına çok büyük bir güçle yayılan alev toplarının tamamıyla yaktığı kollarıyla şaşkın bir şekilde, patlamanın oluşturduğu basıncın sonuçlarından biri olarak Kadıköy’ün bütün pencerelerinin sokaklara, caddelere ve meydanlara kar gibi yağışını seyrediyor. Romanın ilerleyen sayfalarında anlayacağız ki, artık bu kollarla balık da tutamayacak olan Şakir Kadıköy Halkı’nın arasına karışıp da Independenta’nın birbiri ardına patladığı yakıt tanklarının harladığı cehennem ateşini seyrederken duyduğu yanıklarının acısı; bir kez istisna olmak üzere, hiç görmediği babası Mehmet Ayazpaşaoğlu’nun ölümüyle payına düşen mirası bir türlü reddedememenin ve annesinin ruhunu taşıyan kartalının pençelerine kıstırılmış olmanın acısının yanında bir hiç kalacak.

Şimdi, hikâyenin çatışma alanının da açılmasıyla beraber Şakir’in görüşmediği aynı babadan olan üvey kardeşi Mahinurşah Hanım, avukat Vecdi, işkenceci komiser ve Selimiye Kışlası’ndaki tümgeneral gariban bir eski balıkçı olan Arap Şakir’in etrafını kuşatarak ruhunun yanıklarını nasıl dağlayacaklar? Yazar; Arap’ın Karaköy’deki odasının bulunduğu iş hanının komşu binası olan Rum Ortodoks Kilisesi’nin papazı Andreas’ı ve Galata Kulesinin altındaki kahvehanelerden birinde sargılı kollarını sandalyelere germiş kartalıyla birlikte dinlenirken ortaya çıkıveren fotoğrafçı genç kadını da merkeze alarak kahramanımızın felaketle başlayan ve felaketle devam etmiş olan kaderinin kalanı için nasıl kalem oynatacak? Bundan sonrasını okura bırakıyorum.

Benim, değerlendirmemi tamamlamak üzere son olarak söylemek istediğim şudur ki, tıpkı 2021 yılında Notos Kitap’tan çıkan bir önceki romanı “Babamın Cinayet Defteri”nde olduğu gibi; Erdinç Akkoyunlu’nun ikinci romanı olan “Boğaz’ın Kıyameti”nin de çok büyük bir başarısı, yazarın tarihten seçtiği belirli bir olay/zaman gerçekliğinin üstüne kendi düşsel gerçeğinin kalıbını taşırmadan bire bir oturtabilmesidir. Okur için illa ki bir tür belirtmem gerekirse Tarihi Polisiye Dram olarak nitelendirebileceğim “Boğaz’ın Kıyameti”ni, Erdinç Akkoyunlu romancılık gerçeğinin yerini sağlamlaştıran ikinci bir örnek olarak görüyorum.

Yorum yapın