
Şairlerin bu dünyadan çekilişi, sıradan bir beden eksilişiyle anlatılamaz, asla…
Büyük kapı kapandığında, bir kentin en kuytu lambaları ansızın söner; sokaklar çekilir kendi sessizliğine, kuşların kanatlarına ince bir ışık gibi sinen eski hafiflik, yerini taşınması güç bir ağırlığa bırakır.
Ahmet Telli’nin bu topraklardan ayrılışı da böylesi bir boşluk açtı ortamızda…
Ardında bıraktığı iz, kitaplarla çevrili bir rafın çok ötesindedir. Ateşle suyun, büyük sevdalarla soylu başkaldırının, çocukluğun açık göğüyle sürgünün buruk kokusunun birbirine karıştığı geniş bir ülke kaldı ondan.
Anısı biz olalım bu sokakların
Öpüşmediğimiz tek saçak altı
Hiçbir otobüs durağı kalmasın
Biz yürüyelim kent güzelleşsin
Sokakların belleğin nemli geçitlerine açıldığı, ırmakların gürül gürül akan bir suskunluğu taşıdığı bir ülke…
Karanfiller, unutulmaya yüz tutmuş adların üzerinde çoğalır orada. Her dize, başka bir dizeye uzanan kekik kokulu bir patika gibidir; işitir okur, bir şiirin eşiğinden geçerken kendi yarasının sesini başka bir yönden…
Ahmet Telli’nin şiiri, dilimizin yakın geçmişinde ovayı ve dağları dolaşan uzun bir uğultudur. Bu sesin içinde meydanların kalabalığı, hücrelerin soğuk duvarları, demir yollarının bitimsiz gurbeti, bozkır kasabalarının içine kapanan akşamları ve kırılgan kentlerin ürkek ışıkları vardır.
Göç oldu bir acıdan öbür acıya
Oysa sağrısı kurumamıştı atımızın
Daha dün sürüp gelmiştik buralara
Bugün göründü yine yolların ucu
Şair, kişisel acısını ülkenin alnında biriken toplumsal yaradan ayırmadı. Kendi yaşamından yükselen sızı, ortak geçmişin içinden geçerek genişledi; böylece bir dostun adı, koca bir kuşağın yitik gençliğini çağırabildi. Bir ayrılık, iki insan arasında kalmaktan çıkıp sokaklara, evlere, pencerelere ve uzak istasyonlara yayıldı.
Ahmet Telli’nin şiirinde aşk, kişisel bir sığınak olmaktan çok, insanı geçmişe, dosta, yurda ve sorumluluğa bağlayan büyük bir bağdı. Değiştirir yolunu rüzgârla sevgiliye söylenen söz; ulaşırdı bir süre sonra sürgündeki dosta, unutulmuş bir meydana ya da yıkıntılar içindeki bir kente…
Kimdi cesaretimi kıran, üstelik
Yeni serüvenlere hazırlarken kendimi
Sesimi cılız, rüzgârımı yelkensiz
Bulan kimdi, ki şimdi geniş zaman
Kipiyle düşürüyor gölgesini anılarıma
Yaşanan kırılmalar, sürgünler, yargılamalar ve karanlık geçitler onun şiirine kuru bir tutanak diliyle girmedi. Sözcüklerin dönüştürücü gücü, yaşanmış olanı başka bir öz içinde yeniden kurdu. Evrildi baskı, kimi şiirlerde çürüyen suya; kimi zaman daralan ışığa, gökyüzünden çekilen kuşlara, duman altında soluk almaya çalışan sokaklara…
Böylece tarih, dışarıdan seyredilen bir olaylar dizisi olmaktan çıktı; bedende taşınan, uykulara yerleşen, sesin dokusunda büyüyen bir yara gibi yaşadı.
Ahmet Telli, toplumsal çatışmayı doğrudan açıklayan kalıplara kapatmak yerine, onun insanda bıraktığı izi gösterdi. Bu tutum, şiirini hem çağının tanığı kıldı hem de günü aşan bir derinliğe taşıdı. Kent, onun dizelerinde taş ve betondan kurulmuş cansız bir yer olmaktan çıkar; yaralanan, çamura düşen, yine de geçmişini başı dik taşıyan canlı bir gövdeye dönüşürdü. Duvarlar, meydanlar ve akşamlar, insanın vicdanına değen birer ses kazanırdı.
Ahmet Telli’de yenilgi, son sözü söyleyen bir yargıç gibi davranamaz. Her kayıp, başka bir seslenişin başlangıcını hazırlar. Bu nedenle okur, onun dizelerinde kendi kırgınlığını bulurken aynı anda direnmeye çağıran ince bir sıcaklık da duyar. Şiir, acıyı örtmez; onu taşınabilir, paylaşılabilir ve dönüştürülebilir kılar. Burada başkaldırı daha çok, karanlığın içinden uzun süre sönmeden duran küçük bir ışık gibi varlığını korur.
Okurun içinde kalan da çoğu kez bu ışıktır: yorgun ama inatçı, sessiz ama yol gösteren…
Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi
artık. Küstü, öldürdü kendini su…
Su çürüdü…
Onun kurduğu şiir ülkesinde su bazen bozulur, insanlığın en eski arınma işareti içeriden kararır. Çürüme bir odayla, bir cezaeviyle ya da tek bir kentle sınırlı kalmaz; yaşamın özüne doğru ilerler. Şair, bu daralmayı büyük açıklamalarla büyütmek yerine, havanın azaldığı, zamanın taş duvarlara çarpıp geri döndüğü kapalı bir dünya kurar. Okur, anlatılanı dışarıdan seyretmekle yetinemez; o yerde soluk almaya çalışan insanın yanına çekilir. Böylece şiirin deneyimi, tanıklığın ötesine geçer ve ortaklaşmaya dönüşür.
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün
Dönmek de onun dilinde eski yuvaya varmak anlamına gelmez her zaman…
Kimi kez geçmişe ses vermektir; kimi kez yitirilen bir yoldaşın adını yeniden anmak, kimi kez terk edilmiş bir kentin kapısını uzaktan yoklamaktır. Dönüş, mekândan çok belleğe açılan bir yoldur. Umut ise göz kamaştıran bir tan sökümü biçiminde belirmez; karanlıkta güçlükle seçilen dar bir iz, uzakta sönmeden duran bir pencere ışığı olarak görünür.
Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocukluk ve gökyüzü, Ahmet Telli’nin şiirinde uçsuzluğun en geniş yatağında buluşur. Çocuk, arılığın süslü bir işareti olmaktan öte, dünyanın kıyısına bırakılmış, sonsuzluk karşısında ürperen insanın kendisidir. Samanyolu, kar, ince kum, uzaklık ve gece, sevgiliyi gündelik yaşamın dar sınırlarından çıkarıp daha geniş bir evrene taşır. Buna karşın şiir, toplumsal belleği geride bırakmaz. Sevda, dünyanın kırık ve eşitsiz düzeniyle birlikte düşünülür. Bir insanı sevmek; onun yaşadığı kenti, taşıdığı yarayı, fırtınada yitirdiği arkadaşlarını ve sustuğu anları da sevmeyi gerektirir.
Bu nedenle aşk, Ahmet Telli’de kaçış sağlayan bir gölge olmaktan çıkar; yaşamın yükünü birlikte taşımanın, başkasının acısına ortak olmanın yolu olur. Gökyüzüne açılan her görüntü, yeryüzünün yarasını daha görünür kılar.
Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde
O ünlü kentin yıkılışı da bu yüzden iki kişi arasındaki sıradan bir ayrılığın sınırlarını aşar. Sevilen kişi çekildiğinde kent, kendi taşıyıcı gücünü yitirir; pencere solgunlaşır, fesleğen susuz kalır, kuşların yönü karışır. Kentleri yaşatan güç, caddelerin genişliğinden ya da binaların görkeminden önce, insanların birbirine gösterdiği özenle kurulur. Şairin sesi bu yüzden dost buluşmalarında, dar odalarda, yolculuklarda ve ayrılık saatlerinde kolayca karşılık buldu. Çünkü onun şiiri, büyük düşünceleri gündelik yaşamın sıcak ayrıntılarında görünür kıldı.
Bulutları düşünüyorum kuşları ve aşkı
Tarihleri var da onların hatta anıları
Vatanları olmadı hiçbir zamanki onlar
Ay ışığına karıştılar yeryüzünden göçerek
Kuş, bir şiirde özgürlüğün habercisiyken başka bir şiirde çekilip giden ömrün gölgesine dönüşür. At, bozkırın soylu belleğini taşır; kimi yerde uzaklığın, kimi yerde başkaldırının sesi olur. Karanfil, sevdanın inceliğiyle gömüt başındaki anmayı aynı bedende buluşturur. Irmak, bir yandan yaşamı çağırırken öte yandan geri dönmeyen zamanın akışını taşır. Bu değişkenlik, şairin imge dünyasını canlı tutar. Aynı sözcükler kitaplar arasında göç ederken yeni bir yaş, yeni bir ışık, yeni bir kayıp kazanır. Gençlik yıllarında öfkeyle yükselen ses, zaman içinde daha derin bir ağıda yaklaşır; ama içindeki direnme isteğini yitirmez. Yerleşir vefa, sevdanın en ağır ve en onurlu yüklerinden biri olarak şiirin gövdesine…
Ahmet Telli’nin söyleyişi, sözlü geleneğin omuz omuza duran ortak sesiyle çağdaş şiirin kırık ve içli cümlelerini buluşturur. Onu okurken uzaktan yaklaşan bir topluluğun soluğu duyulur; ardından tek bir insanın içinden gelen ince bir sızı belirir. Bu iki ses birbirini boğmaz, birbirine söz açar. Şair, kişisel olanla toplumsal olanı aynı potada eritirken hiçbirini ötekinin gölgesinde bırakmaz. Dize, hem bir insanın özel yarasına hem de kuşakların ortak kaybına dokunur.
Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
Bu nedenle şiiri, farklı zamanlarda farklı okurlara ulaşmayı sürdürür. Genç bir okur onda başkaldırının ateşini bulurken, yılların içinden geçen biri dostluğun ve vefanın ağır çağrısını işitebilir.
Açar aynı şiir, farklı yaşlarda başka kapılar…
Şimdi Ahmet Telli’nin ardından bakarken geride kalan, tamamlanmış yapıtların ya da sona ermiş bir ömrün çok ötesindedir.
Onun sesi, yaşamlarımızın içine sızmayı sürdüren uzun bir yankıya dönüştü. Bir sevda bittiğinde, bir dostun adı unutulmaya yüz tuttuğunda, bir kent kendi çocuklarını dışarı savurduğunda, bir kuş karanlık gökte yönünü yitirdiğinde o ses yeniden duyulacaktır.
Suçlama beni
Böyle bırakıp
Gidiyorum diye
Bağrımı yakan
Bir yaradır
Bu ayrılık şimdi
Şair sustu belki; ama sözcüklerle kurduğu büyük kent konuşmayı sürdürüyor. Fesleğenler su istiyor, karanfiller kayıp adların yanında bekliyor, ırmaklar uzak mevsimlerden serin haberler getiriyor. Ve bir yerlerde, yıkılmamak için birinin dönüşünü gözleyen üzgün kent, onun dizelerinin içinde ayakta duruyor.
Bazı şairler bu dünyadan çekildiklerinde ortadan kaybolmaz; kendi seslerini okurun belleğine, sokakların taşına ve kuşların göğüne bırakırlar çünkü…



















