Hiçbir Şey Hatırlamayalım İstiyorlar (Neyse ki hikâye anlatıcıları var)  | Ayten Kaya Görgün

Temmuz 28, 2026

Hiçbir Şey Hatırlamayalım İstiyorlar (Neyse ki hikâye anlatıcıları var)  | Ayten Kaya Görgün

Yazdığım bir öyküyü ustalarımdan birine gönderdiğimde şu dönüşü almıştım, “Marifet, deniz demeden denizi anlatabilmekte, soğuk demeden hırkayı giydirebilmekte.” Sonrasında bazı öykülerde bunu becerebildim bazılarının üstesinden gelemedim.

Yolculuğunu başından beri takip ettiğim yazarlardan biri Sema Kaygusuz, son romanı Saf Canavar’da bu ölçüyü ustalıkla karşılıyor. Üstelik bunu öyküde değil katmanlı bir romanda başarıyor. Alegorik bir roman mı desek, bence hayır. Anlatı gerçeğe çok yakın. Distopik bir roman mı, olabilir. Kafam karışıyor; anlattıkları çok uzak bir zamanda geçiyor gibi ama bugün gibi de duruyor. Yüz yıl sonrasından anlattığı teknofaşizmi sanki gözüm bir yerden ısırıyor. Distopik anlatılarda olayın geçtiği yer belli midir? Saf Canavar Anadolu’da, Kürt, Alevi coğrafyasında, Dersim’de geçmekte. Bu somut coğrafya, anlatının geleceğe dönük karanlık ufkuyla yan yana gelince romanı hangi çerçeveye yerleştireceğim konusunda zorlanıyorum. Sonunda elimdeki anlatıyı çerçevelere sığdırmaya çalışmadan, soluklana soluklana okuyorum. Bir solukta okunmuyor çünkü. Bitirdiğimi zannedip rafa bıraktığımdan birkaç gün sonra, Saf Canavar’ı yeniden elime aldım.

Kitabın kapağını açtığımız an; dizlerimize kadar karda yürüyerek, unutulmuş bir ormanın eşiğinden geçiyoruz. Yüzlerce bekçinin arasından biri karşılıyor bizi. Bekçinin adı Karabalık. Diğer bekçiler gibi Karabalık da şefkatli bir rahimden gelip gelmediğini hatırlamıyor. Köksüz ve öksüz olduğu için hafızası da yok.  “Biz bekçiler, en temel güven duygusundan yoksun birer öksüzken, babalarımızı alt eden devletli üvey babanın emri altında, yetimhanelerde büyütüldüğümüzü sonradan anladık.” (s.25)

Anlatı boyunca bize Karabalık eşlik edecek. Yasakları delerek, başına gelecekleri göze alarak hikâyeyi o anlatıyor. O bir hikâye anlatıcısı. “Hikâye anlatmak, kemikten diriltmektir,” diyor (s.17). Oysa hikâye anlatmak bu ormanlarda yasak. Haberiniz olsun; anlatmak kadar dinlemek de yasak. Eğer Karabalık anlatırken yakalanırsa, bu üçüncüsü olacağından cerrahi işlemlerle ses telleri felç edilecek.  Anlayacağınız, anlatan ve dinleyenler ortak bir suçun içindeler. Bu arada sadece hikâye anlatmak ve dinlemek yasak değil, devletin okuttuğu kitaplar dışında yazınsal dil de yasak. Elli temel fiil, zamirler ve somut varlıkların adlarından oluşan sığ bir dile hapsedilmişler. 

Karabalık’ın en yakın arkadaşları Leopar (kısaca ona Leo diyor) Bekçisi ve Semender Bekçisi. İsimleri nereden geliyor derseniz hemen söyleyeyim, görev tanımlarından ötürü. Bu unutulmuş ormanda soyu tükenmiş hayvanların ya da endemik bitkilerin kalıntılarını aramakla görevli bekçiler. Hepsinin ayrı bir uzmanlık alanı var. Kurumuş nehir yataklarında balık fosillerini arayan bekçi, Karabalık. Leopar ya da Semender kalıntılarını arayanlar da o hayvanların isimleriyle anılıyorlar.  Ormanda yokluğa karışan sadece hayvanlar değil, bitki türleri de yok olmuş. Bekçiler doğal varlıklar ancak tohuma düştükleri rahimlerden haberleri yok. Öksüzler. On altı yaşına kadar yetimhanede yetişmiş sonra gerekli eğitimleri alarak bekçiliğe atanmışlar. Yani eşikten geçip karşılaştığımız evren, içinde bulunduğumuz coğrafya, belli ki bir yıkımdan geçmiş. Hayvanından, bitkisine, bitkisinden insanına, insanından dağına taşına, suyuna hepsi payını almış bu yıkımdan. Şöyle de diyebiliriz; faşizm geçmiş buralardan. Hikayemizin zamanı neydi? 22. Yüzyıl.  Hikâye içinde hikâyeye gittiği zamanlar yüz-yüz yirmi yıl öncesi. Ne zaman ne de hikâye doğrusal bir çizgide akıyor. Karabalık gelecekten seslenirken bir yandan da geride kalmış, sistemin hafızadan silmeye çalıştığı resimleri, kelimeleri, eşyaları topluyor. Ne de olsa anlatıcılar biraz da nesnelerin peşine düşerler.

Karabalık’ın bizi gezdirdiği evrende bilim insanları var. Onların durumu Karabalık ve arkadaşlarına göre bir nebze daha iyi. Kısıtlı da olsa okuma özgürlükleri var. Bilim insanlarının ömürleri, bölgenin yaşam çeşitliliğinin yeniden kurgulandığı replika Milli Park’a adanmış. Karabalık’ın bilim insanlarıyla pek arası yok. Bize anlattıklarına bakılırsa onlar hakkında iyi şeyler düşünmüyor. “Birbirleriyle çekişmeleri öyle kıyıcıdır ki tam da devletin istediği gibi yalnızlaştırılmaları için fazladan operasyona gerek kalmaz.” (s.31)

Bekçiler teleferiklerle çıktıkları cansız yamaçlara kondurulmuş prefabrik kulübelerde tek başlarına yaşarken, bilim insanları yerden ısıtmalı, akıllı apartman dairelerinde yaşıyorlar.

Karabalık, arkadaşlarını ve bilim insanları Poyraz ve Nube’yi tanıştırdıktan sonra nihayet bizi Mira’yla tanıştırır. Mira bu hikâyenin baş karakteridir. Mira Leo’nun da “kimerik kardeş”idir. Bu evrende bilimin imkanlarıyla, bekçiler buldukları kemik, diş ve diğer kalıntılar üzerinden kendi DNA’larıyla birleştirilerek yirmi yaşında diriltilmiş varlıklarla kardeş oluyorlar. Leo kendisi için su kuyusu kazarken, dokuz metreden sonra yanık kemiklerin üst üste yığıldığını görür. Toprak insan doludur. Leo, birbirine sarılı yetmiş insan kemiğine korkuyla bakıp kuyuyu kapatır. Toprağı düzelttiğinde azı bir diş toprak üstünde kalmıştır. Leo o dişi dokuz ay cebinde taşır. İşte Mira o dişten diriltilendir. Diriltilme sürecinde bir takım resmi sözleşmeler, teknik şartnameler imzalanmıştır.  “Yeni insan canlanacak, gelgelelim hafızası kesinlikle ölü kalacaktı.” (s.66) “Hiçbir şey hatırlamayalım, mümkünse her şey dirilsin istiyorlar.” (s.21) Görünen o ki en büyük tehlike onlar için hafıza.

Semender Bekçisinin de bir “kimerik kardeşi” olduğunu öğreniyoruz.  Keywan. Meğer anlatıcımız Karabalık, hikâye anlatmanın gücünü kullanarak atıkların diriltilmesi konusunda bekçileri bir tür ikna ediyormuş. Tüm diriltilmiş çocukların isim anneleri de Karabalıkmış. Bekçilerden biri ihbar edecek olsa, Karabalık bir terörist gibi işlem görecek.

Burada Karabalık’ın anlattıklarını yazmayı bırakıyorum ama sıkılıp yorulduğumdan değil. Sizin de tek başına gideceğiniz bir yol kalsın diye. Hikâyeyi Karabalık’tan birebir dinleme zevkini ve suça katılma cesaretini size bırakıyorum.

Saf Canavar başından beri bana Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını çağrıştırdı. Orada giriş, Kemiklerin Üstüne Şarkı Söylemek bölümüyle açılıyordu. Kitapta şöyle bir şey geçiyordu “Yaşlı ormanları ve yaşlı kadınları sevmezler.” Çünkü ikisi de uzun zamanların bilgisini taşırlar.  Yaşlı kadınlar hem çok geveze hem de sınırları yoktur. Eteklerinde biriktirdikleri de ağızları da dolu doludur.  

Karabalık için hikâye anlatıcısı dedik. Her şeyin karanlık çizildiği bir evrende, Karabalık sadece kurumuş nehirlerde gezmiyor; yıkım altında kalan eşyaları araması, toplaması eve götürmesi de boşa değil. Bu evrende Karabalık başka türlüsünü, umudu gösteriyor. Bir hikâye anlatıcısı sadece hikâye anlatmaz, yeri geldiğinde hikâyenin yönünü de değiştirebilir.

 Semender de sadece hem karada hem suda yaşayan bir kurbanın, biyolojik bir türün peşinde değil. Merkezin haber almasından korkmayıp kulübesini gösterilen yerden başka bir yere taşıyacak ve izinsiz bitki yetiştirecek kadar gözü kara. Yazar Semender’in eline kırık bir kavalı, duvarına erbane, saz, tef gibi çalgıları boşa asmış olamaz.  Semender çileye dayanıklı bir ruh.

Yazarın hakkını vermeden de geçemeyeceğim. Sema Kaygusuz, öyle sıkı bir mühendislik örneği göstermiş ki tek bir vida, tek bir kelimeyi dahi boşa düşürmemiş. Kahramanlarına verdiği isimler, mekân seçimleri, Newton’dan, Descartes’ten bahsettikleri, İsa’ya kadar gidişi hepsi bir çekirdekte toplanıyor. Bağırmadan, gevezeliğe düşmeden, gözümüze sokmadan bir distopyanın içinde olduğumuzu anlatıyor. Hem de edebiyatın tadını eksiltmeden yapıyor bunu.  

Yorum yapın