
Açık pencereden içeri giren rüzgâr tülü şişiriyordu. Sigara dumanıyla karışık yanık ekmek kokusu sinmiş duvarları yalayarak geçti. Evin sessizliğini bozan tıkırtılar geliyordu mutfaktan. Eli, kolu dolu alışverişten dönen Feryal kapının anahtarını zor çevirmiş, içeri girer girmez paketlerini, torbalarını yere bırakıp pencereleri açmıştı. Evin içinde kot pantolonlu bacaklarını birbirine sürterek koşuşturdu. Muslukları açıp kapattı. Salondaki duvar saatine göz atınca elini biraz daha çabuk tutması gerektiğine karar verdi. Hızlıca L koltuğun yastıklarını düzeltip orta sehpanın üstündeki boş içecek şişelerini, konserve kutularını, dolu kül tablasını çöp torbasına doldurdu. Ayrı yerlere fırlatılmış terliklerini bir araya getirdi, yere düşmüş deri ceketini de askıya asıp kısa bir nefes aldı.
Yalçın’ı beş gündür evinde misafir ediyordu. Aşağıdaki zili bir uzun, bir kısa çalanın o olduğunu, işten çıkıp geldiğini anlıyordu. Anneden kalma evin eski komşularına görünmemek için biraz heyecanlanıyorlardı ama kimseyi umursamaya niyetleri yoktu. Birbirlerini bulmuşlardı. Gece geç saatlere kadar gülüşmeleri, konuşmaları duyuluyordu. Birlikte yemek yemeye, hayal kurmaya, film izlemeye bayılıyorlardı. Feryal uzun zamandır ilk defa kararlıydı. Sabahları onun yanında uyanmak, hayatına onunla devam etmek istiyordu.
Yalçın’ı işe uğurlarken akşam yemeğe geç kalmamasını tembihlemişti. Her şey harika gidiyordu. Tahtalara vurmuş, Tarkan’ın “Gül döktüm yollarına” şarkısının nakaratıyla dolaşmıştı evin içinde. İçi içine sığmıyordu. Ne pişireceğini planlarken Yalçın’la yaşadığı özel anlara dalıp gidiyor, kafasını toplayamıyordu. Giyinip alışverişe çıktığında ilk önce yakınlarda oturan ablasına uğradı. Yalçın’la birlikte aldıkları kararlardan bahsetti. Ablasının verdiği birkaç yemek tüyosu dışında ilişkisi hakkında söylediklerine pek kulak asmadı.
Alışverişi bitirip evine doğru yürürken üstündeki tatlı gevşeklik yerini hafif gerginliğe bırakmıştı. Akşamki yemeği yetiştirmek için dirilmişti. Saat ilerliyor, elekten geçmiş gün ışığı alaca karanlığa yolculuk ediyordu. Rüzgârın sokağa yaydığı deniz kokusu rastgele daldığı evlerde yemek kokusuyla baş edemeyip geri çekiliyordu.
Mutfakta işlerini düzene koyduktan sonra salondaki dört kişilik yemek masasına beyaz saten örtüyü, pembe keten masa şeridini serip karşılıklı iki kişilik yemek takımını yerleştirdi. Okaliptüs kokulu dekoratif mumu, peçeteleri, kesme cam bardakları, kadehleri, çatal bıçakları, baharatlıkları olması gereken yerlerindeydi. Geri çekilip masanın şıklığını kontrol etti. Güzel görünüyordu. Salonun açık penceresinden sokağa baktı sağlı sollu. Kökleriyle kaldırım taşlarını kabartıp tepecikler yapmış ıhlamur ağaçlarının altından gelip geçenleri izledi biraz. Daha erkendi, yemeğe kadar zamanı vardı. Oyalanmadan banyoya, duş almaya gitti.
Elbisesini giyinince derin bir nefes aldı. Saçlarını kurutup şekil verdi fırçayla. Genç kızlığından kalma, bastırılmış bir sevinç kıpırdadı içinde. Yüzüne yayılan ferah bir coşkuyla, başını döndüren uçurtmaların kuyruğuna taktığı saf duyguların peşinden koşar gibi oturduğu yerden sıçrayıp neşelendi. Yıllardır aynaya böyle istekle bakmamıştı. Makyaj yapmayı, güzelleşmeyi seviyordu. Biraz kilosu vardı ama cazibesinden emindi.
Feryal ve ablası küçük yaşlarda yetim kalmışlardı. Anneleri pek dışarı çıkarmadığı için daha çok birbirleriyle arkadaşlık etmişlerdi. Arada bir kapışırlar, kavga sesleri sokaktan duyulurdu. Bazen de odalarında kurdukları sahneye çıktıklarında hangi şarkıyı kimin söylediğini bilirdi komşuları. Yirmi yıl önce, hayatının son günlerini yaşayan anneleri saçlarını fırçaladığında hissettikleri huzuru bir daha bulamadılar. Onun yokluğu evlerine kara kış gibi çökmüştü. Birkaç yıl sonra ablası evlenip giderken Feryal katmerli yalnızlığın tadına bakmaya hazırdı. Yine de ablasının elini hep üzerinde hissetmişti. Kendisi de üç yıl sonra bekârlığa veda etmiş ama evliliğini yürütememişti. Ablası, zamanında uyarmasına rağmen bu yanlış evliliğe engel olamadığı için sürekli hayıflanıp kendini suçlamıştı.
Akşam Yalçın’la çok şey kutlayacaklardı. En önemlisi ikinci evliliğe doğru adım atacaktı. Feryal yine pencereden dışarı baktı. Sokağa bastıran karanlıkta yanan lambalar, araba farları, vitrin camları, binalardan vuran ışık, yolda yürüyen insanlar hakkında fikir veriyordu. Rüzgâr hafiflemiş serinlik çökmüştü. Camı kapatıp perdeleri çekti. Her an gelebilirdi. Bir daha evlenmeye tövbe etmişken nasıl razı geldiğine şaşırıyordu ama doğru seçim yaptığından emindi. Salonun üçlü avizesini yakınca parmağındaki iri taşlı yüzük parladı.
Ocakta pişmiş yemeklerin tadına bakmaya gittiğinde gürültücü kara bir sinek motor takmış uçuyordu mutfakta. Eline geçirdiği kurulama bezini üstüne savurup ıskaladı. Sineğin sesi kesildi, göremediği bir yere saklandı.
Yalçın hâlâ ortalarda yoktu. Yoldadır, diye düşündü. Ablası da telefondan takipteydi. “Geldi mi?” mesajlarına cevap vermek istemedi. Çünkü ona göre mutsuz bir evlilik geçirmiş, gönül yorgunu, orta yaşlarında bir kadın öyle kolayca iyi tanımadığı birine kapılamazdı. Sosyal medyadan tanışmış olmaları hiç aklına yatmıyordu. “Bu defa farklı,” diyor, güvenilir, iyi bir insan olduğuna dair örnekler veriyordu ama ablasını ikna etmeye yetmiyordu.
Feryal’ın yıllardır kendinde saklı tuttuğu kilitleri tek tek açmıştı Yalçın. İlk buluştuklarında onu incitmekten çekinircesine sözcüklerini tartarak kullanmış, alevli gözlerindeki hayranlığı utangaç bir tavırla fark ettirmişti. Kibar ve cömertti. Söyledikleriyle Feryal’ın ruhunda bir yerlere dokunuyor; öğrendiği iyi, kötü anılarının arasına sızıp her halini bilen birinin gücüyle onu kendine bağlıyordu. Sosyal medya tanışma uygulamasından birbirlerini bulduktan sonra yakınlaşmaları çok uzun sürmemişti. Aynı şehirde yaşıyorlardı. Yalçın Antalya havalimanında özel bir servis şirketinde harekât memuruydu. O da eşinden ayrılmıştı. Aradığı ilişkiyi nihayet bulduğunu ve birlikte olmalarına engel bir şey göremediğini ısrarla vurguluyordu. Artık mutluluğu hak etmişlerdi. Feryal üstüne titreyen bu adamın sevgisi ve ilgisi karşısında mest olmuş, savunmasız kalmıştı. Her haliyle kabulleniyordu. “Yalçın’ın eski eşinden küçük bir kızı var. Annesiyle kalıyor. Resmini gördüm çok şirin,” dediğinde ablasının yüzü asılmış, sorgulamaya devam etmişti. “Anlattıklarını araştırdım tabii, doğru söylüyor,” diye diretmiş, sonunda sinirlenip “Niyeti ciddi. Neden olmasın?” diye ablasının lafını ağzına tıkamıştı.
Adrenalin sevdalısıydı Yalçın. Yamaç paraşütü, rafting yapmaya gittiler birlikte. Palmiyeler, çam ağaçları, çağlayan nehir, keçi boynuzu ağaçları, tenlerine yapışan kum, deniz, güneş Feryal’ın aklını başından uçurmuştu zaten. Yeni bir aşka yelken açmaya hazırdı.
İkisinin ortak arkadaşları oldu. Kıskançlıklar yaşadılar. Sonra birbirlerinin gönlünü almayı ihmal etmediler. Feryal gün geçtikçe sevdiğinden ve sevildiğinden daha fazla emin oluyordu. Arada bir iki gün habersiz bırakmasına, aniden seyahate çıkmasına aldırmıyordu. Hatta bazen tanımadığı arkadaşlarıyla batak oynamaya gitmesine de göz yumuyordu. Erkekleri çok sıkmaya gelmezdi. O kadar eğlenmeye hakkı vardı tabii. Hep dip dibe olamazlardı.
İlişkileri hediyeler ve övgülerle doludizgin sürüyordu. Feryal’ın baktırdığı fallara, astroloji haritalarına göre bu yıl hayatında çok güzel değişiklikler olacaktı. Yeni aşk ve yeni işle başlayacak mutlu, refah bir hayat sürecekti. Cadde kenarındaki, soya mumu yaptığı, hediyelik eşya sattığı kendine ait küçük dükkânda çalıştığını hayal ediyordu. Uzun zamandır satılıktı. Bakmadan geçmiyordu önünden. Fiyatını öğrenince hevesi kaçmış, ümidi azalmıştı. Yalçın hayatına girdiğinde işler değişmiş, ona destek olacağını söylemişti. En son çalıştığı kargo şirketinden aldığı tazminat duruyordu. Ablasıyla babalarından miras kalan arsayı da satmışlardı. Bankadaki paralarını vekâletiyle birlikte Yalçın’a verdi. Pazarlığı bitirmişlerdi. Yalçın açığını kapatıp dükkânı ona alacaktı. İşler rayına girince de evleneceklerdi.
Bir saat geçti. Telefonla aradı. Ulaşılamıyordu. Tünele falan girmiş olmalıydı. Yüzüğünü döndürdü parmağında. Evlenme teklifini kabul edince takmıştı. “Sahte olmasın, kuyumcuya götürseydin,” demişti ablası. Kıskanıyor muydu, neydi? Bu kadar da şüpheci olunmazdı. Yine mesaj atıp duruyordu. Ne kadar da sabırsızdı. Yalçın birazdan elinde tapuyla gelecekti işte. Öğleden sonra işlemin tamamlandığını bildirmişti. Yemek masasını bir daha kontrol etti. Kutlama yemeği müziksiz olmazdı. Tablet bilgisayarından Latin caz enstrümantal listeyi seçti. Sesini açtı. Keyfi yerine geldi. Mutfağa gidip ekmekleri kızartma makinesine yerleştirdi. Yeniden hareketlenen karasineği umursamadı. Salatanın sosunu döküp masaya getirdi.
Zaman geçtikçe huzursuzlanıyordu. Müziği kapadı. Telefonu hâlâ kapsam dışıydı. Gecikeceğini haber de vermemişti. Başına bir iş mi gelmişti? Perdeyi aralayıp yola baktı. Gelip geçen azalmış, karanlık koyulaşmıştı. Ne yapacağını düşünürken salonla mutfak arasında mekik dokudu. Çelik kapaklı cam sürahiye su doldurup getirdi. Kara sinek yine çıkmıştı ortalığa. Ev dekorasyon dergilerinden birini alıp mutfak tezgâhının köşesinde indirdi tepesine.
L koltuğa attı kendini, dizlerini uzatıp oturdu. Başına bir ağrı saplandı. Uzun bir zaman sonra zil çaldı tek sefer. Şifreli çalmaya gerek duymamıştır, diye düşündü. “Oh” çekip kapıya koştu. Zile aşağıdan basılmıştı. Otomatı kullandı. Onu beklerken bu kapıdan girip çıkanları düşündü. Arkalarından çarptığı, yüzüne kapanan başka kapılar aklına geldi. Başının ağrısı artıyordu.
“Mesajlarıma cevap vermeyince meraklandım, o burada mı?” dedi ablası soluk soluğa. Feryal ilk şaşkınlığını atıp yutkundu. “Hayır, gelmedi.” Polisi aramaya yeltenen ablasının elini tuttu. “Belki kaza yapmıştır, hastalanmıştır, önce hastanelere soralım,” dedi. Telefonuyla oyalanırken nereleri arayacağını düşündü. Acil kayıtlarında yoktu. Sosyal medya hesaplarında her şey normal görünüyordu. Başına iyice saplanmış ağrıyla kafasını tutarak “Bana bunu yapmış olamaz, bir açıklaması vardır mutlaka,” diye sızlandı. Emlakçının numarasını aradı. Uzun süre çaldıktan sonra açtı adam. Bugün öyle bir satışın yapılmadığını söyledi. Gözyaşlarını tutamadı Feryal. Parmağındaki yüzüğü yere fırlattı.
Ablasıyla L koltuğa çöktüler. Sessizce oturdular bir süre. “Kumar borcu olabilir,” dedi Feryal. “Peşinde sıkıştıran adamlar vardı. Tamam abi, ödeyeceğim abi diyordu telefonda.” “Şimdi mi söylenir bu?” dedi ablası. Ağrı kesici ilaç çıkardı çantasından. İki bardak su doldurup birini hapla birlikte Feryal’a içirdi. Yatağına yatırmayı önerdi. Gitmek istemeyince yatak odasından annesinin eski battaniyesini bulup getirdi. Yan yana oturdukları koltukta üstlerini örttü. “Bu gece seninle kalacağım, yarın ne yapacağımıza karar veririz,” dedi. Sehpadan kendi bardağını alıp bir yudum su içti. Yüzünü ekşitti. “Bu suyun tadı bozuk,” dedi. “Yok canım neden olsun, marketten bugün alıp açtım. Senin ağzının tadı bozuktur,” diye söylendi Feryal. Bir yudum daha içip damağını şaklattı ablası, “Ne bileyim işte?” dedi.

















