“İnsan olmak zor zanaattır” Kirliydi Kar – George Simenon okuması | Serap Gökalp

Temmuz 31, 2026

“İnsan olmak zor zanaattır” Kirliydi Kar – George Simenon okuması | Serap Gökalp

Bir polisiye kitap seçtiğinizi düşüneceksiniz. Yanılıyorsunuz.  Katmanları bir araya geldiğinde bir “katil ve suç” hikayesi değil, insan ruhunun karanlık dehlizlerinde yapılan felsefi bir yolculuk ve insan olma halinin otopsisidir.

Daha romanın başında suçun nasıl işlendiğine tanık olacaksınız. Dolayısıyla alışıldık heyecan, soruşturma yapan karakter beklemeyin. Kitabı yarısında okumamaya karar verip kapattım. Beni çok sarsmış olması, canımı sıkmış olması ve sanki bugünde yaşanıyormuşçasına iz bırakması yüzünden miydi? Sonra bir okur olarak beni bu kadar etkilemesinin yazarın mutlak başarısı olduğunu kabul ettim. Farklı bir kitap. 20.yy başyapıtlarından sayılması boşuna değil. Tekrar elime aldım ve beni peşine takıp olup bitenleri izlememi sağlayan 19 yaşındaki Frank Friedmaier’e tahammül etmeye çalıştım. Şimdi bu incelemeyi yazarken bu sıradışı eseri alışıldık şablonlarla ele almak yerine özelliklerini bulup çıkarmak amacındayım.

Derinde terk edilme korkusu kaynaklı kimseye bağlanmama, dengesiz ilişkileri, kimlik karmaşası, (S.146 “Kimse onu dikkate almıyordu. Dikkatini çekmek için elinden geleni yapmış olmasına rağmen Holst bile onu dikkate alıyormuş gibi görünmüyordu.) dürtüselliği (S.19 Frank için söz konusu olan, ilk cinayetini işlemek ve Kromer’in İsveç malı sustalı bıçağını ilk kez kullanmaktı. – S.23 Yaptığı şeyin hiçbir anlamı kalmamıştı artık o anda. Bir nevi eğelenceydi o, çocukça bir şeydi. Ne demişti az önce, bekaret yitimi mi?) ve kendine zarar verme gibi tanımlar göz önünde bulundurulursa Frank borderline bir kişiliktir. Empati eksikliği, kural tanımazlık, yalan ve aldatma, yaptığından işlediği suçlardan pişman olmama açılarındansa sosyopat özelliklerini gösterir. Genelev işleten bir annenin oğludur, karaborsa, şantaj, hırsızlık, cinayet, ihanet gibi suçları bilerek işler. Hatta deneyim sahibi olmak ister gibidir. (İlk cinayet suçu gibi) Bu yönüyle savaş ortamının ahlaki çöküşünün de bir gösterenidir.

Roman tüm karakterleri ve atmosferiyle savaş halindeki dünyada özgürlüğü, başıboş veya keyfi eylemlerin sorumluluğunu sorgular. Savaş halinde toplumda her şey nasıl keyfiyse bireydeki eylem de keyfi ve başıboş bir hâl almıştır. Roman kahramanlarının psikolojisi insan psikolojisinin karanlığına inmeyi amaçlar. Okuru derinden sarsan da budur kanımca.

Olayın hangi ülkede geçtiği net olarak belirtilmez. İşgalcilerin tanımı da yapılmaz. Bu yönüyle yazar bu senaryonun (savaş halinin) zamansız olduğu vurgulanmak ister. Savaş çıkarsa ve işgal olursa coğrafya fark etmeksizin “insan” unsurunun eylem ve psikolojisine işaret etmek ister. Ahlaki yozlaşma, fırsatçılık, çıkarcılık, yokluk, yalnızlık, vurgulanan kavramlardır. Kar ve Kirlilikle ilgili yapılan metafor da döneme, topluma göndermedir. (Buna birazdan tekrar değineceğim.)

Konu kısa cümleler, bolca dialogla anlatılmıştır. Bazen argo ve irkiltici cümleler karşılar bizi. Çünkü yazar okuru silkelemek istemektedir ve bunun için karşılıklı konuşmaları kullanır. Konuşmalar toplumdaki çöküşe, bunu yaşayan bireye işaret eder.

Romanın Atmosferi ve Karakterler

Atmosfer yaratımı ve roman kahramanlarının simgesel özelliklerini birlikte ele almayı isterim. Öncelikle kar ve kirli kar göndermesi. Kar bana göre toplumsal yapıya işaret eder. Her yeri kaplayan, kaçılamaz, baskıcı, soğuk, sınırlayıcılığına karşın alışıldık anlamda pozitiftir. Ama eserde kirlidir. Kirli oluşu toplumun bozulması, dönüşümü, değişimine göndermedir. Çünkü burada çiğnenmiş, çamurlaşmış, kömür isiyle zıt renge (gri/kara) bürünmüştür. Bunun bungun atmosferi ve kapalı yer korkusu yatarma amacını güttüğünü de düşünmemek elde değil. Beri yandan bu imge, savaşta özellikle işgal altındaki toplumun değerler sistemindeki çöküşüne, karakterlerde de Frank’ın ruhundaki çökmeye gönderme yapar.

Atmosfer ve karakterlerin eserin varoluşçu yapısının inşası için kullanılan iki unsur olarak bakmak gerekir. Havanın soğukluğu, pusu, karanlığı, donma duygusunu okura geçirdiği gibi okurun (bütün karakterler böyledir ya Sissiy dışında) karakterlerin duygu dünyasındaki hissiz, acımasız ve yabancı duruşunu da simgeler.

Yalnızca iklim değil, kullanılan mekanlar da klostrofobiktir. Genelev ortamı, onun olduğu apartman, barlar, bodrum katları, hapisane hücresi, insanların sıkışmışlık duygusunun altını çizer. Kapalı yer ve sıkışmışlık duygusunu ayrıca kulak algısının yoğun kullanımı da destekler. Roman boyunca değişik karakterlerden kulak algısına dayalı saptamalar ve duyguları hissederiz. Birinin merdiven çıkışı, birinin kapıya yaklaşmasının hışırtısı vs.. Bu algı Frank’ın hücre zamanlarında çok daha yoğunlaşır. Kaygı ve kuruntularla sıkışmışlık duygusu pekiştirilir.

Atmosferin bir diğer özelliği, belirsiz oluşudur. Şehir, ülke, işgalci gücün kim olduğu belli değildir. Tehdit, korku ve paranoya ise belirgindir. Buradan şu sonucu çıkarabilir miyiz acaba; belirsizlik ve tehdit zaman ve mekandan, herhangi bir toplumdan bağımız olarak “işgal” söz konusuysa her zaman diliminde aynı çalışır.

Romanın Simgesel Yanı ve Karakterler

Bu romandaki simgeselliğe biraz daha dikkatlice bakarsak, roman kahramanlarının da insan doğasının farklı uçlarını (Frank kötücül, Sissy saflık, Holst erdem) işaretlemek için simgeleştirildikleri sonucuna varabiliriz.

Frank Friedmaier ;ahlaki değerlere, ideolojiye hatta sevgiye inanmayan biridir. Suç işler. Ama nedeni yalnızca var olduğunu hissetmek ve sınırları zorlamaktır. (Cinayeti bekaret bozmak olarak açıklar okura) Yalnızdır, katıksız bir kötüdür. Öfke, kibir içindedir. Ama bu özellikleri okurun kafasında şu sorgulamayı getirir. Öfke korkudan mı? Kibir annesinin geçmişi ve babasızlığından kaynaklı bir aşağılık kompleksi mi? Belki bir bakış açısıyla nihilizm simgesi. Bir bakış açısıyla sosyopat.

Lotte: Frank’ın annesi, genelev işletmecisidir. İşgalcilerle karaborsacılarla çalışır. Tıpkı kar kavramı gibi Lotte de annelik kavramının zıddıdır. Bunu belki savaş ortamının yarattığı hayatta kalma güdüsünün annelik güdüsünü baskıladığı olarak da okuyabiliriz.

Sissy Holst: Romanın dünyasında sürekli tehlikede olduğu için okurun kalp çarpıntısına neden olan saflık, iyilik simgesidir ve Frank’a koşulsuz aşkıyla inanılmaz bir noktada duran, okuru bu tutumuyla öfkelendiren, Frank tarafından (arkadaşıyla cinsel ilişkiye girmesi için tuzağa düşürülen) karakter. Frank yakalandıktan sonra bile ona olan sevgisi öfke ve intikama dönüşmez. Bu yanıyla romanın gerçekçi yapısı içinde fazla romantik geldi bana.  

Holst: Sissy’nin babasıdır. Frank’ın tüm kötülüklerine rağmen ona insancıl yaklaşan tek kişidir. Savaş öncesinin insanlarının simgesidir. Onurlu, sağduyulu, insan olmanın özelliklerini taşıyan ve çevresine hatırlatan. Başlığa koyduğum cümleyi, “İnsan olmak zor zanaattır,” kullanan karakterdir. Holst, (Frank ve onun savaşın ortasına doğmuş hiçbir kuralın işlemediğini, güçlü olanın zayıfı ezdiğini görerek büyümüş kuşağının aksine,) İkinci Dünya Savaşı öncesinin aydınlanmacı, rasyonel, hukuka ve insan onuruna inanan eski dünyasını bir değerler sisteminin çöküşünü temsil eder. Eski dünyanın değerlerinin (hukuk, adalet, ahlak) savaş ve işgal karşısında ne kadar çaresiz, kırılgan ve işlevsiz kaldığını gösterir. Holst iyidir, onurludur ama pasiftir; sokağı kontrol eden gücü veya Frank’in içindeki canavarı durduracak hiçbir enstrümanı yoktur.

Kromer: Frank’ı suça teşvik eden unsurdur. Karaborsacılık yapar, küçük kızlara düşkündür, cinayet işlediğini övünerek anlatır. Bu haliyle asalak ve manipülatif insan tipini simgeler.

Bu kararkerler dışında Minna ilgimi çeker. Evde çalışan kızlardan biridir ve çok ağır bir zorbalığa maruz kalmıştır. Bu karakter üzerinden erkeklerin kadınlara değer vermeyişi, onları böcek gibi görmelerine ilişkin bir ayna gibi durur romanda.

Kurt Hamling: S.247’de “Babasının Kurt Hamling olabileceğini kabullenmiyor,” diyene kadar müfettişin gizemi sürer. Evet bazı hissedişlerimiz olur ama alışıldık değildir. Aynı zamanda bu da bir çelişkidir; müfettişin suç unsuru bir evi ve suç makinesi birini kollaması… Nedeni anlaşılır.

Dil ve Üslup Teknikleri

Anlatının bungun atmosferi Frank ve diğer karakterlerin hem eylemleri hem ruh hallerini okura doğrudan aktarmak üzere kurgulanmıştır. Uzun betimlemeler vs. yerine kısa sokak ağzı konuşmalarla karşı karşıya kalır okur. Bu açıdan sinematografik ve çıplak bir dil kullandığı söylenir. Süsleme yoktur, ağdalı sıfatlar, uzun betimlemeler yoktur. Yalın çıplak ekonomik ve hedef odaklı bir dil gözlenir. Yazar aradan çekilmiştir. Onun sesini de duygularını da kesinlikle hissetmeyiz. Okur duygu yorumları etkisinde kalmaz. Psikolojik teoriler, öğretici iletiler yerine olayları tüm çıplaklığıyla ortaya bırakır ve okurdan katkı bekler. Bu nedenle izleyici duygusuyla okunan bir eserdir. Görme duyusu, koku duygusu ama özellikle kulak algısı ön plandadır. Yer yer dokunma  duyusu hissettirilir. Metnin hızlı ritmi, kısa vurucu ve dinamik cümlelerle sağlanmıştır ki bu teknikle savaş/işgal döneminde her an bir şeylerin ters gidebileceği hissini uyandırmak, gerilim yaratmak için seçilmiştir. Aynı zamanda bu kısa cümleler gerek Frank karakterinde gerekse diğer karakterlerde iç dünyasının kopukluğu, hissizliği, ruhsuzluğunun ifadesidir.

Özellikle Frank’ın kibirli ve sert maskesinin arkasındakini okura göstermek için kısa iç monologlar kullanılmıştır. Bir başka özellik ise- örneğin hapishane ve sorgu bölümlerinde- Frank’in zaman ve mekan algısının dağılmasıyla birlikte anlatım nesnel gerçeklikten uzaklaşmasıdır. Dil, karakterin zihnindeki sanrılara, geçmiş anılara ve kopuk düşüncelere (bilinç akışına) dönüşür. Özellikle hücre bölümlerinde Kafka’nın kasvetli sesini duyar gibiyizdir.

      Zıtlıkların çekiciliği

Romanın bir başka özelliği zıtlıklara gösterdiği ilgidir. İç mekan dış mekan değişimleri,   “kirli kar”, “buz tutmuş sokaklar” ve “gri gökyüzü” tanımları, genelevin veya barların içindeki “ter kokusu”, “puro dumanı”, “alkol” ve “kızarmış et” gibi sıcak/boğucu kelimelerle sürekli çarpıştırılır. Bu tezatların hedefi okuyucuda fiziksel bir rahatsızlık ve sıkışmışlık hissi yaratmaktır.

Romanın Katmanları

Eminim sizin de ilginizi çekecek. Kirliydi Kar suç romanları arasında tanımlansa da birbirinden farklı çok katmanı olduğunu görürüz.  Bir suç katmanı var elbette. Ama başka katmanlar da keşfediliyor.  İşgal ortamını anlatan katman var, işgal dışında savaş halinin insanlar üzerindeki etkisini inceleyen katman var, değerler çatışması var, özgürlük ve eylemin bedeli katmanıyla felsefi bir katmanı var. Frank’ın idealistsizliği, amaçsızlığı, ölüme karşı bile anlamsızlığı, kendi sınırlarını zorlayışı saçmalık katmanını (absürt) oluşturur. Frank’ın kimliği başta olmak üzere Kromer’de ve genelevde çalışan kızların başına gelenler düşünüldüğünde erkeklerin kadınlara bakış açısı katmanı var, kadınların hayatta kalma savaşı katmanı var. Bir erkeğin baba figürü arayışı: Frank babasının kim olduğunu bilmez. Bu yüzden hayatı boyunca otoriteyle çatışırken, bir yandan da gizliden gizliye saygı duyabileceği bir “baba” arar. Komşusu Holst ve hapishanedeki sorgucu, onun zihninde bu boşluğu dolduran simgesel figürlerdir. İnanç katmanına gelince: düşüş, günah ve arınma aşamaları olarak düşüneceğimiz aşamalar. Cennetten Kovulma ve Günah: Frank bilinçli olarak kötülüğü seçer; bu onun “karanlığa düşüş” hikayesidir. Sissy’nin masumiyetini kurban edişi, adeta ilk günahın veya kutsal olanı kirletmenin edebi bir tezahürüdür. Hapishane ve Çile (Arınma): Romanın ikinci yarısı olan hapishane süreci, Hristiyan teolojisindeki ya da mitolojideki “çile çekme ve günahlardan arınma” katmanıdır. Frank, fiziksel olarak tümüyle özgürlükten yoksun  olduğu hapishanede, ruhsal olarak ilk kez  zincirlerinden kurtulur. Bu da ayrı bir zıtlıktır. Sınıfsal ve Sosyo-Ekonomik Katman (Lümpen Proletarya ve Çürüme): Yeraltı ekonomisi olarak da tanımlayacağımız, savaşın sadece can almadığını, yerleşik ekonomik sınıfları da altüst eden  karaborsacılar, kumarbazlar ve genelev patronlarının zenginlerinin ve güç sahiplerinin ekonomisi. Aşağılanma Korkusu: Frank’in aristokratik bir kibri vardır ama aslında toplumun en alt, dışlanmış tabakasına (lümpen proletaryaya) aittir. İşlediği suçlar, bu sınıfsal ezilmişliği ve aşağılık kompleksini bastırma çabasıdır. Polisiye katmanı : Ama tersine işleyen, polisiye türünün yapısökümü diyebileceğimiz katman. Katil kim sorusu iptal edilmiştir. Bu romanda polisiye kuralları ters yüz edilmiştir. Katilin kim olduğunu, suçu nasıl işlediğini ilk andan itibaren biliriz. Ama gene de merak ve gerilim peşimizi bırakmaz. Öte yandan adalet kavramının sorgulandığının da tanığı oluruz. Roman, bu açıdan polisiyenin temel amacı olan “suçlunun yakalanıp adaletin yerini bulması” klişesiyle alay eder. Frank yakalanır ama adalet sistemi en az Frank kadar kirli, bürokratik ve hissizdir.

Eksen Karakter Frank’ın Kırılma Noktaları 

Bu önemli. Çünkü Frank’in hikayesi doğrusal bir düşüş değil, her birinde sınırları biraz daha zorladığı ve geriye dönüşü olanaksız kılan dört temel eylemsel kırılma üzerine kuruludur.

İlk Cinayet’le ilk kez iradi bir şekilde sınırı aşma: Frank’in işgalci askeri sebepsiz yere öldürmesi ilk büyük kırılmadır. Bu cinayeti bir ideoloji ya da para için işlemez. Sadece “yapabildiğini” görmek ve toplumun en büyük tabusu olan ölüm kararı verme gücünü kendinde hissetmek için yapar. Bu an, onun ahlaki dünyadan tamamen koptuğu andır.

Karaborsacı Kromer ile işbirliği yapma kararı organize kötülüğe geçiştir ve ikinci kırılma noktasıdır. Tek başına işlenen “bireysel suç”, yerini sistemli bir yeraltı çarkına bırakır. Frank artık sadece bir katil değil, savaşın yarattığı çürümenin profesyonel bir aparatıdır.

Sissy’ye ihanet okurda en iç sızlatan kırılma noktasıdır. Masumiyetin imhası diyebileceğimiz bu değişim Frank’in en büyük ve en karanlık kırılma noktasıdır. Kendisine saf bir aşkla bağlı olan komşu kızı Sissy’yi, Kromer ile cinsel ilişkiye girmeye zorlar ve kendisi de yan odada bunu izler. Bu eylem, Frank’in dünyada kalan son temiz şeyi, yani sevgiyi ve masumiyeti kasıtlı olarak kirletme arzusudur. Bu ihanetle Frank, insanlıkla olan son bağını da koparır.

Yakalanma ve teslim olma noktası: Tren istasyonunda kaçma şansı varken kaçmaması, polislere direnmemesi bir diğer kırılmadır. Dış dünyada yapabileceği kötülüklerin sınırına gelmiştir ve artık kendi yarattığı bu anlamsız varoluş oyununun sonunu (cezasını) merak etmektedir. Ama bir yandan da hala “yazgıya” bir meydan okuma söz konusudur. Kendini imha etme güdüsü ile birlikte.

Son olarak    

1948’de kaleme alınmış bu romanı okurken dünyanın “ilerleme” şaşırtmacasında, takvim ilerlemesine karşın insan dürtülerinin aynı kalmış olmasının şokunu yaşamamak elde değil. İnsan ruhunun ilkel kodları,  güç arzusu, hükmetme isteği, kaynakları ele geçirme dürtüsü ve ötekileştirmenin yıllar boyunca tümüyle aynı kalması umut kırıcı. Uygarlık kavramına karşın hırs,kibir ve vahşetin aynı düzeyde olması mutsuzluk veriyor. Katıksız ve evrensel kötülük bugünün dünyasında ne yazık ki katlanarak artıyor. “Teknolojik- çağdaş” cilalı milyonlarca Frank ortalıkta geziyor. Savaşların değerler sistemini yok ettiğini bilmemize rağmen, onları çıkaran düzeneklerin ahlaki değerlerle değil güç ve çıkar hesaplarıyla çalışması çok acı. Savaşın getirdiği kaos, yokluk ve kirlilikten zenginleşme (Kromerler) hâlâ bu ortamı Pazar ve sürdürülebilir bir güç kaynağı olarak görüyor. Şiddet sıradanlaştı, acıya karşı hissizleşildi. Kar giderek daha kirleniyor. Kavramlar da kirleniyor. Güçlü olanın, savaşı; barış operasyonu, katliamı; savunma, zulmü; adalet olarak sunduğu düşünülürse kar yalnızca çamurlu değil, mutasyona da uğramadı mı? Kar bir daha kirlenmesin diye inşa edilen onca kurum, çıkarlar doğrultusunda işlevsiz kılınmadı mı? Bu noktada sanat ve edebiyat eskiden üstlendiği, sarsıcı rolü de terk etti bence. Sanat artık bir kaçıp saklanma noktası, çaresizlik bile değil. Simenon gibi yazarların elinde bir kırbaçken günümüz Holst’larının kaçıp sığındığı anestezi odası, estetik sığınak. Öylesine küçüldü ki bu insanlık yarasının üstünü örtmeye bile yetmiyor.

Yorum yapın