
Kalabalıkta minyon bedenime yer açmak için adımlarımı hızlandırıyorum. İnsan seli sağ taraftan akıyor. İçine karışanı gideceği yere kadar içinde tutuyor. Sağa sola çalkalıyor. Sonra da büyük bir homurtuyla bir safradan kurtulur gibi içinden atıyor. Kuaförün kapısındayım. Çamaşır telinde rengârenk havlulular asılı. Boya izleri geçmemiş. Saç boyasını kumaştan çıkarabilen bir deterjan var mı ki? Vardır elbet ama bu dükkânda ne arasın? Havluları bembeyaz olsaydı dükkân ana caddede olurdu. Nazeli Kuaför Salonu ana caddede olsaydı dükkân komşusu halı yıkamacı olmazdı.
Telefonum çantamda sessizce titriyor. Ekranına bakıyorum. Rehberimde kayıtlı olmayan numaraları açmıyorum. Neşesi dışına taşmış bir ses beni karşılıyor. Saçları röfleli, tırnakları ojeli, yılların esnafı Nazeli.
“Kız abla kaç gündür görünmüyordun? Merak ettim seni. Hoş geldin.”
Karşılamanın sıcaklığını yanağımda hissediyorum. Kırmızı rujunun izi kalıyor. Pardon, deyip başparmağıyla yüzümdeki tek canlı rengi siliveriyor.
“ Hoş bulduk. Evdeydim. Sipariş yetiştirmeye çalışıyordum.”
Elimdeki siyah tuhafiye poşetinin ağzını aralıyorum. İçinde bebe mavisi, kahverengi, yeşil ve turuncu anahtarlıklar… Örülmüş hayvanları tek tek saklandıkları delikten çıkarıyorum. Nazeli, sehpanın üzerindeki yığına bir anlam veremiyor.
“Bunlar nerden çıktı kız abla?”
“İş bulana kadar bunlarla idare edeyim dedim. Çok bir şey kazandırmıyor ama olsun.”
“Eee bunların bir adı vardı? Neydi kız?”
“Amigurumi.”
“Haah. Aynen abla. Zor mu bunları örmesi?”
Zürafayı eline alıyor. Sesindeki çocuksu neşe beğenisini ele veriyor. Filin hortumunu uzatıp tekrar kıvrılmasını izliyor. İşi gücü bırakıp sehpadaki hayvanlardan çiftlik kuracak. Kocaman kadının içindeki büyümeyen çocuk, beni çocukluğuma götürüyor.
Bir tane bez bebekle üç kardeş oynardık. Herkes sırasını bilirdi. Ablam oyun oynarken annemiz olurdu. Diğer annleler gibi adil, merhametli, sevecen. En küçüğümüz o yüzden hep bizden birkaç dakika fazla oynardı. Anılarında çocukluğunu daha çok hatırlasın diye.
“Zor değil ama biraz oyalayıcı.”
“Kız abla bunlar çok güzel. Bak aklıma ne geldi?”
Elinden bırakamadığı hayvanları kucağına alıp kasanın önüne koyuyor. “Belki benim müşteriler de alır , ne dersin?”
“Aslında fena fikir değil. Siparişlerden artan ipleri değerlendirmiş olurum ben de.”
Az kalsın kuaföre neden geldiğimi unutuyordum. Biz konuşurken telefonum bir kez daha titredi. Bu kez çantadan çıkarmadım bile.
“Ben yarın iş görüşmesine gideceğim de. Kaşımı aldıracaktım.”
“Alırız o kolay. Kız abla acelen yoksa önce bir kahve içelim. Zaten meydanda eylem mi ne varmış. Gelen giden yok sabahtandır.”
Aklıma caddedeki insan kalabalığı geldi. En iyisi oyalanmadan eve dönmek. Ne olur ne olmaz.
“Kız abla seni yeni elemanla tanıştırayım. Canan .Yeni başladı. İki gün okulda üç gün burda. Stajyer. Birbirimizden memnun kalırsak diplomayı alınca temelli çalışacak bzimle.”
Canan, kafasını telefondan kaldırıyor. Ağzındaki sakızı diliyle avurduna sabitliyor. Baygın gözlerle ağzını öylesine aralıyor.
“Merhaba abla.”
Boş bakışlarla beni selamladıktan sonra tekrar gömülüyor telefonuna. Nazeli, bizi tanıştırdıktan sonra iki sade kahve istiyor. Canan, ayaklarını sürüyerek mutfağa gidiyor.
“Ayy abla. Bu yeni nesil bir tuhaf. Bildiğin gibi değil. Saç kesiyorum. İzle sen de öğren diyorum. Müşterinin fotoğrafını bir uygulamaya yüklüyor. Hoop sizin yüz hatlarınıza yakışan model bu diyor. Müşteri kesimden sonra yok efendim neden aynısı olmamışmış. Azarı ben yiyorum. Uygulama, atarlı müşterinin de gazını alasın o zaman diyorum. Çıt yok. Fön çekilecek. Eli makinede gözü telefonda. Neyse stajı bitsin de… Bir daha dükkânın kapısına bastırmam. Bakma sen temelli çalışırsın dediğime. Belki gaza gelir diye şey ediyorum.”
“Hayırlısı olsun. Bu devirde çırak bulmak da zor”.Telefonum yine titriyor. Aynı numara. Açmıyorum. Numarayı engelliyorum. İçimde yine aynı huzursuzluk filizleniyor. Gözlerime kara kara bulutlar çöküyor. Duvarlar çatırdamaya başlıyor.
“Kız abla ne işi bu?”
Soruyu anlamıyorum ilk önce. Nerde olduğumu hatırlayınca dudaklarım aralanıyor.
“Bebek bakıcılığı. Bir ay deneme süresi olacakmış.”
“Napacan kız abla. Elin velediyle uğraşması zor ama ekmek parası.”
“Bebek daha altı aylıkmış. Üniversite mezunu arıyorlarmış. Liseden terk olduğumu söylemedim. Çocuk gelişimi mezunuyum dedim.”
Diplomamı almama iki ay kala okulu bıraktığımı nasıl söyleyecektim? Üniversite sınavına hazırlandığımı. Öğretmen olmak istediğimi. Okuldaki en yakışıklı çocukla birbirimizi sevdiğimizi.Okul bitince nişanlanacağımızı. Tayinim çıkınca evleneceğimizi. Sobalı küçük bir ev tutacağımızı. Söyleyemedim.
“İyi yapmışsın kız abla. Bak misal bizim Canan’a. Okul bitince diploması var diye kuaför sanacaklar bunu. Ama nerde? Diploma dediğin bir kâğıt parçası değil mi zaten? İnsan kendini yetiştirmeli bir kere.”
Canan, elindeki tepsi sallanmasın diye iki adımda bir duruyor. Sonunda fincanları sehpanın üzerine dökmeden bırakıyor. Önce suyu içiyorum. Oh be! Dünya varmış. Ferahlıyorum. Keşke büyük bardakta getirseymiş. Kahveden bir yudum alıyorum. “Eline sağlık” diyorum. Nazeli de bitiryor kahvesini.
“Canan bir fal bakıyor kız abla ne derse çıkıyor? Senin falına da baksın.”
İçimi görecekler diye korkuyorum.
“Gerek yok. Sağ ol.”
“Ölümü gör kız abla. Kapatıver fincanını. Hem belki yarınki iş için de bir şeyler söyler.”
Nazeli, benim tedirginliğimi görünce şakayla karışık “Merak etme abla uygulamadan bakmıyor falı. Bunun da böyle bir yeteneği var işte.”
Kulağıma eğiliyor. “Allah bir yerden alıp bir yerden vermiş napacan? Yüce Rabbimin hikmetinden sual olunmaz!” diyor. Aramızda kısık sesle bir gülüşme oluyor. Fincanımı kapatıyorum. Beş dakika sonra Canan, yanımdaki sandalyeye oturuyor. Fincanı açmadan bir şeyler mırıldanıyor. Büyük bir dikkatle gözlerini telveye dikiyor. Bir süre sessiz kalıyor. Sonra sözcükler yavaş yavaş fincanın içine akıyor.
“Önünde iki yol var abla. Biri ferahlığa diğeri karanlığa çıkıyor. Sen tam bir yola girecekken boz bir yılan ayağına dolanıyor.”
Nazeli, Canan’a çıkışıyor.
“ Ay içim karadı ayol. Güzel bir şeyler yok mu? Sen bize ondan haber ver.”
Kız fincan altlığında içimizi ferahlatacak anlamlar arıyor. Epeyce baktıktan sonra nihayet dudakları kıpırdıyor.
“Abla çok istediğin bir şeye kavuşacaksın.”
Nazeli, sonunda istediği aydınlık cümleyi duyuyor. Bense en çok istediğim şeyi hatırlamaya çalışıyorum.
Kaşımı aldırıyorum. Örnek olsun diye zürafalı anahtarlığı kasaya bırakıyorum.
Eylemciler dağılmamış. Sokaklar tenha. Adımlarımı hızlandırırsam insan seli beni yutmadan evde olurum nasılsa. Vitrinlerdeki yansımam, hızlandırılmış bir film sahnesi gibi. Yürüdükçe onlar da benimle geliyor. Sonunda camlar kayboluyor kendimi çelik kapının önünde buluyorum.
Elimi çantanın içine daldırıyorum. Anahtarı buluyorum. Telefonum yine titremeye başlıyor. Onu çıkarmak isterken anahtarımı düşürüyorum. İki dakikaya ayarlı otomat sönüyor. Mavi bir ekran ayaklanmış merdivenlerden çıkıyor. Telefonum artık titremiyor. Eğilip anahtarı alacakken boz bir yılan görüyorum. Doğruluyorum. Kendimi geriye atıyorum. Çatallı dilini dışarı çıkarıp tıslamaya başlıyor yılan.
“Şerefimi iki paralık ettin lan? Boşanmak da neymiş.”
Karanlık yılanı yutsun istiyorum. Olmuyor. Işık yanarken elindeki parlaklık gözlerimi kamaştırıyor.
“Benden ayrılıp ilk aşkınla mı evleneceksin?”
“Saçmalama öldü o.”
Karnımda bir sıcaklık hissediyorum. Aklıma havluların lekesi geliyor. Nazeli, çamaşır suyunu değiştirmeli. Canan, telefona bakmayı bırakırsa iyi bir kuaför olabilir. Bu zamanda fal bakan kuaför az bulunur hem. Amigurumi anahtarlıklarımı alan olur mu gerçekten? Gerisi karanlık. Çok istediğim şeye kavuşuyorum. Yolum ferahlığa çıkıyor.

















